Celalettin Tutkun – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Fri, 08 Nov 2019 14:19:23 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.16 GERİDE KALANLAR http://edebice.net/2019/10/11/10778/ http://edebice.net/2019/10/11/10778/#respond Fri, 11 Oct 2019 18:06:39 +0000 http://edebice.net/?p=10778 GERİDE KALANLAR Türü: Eğitici Dram Konu: Çanakkale / Vatan sevgisi /Vefa Oynayanlar Ayşe Hala (88 yaşında) Iraz Nine (80 yaşında) Emine Nine (80 yaşında) Fatma Nine (80 yaşında) Melek (30

GERİDE KALANLAR yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
anam

GERİDE KALANLAR

Türü: Eğitici Dram
Konu: Çanakkale / Vatan sevgisi /Vefa

Oynayanlar
Ayşe Hala (88 yaşında)
Iraz Nine (80 yaşında)
Emine Nine (80 yaşında)
Fatma Nine (80 yaşında)
Melek (30 yaşında)
Anlatıcı

Anlatıcı: Tarihimiz, kahramanlık destanlarıyla doludur. Malazgirt, Mohaç, İstanbul’un Fethi, Kosova, Çanakkale, Yemen, Sarıkamış… Say say bitmez. Anlat anlat tükenmez. Ölen Şehit olur Cennete kanatlanır, kalan gazi olur, bir ömür o şerefle yaşar.
Bugün size izleteceğimiz hikaye geride kalanların hikayesidir. Cepheye koşan yiğitlerin geride bıraktıklarının hikâyesidir.
O geride kalanlar bazen cephelerde yaşananların kat kat fazlasına katlanır, kat kat fazla acı çekerler. Ama bunlar pek bilinmez. Zaten onlar da yaşadıklarını dile getirmeyi pek sevmezler. Kaybettikleriyle yarın cennette buluşacak olmanın özlemiyle bir ömür bağırlarına taş basar, o kutlu günü, yani kavuşma gününü sabırla, metanetle beklerler, beklerler, beklerler…
(Bir köy evinin içi. Arkada bir yatak, yatağın sağında ve solunda minderler. Yatakta yaşlı bir kadın (Ayşe Hala) yatmaktadır.)
Ayşe Hala: Melek, Melek kızım.
Melek: Buyur Ayşe hala. Bir şey mi istedin?
Ayşe Hala: Yavrum, sana da çok yük oluyorum. Hakkını helal et.
Melek: O ne biçim söz öyle Ayşe Hala? Sen bize rahmetli dedemizin emanetisin. O bize hep “Ayşe Bacıma çok iyi bakın, bir dediğini iki etmeyin, o bize şehit emaneti.” derdi.
Ayşe Hala: Allah hepinizden razı olsun. Siz benim gönlümü hep hoş tuttunuz. Allah sizi de iki cihanda aziz etsin.
Melek: Âmin halacığım âmin. Beni niye çağırdın? Arzu ettiğin bir şey mi vardı?
Ayşe hala: Güzel kızım, öyle zannediyorum ki artık benim vadem doldu.
Melek: O ne biçim söz öyle Ayşe Hala? Allah gecinden versin!
Ayşe Hala: Yok kızım yok. Artık Allah çok geciktirmesin. Ben 70 yıldır o anı bekliyorum.
(Melek başını önüne eğer.)
Ayşe Hala: Artık vakit dostlarımla helalleşme vakti. Bana eski dostlarımı bir zahmet çağırıver yavrum. Son bir kez yüzlerini göreyim. Helalleşeyim.
(Melek üzgün bir şekilde çıkar.)
Ayşe hala: Az kaldı Mehmed’im, az kaldı. Kavuşmamıza az kaldı. Bitecek artık bu hasretlik. Çok bekledim, çok acı çektim Mehmet’im. Senin olduğun yerde de zaman bu kadar yavaş mı geçiyor Mehmet’im. Orada da ayrılık zor mu? Ah Mehmet’im ah. Neler çektim bir bilsen.
(Ayşe Hala sayıklayarak uyuyakalır. Biraz sonra Melek, Iraz Nine, Emine Nine, Fatma Nine içeri girerler.)
Melek: Uyumuş galiba. Dün gece sabaha kadar inledi durdu. Çok ağrısı var. Sayıklarken hep Mehmet, Mehmet diye sayıkladı.
Iraz Nine: Vah Ayşe’m vah. Tam 70 yıldır Mehmet’ine kavuşacağı günü bekler.
Fatma Nine: Çok çekti zavallıcık çok. Cihan harbi zamanı zaten acı çekmeyen mi kaldı?
Melek: O zamanlar neler oldu? Ayşe Hala hiç anlatmaz. Bari siz anlatır mısınız?
Emine Nine: Dinle o zaman Kızım. 70 yıl önceydi. Birden bire bir harp çıktı. Daha sonra adına cihan harbi dediler. Eli silah tutan herkesi askere almaya başladılar. Ben o zaman nişanlıydım. Nişanlım İbrahim 18 yaşında aslan gibi bir yiğitti. Köyün diğer gençleriyle beraber harbe gitti. Bir daha da dönmedi. Onu tam 5 yıl bekledim. Sonra ölüm kâğıdı geldi. Ailem de beni başkasına verdi. Biz de ölenle ölünmez deyip hayata yeniden sarıldık.
Fatma Nine: Ben o zamanlar küçüktüm. 11 yaşındaydım. Babam ve üç ağabeyim harbe gitti. Babam hiç harbe girmemiş. Geri hizmetteymiş. Ağabeylerim Çanakkale’de şehit oldu. Üçü de evliydi. Üç yengem de çocuklarıyla dul kaldılar. Ölene kadar bir daha evlenmediler. Babacığım ailesini geçindirmek için ölene kadar canını dişine takıp herkese baktı. Yetim ve dulları kimseye muhtaç etmedi.
Melek: Iraz Nine, sen kaç yaşındaydın o zamanlar?
Iraz Nine: Ben Emine’den de Fatma’dan da büyüktüm. Benim kocam da savaşa gitti. Bir bacağını ve bir kolunu Çanakkale’de bırakıp döndü. Yarım haliyle
nasıl çalışsın? Her işe ben koştum. Üç oğlan, iki kız evlat büyüttüm. Elli yaşına gelince Bey’im vefat etti. Son nefesine kadar eşime en iyi şekilde baktım. Onu kimseye muhtaç etmedim. Çünkü o bizim için savaşmış, bizim için sakat kalmıştı. Allah hepsinden razı olsun.
Melek: Ayşe Hala niçin ölümü bu kadar özlüyor? Kim bu Mehmet? Hep onu sayıklıyor.
Emine Nine: Ayşe bu konunun konuşulmasını hiç istemez. Bu yüzdende kimseye anlattırmaz.
Melek: Vallahi kimseye söylemem. Allah aşkına anlatır mısınız?
Fatma Nine: Ayşe o zamanlar 17 yaşında güzel bir kızdı. Nişanlısı Mehmet de köyün en yakışıklı delikanlısıydı. Mehmet harbe giderken birbirlerini sonsuza kadar beklemeye söz vermişler. Mehmet geri dönmedi. Ayşe hep Mehmet’in yolunu bekledi. Sonra bir gün Mehmet’in şehâdet haberi geldi. Ayşe bu haber üzerine yemeden içmeden kesildi. Haftalarca gözyaşı döktü.
Emine Nine: Sonra birden Ayşe’ye bir haller oldu. Ağlaması birden kesildi. Yüzüne bir tebessüm geldi. Eskisi gibi güler yüzlü, tatlı dilli bir kız oluverdi. Herkes sevindi. Acılarını unuttu sandılar. Talipleri çıktı sonra. Evlenmek isteyenler oldu. Ayşe hiç ilgilenmedi bile. “Benim bekleyenim var” dedi ve kimseyi kabul etmedi. O gün bu gündür Mehmet’e kavuşacağı günü bekler.
Ayşe hala: Melek kızım burada mısın?
(Başına toplanırlar.)
Melek: Buradayım Halacığım. Bak arkadaşların da geldiler.
Ayşe Hala: Kusura bakmayın, geldiğinizi fark edemedim.
Melek: Uyuyordun Halacığım. Biz de seni rahatsız etmek istemedik.
Iraz Nine: Ayşe’m nasılsın? Sırtına bir yastık koyayım mı?
Ayşe Hala: Sağol Iraz Bacım. İyi olur. Yüzünüzü daha rahat görürüm.
(Sırtına bir yastık koyarlar.)
Ayşe Hala: Dostlarım, Melek kızım. Hissediyorum. Artık vaktim geldi. Bilseniz ne kadar huzurluyum. Bana hakkınızı helal edin. Ben hepinize helal ediyorum.
Hepsi: Helal olsun.
Ayşe Hala: Melek kızım. Senden bir ricam olacak.
Melek: Buyur halacığım.
Ayşe Hala: Güzel kızım, şu dolapta büyükçe bir torba olacak. Onu bana getirir misin?
(Melek gider, torbayı getirir.)
Ayşe Hala: Ben vefat ettiğim zaman bu torbayı da benimle mezara koymanızı istiyorum. Sizden son dileğim budur.
Emine Nine: Bu torbada ne var ki Ayşe’m?
Ayşe Hala: Bu torbada bütün ömrümce kesilen saçlarım var. Ayrıca yaşlandıkça dökülen dişlerim var.
Ben vefat edip de, Mehmet’ime kavuşunca, bu dişleri şahit tutup diyeceğim ki: “Senden başkasına yar demedim, bu dişler şahidimdir”.
Yine bu saçları şahit tutup diyeceğim ki: “Yabancı bir el saçımın teline bile değmedi, bu saçlar şahidimdir.”
La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah.
(Ayşe Halanın başı yana düşer. Fonda Çanakkale türküsü başlar. Işıklar kararır.)

GERİDE KALANLAR yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/10/11/10778/feed/ 0
Ezan’ı Beklerken http://edebice.net/2019/05/06/ezani-beklerken/ http://edebice.net/2019/05/06/ezani-beklerken/#respond Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 http://edebice.net/?p=10592 Erzurum’u bilir misiniz? Hani soğuğu, kışı fena olan şehir. Kar yağdıktan sonra geceler boyunca ayaz çeker. Üşür de üşürsünüz Erzurum’u iyi bilirim. Ömr-ü hayatımın altı yılını geçirdiğim şehirdir. Evliya Çelebi;

Ezan’ı Beklerken yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
cami-2350512_1920
Erzurum’u bilir misiniz? Hani soğuğu, kışı fena olan şehir. Kar yağdıktan sonra geceler boyunca ayaz çeker. Üşür de üşürsünüz
Erzurum’u iyi bilirim. Ömr-ü hayatımın altı yılını geçirdiğim şehirdir.
Evliya Çelebi; “ere zulüm olan yer” der bu şehir için. Orada kışa rastladın mı diye soranlara Evliya: “On bir ay yirmi dokuz gün kaldım, halk yaz gelecek dedi ama ben görmedim” der.
İkliminin soğukluğuna karşın insanı sıcaktır. Misafirine ikramı seven, dost canlısı insanlardır.
Evet, yerden buzu kalkmazdı bu şehrin. Evlerin saçaklarında –bazen birkaç metreyi bulan- buz sarkıtları olurdu. Bir aşağıya bakardınız kayıp düşmemek için; bir yukarı bakardınız saçaklardan sarkan bir buz parçasının hedefi olmamak için. Ancak hele o buzun üzerine ince bir kar yağdıysa işte o zaman aman dikkat! Yukarıdan aşağıya havuz başına kadar eğimli olan Cumhuriyet Caddesi’nde yürürken kayıp dünyaya tersten baktığım birkaç düşüşüm olmuştur ki sormayın.
Soğuk ve kar üzerine Erzurum hakkında çok şey söylenmiştir. Ben yeni bir şey söyleyecek değilim bu konu üzerine.
***
Erzurum’un bir de ramazanı, iftarı, teravihi vardır ki tadından yenmez. Ulu Cami’de Lalapaşa’ da kılınan teravihleri hatırladıkça burnumun direği sızlar, hayali cihan değer.
Ayran aşının, kadayıf dolmasının, su böreğinin, kıtlama çayının eksik olmadığı iftar sofralarının tadı hala damağımdadır.
Buyurun benden size bir iftar anısı:
Öğrenciliğimin ikinci yılıydı.
Erzurum tren istasyonuna yakın Gürcü kapı semtinde bir apartmanın birinci katında beş arkadaşımla birlikte kalmaktaydık. Mevsimlerden kış, aylardan ocak, sene 1998.
İmkânları birbirine yakın olan, Anadolu’nun değişik yerlerinden gelmiş beş arkadaş mezun olup hayata atılmanın hayali içinde makarnayla, çorbayla karnımızı doyurup kardeş gibi koyun koyuna yatarak günlerimizi geçiriyorduk. Günlerin kısacık olduğu o kış günlerinde akşam ezanı saat 16.00 gibi okunurdu.
Bir hafta sonu bir yıl önce öğrenci yurdunda beraber kaldığımız arkadaşlarımızı iftara davet etmeye karar verdik.
O günü evde hazırlık yaparak geçirdik. Güzel yemek yapan bir arkadaşımız yemekleri yapacak, bir diğeri sofrayı kuracak, diğerleri bulaşığı yıkayacak… Misafirlerimiz öğleden sonra geldi. Yemekler ocağa kondu.
Vakit geldi geliyor derken hiç beklemediğimiz bir aksilik geldi; kapıya dayandı. Tüp bitmişti. Salladık, yan yatırdık. Nafile… Yemekler ocakta kaldı. Ezan okundu okunacak. Salonda oturan arkadaşlar oruçlu ve aç. Biz aç kalırız, sorun değil. Ama misafire mahcup olmak var. O zamanlar cep telefonu yeni yeni duyuluyor ve henüz hiçbirimizde yok. Tüpçüyü dışarıdaki ankesörlü telefondan arıyoruz ama cevap veren yok.
Hemen bir arkadaşımızı tüpçüye gönderdik. “Aman!” dedik; “tüpsüz gelme”. Zaman geçiyor ve artık ezanın okunmasına neredeyse on- on beş dakika kaldı. Ne gelen var ne giden. İçeride oturan arkadaşların haberi olmasın diye uğraşıyoruz ama hepimiz bir telaş içerisindeyiz. Acaba ne yapsak?
Tam bu sırada bir arkadaşımızın aklına bir fikir geliyor. Komşularımızdan birinden piknik tüpü denilen küçük tüplerini istemeyi akıl ediyoruz.
Hemen üst katımızda bulunan komşumuz aklımıza geliyor. Bu komşumuz bizi her gördüğünde selam verir, halimizi hatırımızı sorar, hatta bazen de yemek gönderirdi. Böylesine sıkışık bir zamanımızda herhalde bize bu küçük iyiliği yapardı. Kapısına koştuk, ziline bastık. Bizi gülümseyerek karşıladı. Durumumuzu birkaç cümle ile anlattık. Gülümsedi, anlamlı bir gülümsemeydi bu.
“Bekleyin, geliyorum” dedi.
Küçük bir tüpü beklemenin bu kadar mutluluk vereceğini hayal etmezdik tabii ki. Ama her şey beklediğimizden farklı gelişti.
Ev sahibi az sonra iki elinde iki tepsi ile yanımıza geldi. Birinden nar gibi kızarmış tavuk yemeği, diğerinde ise tereyağı mis gibi kokan pirinç pilavı vardı.
Biz her ne kadar; “tüp istemiştik ama” desek de o getirmeye devam ediyordu. Bu sefer de kadayıf dolması ve su böreği olan iki tepsiyi elimize tutuşturdu. Bu esnada hep tebessüm halindeydi yüzü. Son tepsiyi de elimize tutuşturduktan sonra bizlere şunları söyledi:
“Gençler, şaşırdınız biliyorum. Anlatayım. “Bugün iftara misafirlerim gelecekti. Az önce telefon ettiler ve gelemeyeceklerini söylediler. Ben ve eşim onlar gelecek diye bu yemekleri hazırlamıştık. Ben de bu yemekleri ne yapsam diye düşünürken siz kapımı çaldınız. Buyurun bu yemekler sizin rızkınızmış, afiyet olsun.”
Şaşkınlıktan ve mutluluktan ne diyeceğimiz bilemedik haliyle. Ellerimizde mis gibi kokan lezzetli yemeklerle evimize girdiğimiz anda, minarelerden o kutlu iftar vaktinin habercisi akşam ezanları okunuyordu.

Ezan’ı Beklerken yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/05/06/ezani-beklerken/feed/ 0
BEN BİR KUNDAKÇIYIM http://edebice.net/2019/03/16/ben-bir-kundakciyim/ http://edebice.net/2019/03/16/ben-bir-kundakciyim/#respond Sat, 16 Mar 2019 16:27:05 +0000 http://edebice.net/?p=10427 Ben kötü bir çocuk değilim.Ama o gün gerçekten kötü bir şey yapmıştım.Çocukluğun verdiği çaresizlik beni o ilkel adalet yöntemine sürüklemişti: İntikam Avı gözetleyen yırtıcı bir hayvan gibi hazırdım. Etrafı dinledim.

BEN BİR KUNDAKÇIYIM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
lighter-1245660_1920

Ben kötü bir çocuk değilim.
Ama o gün gerçekten kötü bir şey yapmıştım.
Çocukluğun verdiği çaresizlik beni o ilkel adalet yöntemine sürüklemişti: İntikam


Avı gözetleyen yırtıcı bir hayvan gibi hazırdım. Etrafı dinledim. Ayak seslerinin iyice azaldığı, kuşların bile ötmeyi bıraktığı öğleden sonrası mahmurluğunda gizlice evden dışarı süzülüverdim. Daha önceden hazırladığım bir kutu kibriti ve gazete kağıdı cebime koydum. Kimselere  görünmeden evden çıktım.

Köyün ortasından geçen ve sadece yağmur yağdığında birkaç gün için akan kuru derenin içine atladım. Dere derin değildi. Yer yer kum yığınları, çakıl taşları küçük otlar ve dikenler… Canımı acıtan dikenlere aldırmadan hedefime doğru ilerledim. Nihayet hedefimde olan evin dış bahçesini çevreleyen çitin yanına geldim. Çit yaşlanmış ve kurtlanmış ağaçlardan, güneşte kavrulup sararmış sazlıklardan toplanan otlardan ve küflenmiş demir tellerden oluşuyordu.

Son bir kere daha çekinerek etrafa bakındım. Hiç kimse yoktu. Ortalıkta öylesine dolaşan bir kaç tavuk dere yatağında eşeleniyor, çok uzaklardan bir kekliğin sesi geliyor, hiç susmayan ağustos böcekleri adeta kulağımın dibinde ötüyordu. Cebimdeki gazete kağıtlarını çıkardım. Her yerde kurumuş otlar vardı. Birkaç tutam da onlardan aceleyle avuç avuç topladım. Ellerim titriyor, bedenimin ter içinde. Titreyen ellerimden kibrit çöpleri düşüyor. Birkaç denemeden sonra amacımı gerçekleştiriyorum. İşte ilk alevler, birazdan burası yangın yeri olacak. Çitlerin en kolay tutuşacağını düşündüm yeri yakmayı başarmıştım. Bundan sonrası çok kolay olacaktı. Sadece koşmam gerekiyordu. Çocuklukta yaptığım en iyi şeyi yaptım ve koştum. Kuru otlar ve gazete kağıdı birden tutuşup parladığında çok uzaklardan olan biteni izlemekteydim artık. Umduğumdan bile kolay olmuştu.

Önce açık renkli, yoğun bir duman yükseldi. Ardından alevler çıtırdayarak tüm çiti adeta yuttu. Kısa sürede yangın fark edildi. Kadınlar çığlık atıyor, çocuklar sevinçli mi hüzünlü mü belli olmayan sesler çıkarıyor. Köpekler bile şaşkınlıkla bakışıp bir oraya bir buraya koşturuyordu. Dere yatağında eşinen tavuklar çoktan oldukları yeri terk etmişlerdi. Çeşmesinin önündeki havuzdan kovasını dolduran yangını söndürmeye koşuyordu. Özellikle yetişkin adamlar ve gençler yangını söndürmek için gayretkeş sözlerle birbirlerine bağırarak sesleniyordu.

Yangını izleyen çocukların arasına karıştım. Yüreğim güm güm atıyordu. Çiti yakmayı başarmış ve yakalanmamıştım.

Oradaki çocukların gözlerine birileri dikkatle baksaydı eğer, benim gözümde belkide intikamını almış bir çocuğun hoyrat bakışlarını görecekti.

Ne zamandır planlıyordum bu çiti yakmayı. Bu düşüncemden kimseye bahsetmemiştim. Daha sonrada yıllarca bahsetmedim. Her şey tam istediğim gibi olmuştu.

Kezban Ablamın intikamını şimdilik almıştım.

O akşam evde hep çitin nasıl yandığı konuşuldu.

Kimse benden şüphelenmiyordu.

Ben iyi bir çocuktum.

O günün dışında.

Her şey beş – altı ay önce başlamıştı. Komşumuzun kızı Kezban Abla. Dünyalar güzeli, dost, abla, insan… Bir kış sabahında onların evinden gelen çığlıklarla uyandık. Kezban abla ölmek istemişti. Kostik denilen kuvvetli ve öldürücü bir sıvı içmişti. İçildikten sonra insanın boğazını ve midesini kullanılamaz hale getiren bir sıvıdır bu. Ölmeyenler ve bu sıvıyı içtikten sonra yaşamaya devam edenler bir daha konuşamaz ve yemek yiyemez.

Bizimkiler bu intihardan, eskiden aramızda su sızmayan eski komşularımızı suçluyordu. Onlar bizi herhangi bir şeyle suçluyorlar mıydı bilmiyorum. Ama komşuluğumuz, dostluğumuz bir anda bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde bitmişti.

 Ne olursa olsun bir genç kızı intihara sürükleyen ne olabilirdi? Daha on sekiz yaşındaydı. Ailesinin baskısı mı, sevmediği biriyle evlendirilmek istemesi mi, başka bilinmez sebepler mi? Ne olduğu benim için önemli değildi. Kaldırıldığı hastaneden gelecek cevabı bekliyorduk.

Evinde ne pişerse bize de getirirdi. Bişi’yi çok severdim, neredeyse her hafta bize özellikle de bana pişirir getirirdi. Sıcakken çayla atıştırırdık.

Annemin hasta olduğu günlerde evi siler süpürür, bulaşıkları yıkar, yemek yapardı. Bizim başımızı okşar, takılır, şakalar yapar, herkesi güldürürdü. İnsan inanamıyor, böyle bir insan nasıl hayata küser.

 Bizimle oyunlar oynardı. Bazen beş taş oynardık, bazen saklambaç… Bize gelincik çiçeğinden gelin yapmayı,  hasır otundan ip örmeyi öğretirdi. Vakit ne güzel geçerdi onunlayken. Mutluyduk, en çok da o…

Son günlerde daha az uğrar olmuştu bize. Yüzü daha az gülüyordu. Daha az konuşuyor, daha çok düşünüyordu. Annemle daha sessiz ve uzun süre konuşuyorlardı. Derken o acı haber duyuldu. Neden?  İnsan inanamıyor, böyle bir insan nasıl ölmek ister?

Geceleri uykuya dalmadan çocukça dualar ederdim. Onun geri dönmesini istiyordum. Her şeyden çok istiyordum varlığını, sesini, nefesini, gülmesini…. Konuşmasa da olurdu. Varlığı yeterdi.

Okuldan geldiğim bir gün ablası Ayşe’nin bize geldiğini evin merdivenlerinde oturarak annemle ağlaştıklarını hatırlıyorum. Herkes için çok zor günlerdi.

Babam bir süre sonra ziyaret için İzmir’e hastaneye gitti. Kezban Abla konuşamıyormuş. Sadece yazarak derdini anlata biliyormuş. “Bugün olsa yine içerdim” diye yazmış kağıda. O böyle konuşmazdı oysa. O böyle ölmek istemezdi.

            …

Bir ay kadar sonrasıydı.

Bir Cuma günüydü. Kezban Ablanın cenazesi gelecek dediler. İnanmak istemedim. Yalan olmalıydı. Tüm köy halkı yalan söylüyordu. O ölemezdi.

Tam okul çıkışıydı. Okul duvarının hemen yanında olan cenaze evi çok kalabalıktı. Okuldan çıkan tüm çocuklar cenaze evinin bahçesindeydi. Ben bir kenarda öylece çömelmiş bekliyordum. Konuşulan söylentinin yalan olduğuna inanmak istercesine bekliyordum.

Biraz sonra bir ambülans sesi duyuldu. Bir süre sonra ambülansın acı sesine ağıtlar, ağlamalar karıştı. Erkekler bir sedyeyi içeriye taşımaktaydılar. Sedyenin ucundan bir ayak. Çıplak kalmış bir ayak sadece. O yalan doğruymuş meğer.

 O anı hiç unutamam. Kezban Ablanın sağ ayağı canlı gibiydi. Hafif yana açık, beyaz bir ayak…Hiç aklımdan çıkmaz. Bir küflü bir çivi gibi hala aklımdadır. Ve hala acıtır.

Ertesi gün cenaze alayı mezarlığa giderken annemle beraber zeytin toplamak için Gökburun’daydık. Yüksekçe bir tepeden tüm köy yolu görünüyordu. O gün sabahtan yağmur yağmış sonrasında Gökkuşağı çıkmıştı.  Mavi gökyüzünde yağmur bulutları dağılıyor, yerini beyaz, güzel bulutlara bırakıyordu. Hafif bir esinti dağ başında yüzümüzü ve saçlarımızı okşuyor, yeni çıkmaya başlayan taze çiçeklerin zayıf bedenlerini hep aynı yöne eğiyordu.

Peş peşe sıralanmış traktörler konvoy halinde mezarlığa doğru ilerliyordu. 18 yaşında bir genç kız kara toprağa gidiyordu. Annem yeşil çimenlere oturmuş hem ağlıyor, hem de başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını siliyor, hıçkırıkları duyuluyordu.

Görmüyordu ama bende ağlıyordum. Kimse beni görmüyordu zaten, ufak tefek bir çocuktum. Ve ben dua ediyordum, bir çocuğun duasıyla, özlemiyle, tuzlu göz yaşlarıyla o dağ başından gökyüzüne dualar gönderiyordum.

“O bir melekti Allah’ım. Sen canına kıymayı hoş görmezsin. O bize hep iyi insan olmamızı söylerdi. Kimseye kötü davranmazdı. Onu cennetine al Allah’ım. Ben onun kadar iyi bir insan tanımadım. Onu cennetine alır mısın? O bir melekti Allah’ım…”

Şimdi anlıyor musunuz?

Ben kötü bir çocuk değilim.

BEN BİR KUNDAKÇIYIM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/03/16/ben-bir-kundakciyim/feed/ 0
SAKAL http://edebice.net/2018/09/09/sakal/ http://edebice.net/2018/09/09/sakal/#respond Sun, 09 Sep 2018 08:28:05 +0000 http://edebice.net/?p=9530 Egenin ılık, hayat veren sakin sularını küçük bir kanal, sevimli bir göle bağlar. Gemilerin, denizcilerin, yorgun yaşlanmış kayıkların bilmediği bir göldür burası.  Yukarıdan bakan birisi önce sakin sularıyla denizin yanında

SAKAL yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
god-151320_1280

Egenin ılık, hayat veren sakin sularını küçük bir kanal, sevimli bir göle bağlar. Gemilerin, denizcilerin, yorgun yaşlanmış kayıkların bilmediği bir göldür burası.  Yukarıdan bakan birisi önce sakin sularıyla denizin yanında tatlı bir mavilik gibi duran gölü, sonrasında bir anneyi yavrusuna bağlayan bir kordon gibi gözüken kanalı ve sonrasında uçsuz bucaksız maviliğiyle Egeyi görür.

Gün batımındaki kızıllıktan gecenin maviliğine gecenin tüm renkleri bu gölün üzerine de yansır ve sabah olana dek tatlı bir serinlik, huzur veren bir dinginlik sürer de gider.

İşte balıkçı o zaman ortaya çıkar.

 

***

Gece, artık yerini gün ışığına bıraktığında ise koyu lacivertten yeşile dönen gölün serin, ıssız ve derin sularında bir kayığın hafif kürek darbeleri belli belirsiz tatlı bir ses çıkarıyor, bir kayık arkasında köpüklü bir iz bırakarak ilerliyordu.

Küreği asılan usta balıkçı adeta kayıkla, kürekle uyumlu bir beden gibi hareket ederken o sırada duyulan tek ses küreklerin kayığa bağlı bulunduğu yerdeki yağlı, eski, sağlam ipin çıkardığı sesti. Birde kayığın arkasında bulunan balık sepetindeki birkaç balığın irade dışı çırpınışlarının yankıları duyuluyordu.

Sessizlik her yeri sarmıştı. Gölün kıyılarını kaplayan sazlıkları ince bir sis tabakası kaplamış, arkalarında belli belirsiz görünen sazlar, ılgınlar, hasır otları bir ressamın çizmekten büyük bir keyif alacağı buğulu bir fona dönüşmüştü. Sazlığa vuran inatçı, sabırsız ama zayıf dalgalar kıyıdaki yosunlu çamurlaşmış toprağı yalayıp geçiyordu.

Güneş açıyor, göl biraz daha aydınlanıyor, sis her an biraz daha dağılıyor, kayık sessizce ilerliyor ve karanlık sırlarını yine kendine saklayarak yerini, yeni uyanmaya başlayan gölün sazlıkları arasında henüz ortaya çıkmamış ama varlığı aşikâr su kuşlarına bırakıyordu. Karabataklar, sakar mekeler, ördekler, balıkçıllar sazlıkların arasındaki yuvalarından uyanıyor ve kendilerine has seslenişleriyle birbirlerini uyandırıyorlardı.

Balıkçı için günün en güzel saatleriydi bu zamanlar.  Bu büyülü anlarda gecenin bitişini, alaca karanlığın sarhoş edici gizemini ve güneşin hayata sunduğu ümidi yeni bir doğumu izlermiş gibi izliyordu balıkçı. Her sabah yaptığı gibi yine erkenden göle açılmıştı. Dünden attığı ağları toplarken bu güzel manzarayı izlerdi. Bu o kadar güzel bir uğraştı ki onun için, eğer bir gün bu gölde hiç avlanacak balık kalmasa bile o her sabah burada olabilirdi.

Balıkçı tuttuğu balıkların bulunduğu sepete baktı. Göl bugün az balık vermişti. Bir düzine kadar kefal, dört beş tane orta boy sazan, iki levrek ve bir yılan balığı. Bunun için canını sıkacak değildi ya. Yılların verdiği ustalıkla küreklere asılı verirken “Allah bereket versin” dedi içinden. Güneş yanığı, bronzlaşmış, kemikli, güçlü kollarıyla küreklere biraz daha asılınca kulübesinin olduğu kıyıya varmıştı işte.

Kayığını iskeleye bağladı. Ağır hareketlerle ağları kayığın arkasına yerleştirdi. Tek eliyle balık sepetini alıp kulübesine koydu. Şimdi tek yapması gereken beklemekti. Her gün “kırk yıllık dostum” dediği eski kamyonetiyle balıkçı Hüseyin tuttuğu balıkları alıp ilçeye götürmek için yanına gelir, balıkları alır götürürdü. Altı yıldan beri bu gölde balıkçılık yapardı. Yaşı kırkın üzerindeydi. Kazandığının bir kısmını köyün ortak malı olan gölde balıkçılık yaptığı için muhtara verirdi. Balıkçı Hüseyin ise tuttuğu balıkları götürür ilçede balık halinde satar kazancı paylaşırlardı. Bazen köylülerden gelip balık satın alanlar da olurdu. Bazen hiç para almaz karşılığında köylüler ona ekmek, zeytin, peynir, yumurta getirirdi. Geçmişi hakkında kimseler bir şey bilmez, sorduklarında ise cevap vermez geçiştirirdi. Onun için kanun kaçağı diyenler olurdu, kan davalısından kaçmış birisiymiş şeklinde söylentiler hep söylenirdi. Ancak geçen altı yıl içinde insanlar onu tanıdıkça bu söylentilere artık kulak asmaz olmuşlardı ama yine de şüphelerini devam ettirenler yok değildi. Oysa gerçek hiçbiri değildi.  O sadece bir balıkçıydı. Denizi, doğayı, hayvanları, suyu, balık kokusunu her şeyden çok sevdiği için buralardaydı.

Eski koltuğunu çıkardı. Balıkçı Hüseyin getirmişti bunu ona. Nereden eline geçmişse! Eski bir televizyon koltuğuymuş. Çok rahat, oturdukça insanın uykusunu getiren bir koltuktu. Sabah güneşi yüzünü okşarken oturdu. Gür ve uzun sakallarını sıvazladı.  Küçükken babası ile  çıktığı bir av sırasında yüzüne aldığı derin yara izini saklamak için sakal bırakmıştı, bu yüzden hep sakallıydı yüzü. Zamanla buna alışmıştı. Birazda üşengeçliğinden sakalı bazen uzar da uzardı. Şu aralarda yine sakalı uzamış gitmişti. Hem yakıştığını hem de yaptığı işe uyduğunu düşündüğü için sakalını kesmez hatta çoğu zaman kısaltmazdı bile.

Dün akşamdan beri bir şey yememişti, midesinin hafiften kazındığını hissetti. Yerinden kalktı, iki gözlü kulübesinin bir kısmında yatar dinlenirdi. Diğer oda da ise işini yaparken kullandığı oltalar, ağlar, iplikler, halatlar, boya gibi malzemeler bulunurdu. Oturduğu odada masanın üzerine koyduğu bir piknik tüpü ile birkaç kap kacak, bardak, çatal, kaşıktan ibaretti mutfağı. Evde ekmek bulunmadığını fark etti. Ekmeğini ona köylüler getirirdi, bazen de kasabaya giden birilerine ya da balıkçı Hüseyin’e ısmarlardı.  Ekmek yoksa doyamazdı, dışarı çıktı. Kulübesinin hemen arkasında bulunan merada, Ali amcanın evi bulunurdu. Ondan ekmek istemeyi akıl etti. Az önce tuttuğu balıklardan bir kısmını hemen büyük bir ustalıkla temizledi. Bir torbaya koydu. Sazlıkların arasındaki kestirme yoldan meraya çıkıverdi.

Ali amca o gün köye kadar gitmişti, onun için hayvanları otlatmak için yaşlı hanımı Havva teyze gelmişti meraya. Gözleri yaşlılıktan pek görmese de vakit geçsin diye eline dantel örmek için şişlerini ve ipliklerini almış, geniş yapraklı bir armut ağacının altına şiltelerini serdikten sonra oturmuştu. Az ileride yedi sekiz yaşındaki torunu bir su birikintisinin etrafında kendince tek başına bir oyun oynuyordu.

Havva teyze kendini dantel işine o kadar kaptırmıştı ki arkasından kendisine doğru gelen balıkçıyı fark edemedi. Güçlü bir erkek öksürüğü duyunca yakın gözlüğünün üstünden arkasındaki geniş yapılı adama baktı.

“Kimdir ooo?”

“İşin olsun Havva ana, ben balıkçı.”

“Gel oğlum gel.”

“Ali amca yok galiba.”

“Yok, işi çıktı da gitti oğlum, koyunlar bana kaldı bugün”, dedi gülümseyerek.

Balıkçı sözü çok uzatmadı:

“Havva ana, sana bir işim düştü de.”

“Söyle oğlum.”

“Ekmeğim kalmadı, senin evde varsa… Az bir parça olsa da bana yeter.”

“Var var, daha dün yaptıydım tazecik, ben sana torunumla gönderirim birazdan.”

Torbadaki balıkları uzattı balıkçı,

“Bunu kabul edin.”

“Yok, oğlum istemez, senden bir şey isteyen mi oldu.”

“Çoluk çocuk sever Havva anne, sağ ol, hadi hoşça kal.”

“Sende sağ ol oğlum, hadi selametle.”

Balıkçı balıkları usulca Havva annenin yanına bırakıp dönerken, yaşlı kadının çocuğuna seslendiğini duydu.

 

***

Balıkçı ağır adımlarla kulübesine döndü, yapacak birkaç işi vardı, ama önce bir şeyler yerim ondan sonra işime bakarım diye düşündü. Koltuğa uzandı, güneş ne de güzel vuruyordu yüzüne. Balıkçı Hüseyin’in ya da ekmeği getiren çocuğun sesine uyanırım diye düşündü, uykusu hafifti, en ufak seste uyanırdı. Yakınlardaki bir balıkçıl kuşunun sesi geliyordu, sahile vuran dalgaların sesi ninni gibiydi…

 

***

Çocuk, elindeki ekmek torbasıyla sazlıkların arasından balıkçının kulübesine doğru sallana sallana yürüdü. Balıkçıyla ilgili anlatılan şeylerden dolayı ondan biraz korkardı. Onu yakından hiç görmemiş hep uzaktan uzağa bakmıştı. Arkadaşlarından balıkçının küçük çocukları pantolonlarından tutup yıkansınlar diye göle attığını duymuştu. Ne kadar doğruydu bilmiyordu ama korkulacak birisi olsa nenesi ona ekmek götürmesini istemezdi herhalde. Ama çocuk yine de yanına köpeğini almadığına biraz hayıflandı, köpeği onu her tehlikeye karşı korurdu. Çocuk yedi yaşına yeni basmıştı. Bu yaz bittiğinde okula başlayacaktı. Yaşına göre küçük gösteriyordu, çelimsiz sarı saçlı çilli bir çocuktu. Kara saçlı, yanık tenli köydeki arkadaşlarının yanında şehir çocukları gibi görünürdü.

Çocuk kulübe görününce adımlarını hızlandırdı. Balıkçıyı ilk bakışta göremedi daha sonra onu bir koltuğa uzanmış uyurken gördü. Sağına soluna bakınarak usulca balıkçının yanına vardı. Balıkçı boydan koyu yeşil bir tulum giymişti, ayaklarında siyah çizmeler vardı. Tulumunun altına da rengi solmuş kareli eski bir gömlek giymişti. Çocuk balıkçıya seslenmek istedi ama bir şey onu korkutuyordu. Ağzını açtı, “Şşşştt balıkçı” demek istedi ama balıkçının uyuyan insanlara özgü bir homurtu çıkarması üzerine ürktü. Aklına arkadaşlarının anlattıkları geldi. Acaba yanına sokulsa balıkçı birden kendisini tutup göle atıverir miydi? Balıkçıya uzaktan uzağa baktı. Sonra gür, uzun, yüzünün hatta boynunun tamamını kaplayan sakallarını inceledi uzun süre. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi irkildi. Birkaç adım geri attı ve elinde balıkçıya getirdiği ekmekler olduğu halde hızlı adımlarla ses çıkarmamaya çalışarak uzaklaşmaya başladı. Sonra koşarak geldiği yoldan sazlıkların arasından nenesinin bulunduğu armut ağacına doğru panikle, aceleyle koştu.

Balıkçı duyduğu bir ses ile uyandı. Uyku göz kapaklarını bastırıyordu. Uykulu gözlerle etrafına bakındı, küçük bir karaltının sazlıkların arasında kaybolduğunu görür gibi oldu ama fazla önemsemedi. Ne balıkçı Hüseyin ne de çocuk gelmişti, uykusu bugün ne kadarda tatlıydı, tekrar uykuya dalıverdi.

 

***

Çocuk nefes nefese ulaştı nenesinin yanına. Havva ana çocuğun geldiği görünce şaşırmadı ancak elindeki ekmekleri görünce bu sefer şaşkınlıkla torununa baktı.

“Oğlum, ekmekleri neden vermedin balıkçıya?”

Çocuk nefes nefeseydi, sadece “nene” diyebildi. Havva ana şaşırmıştı, torununu korkmuş görünce o da tedirgin oldu. Acaba balıkçı çocuğa bir şey mi yapmıştı, yoksa balıkçıya bir şey mi olmuştu?

“Oğlum bir şey mi oldu söylesene?”

Çocuk biraz nefes aldıktan sonra gözlerini kocaman açarak nenesine şaşkın şaşkın baktı, fark ettiği şeyin etkisiyle nenesine soru sorar gibi konuştu.

“Nene, ekmeği geri getirdim.”

“Neden geri getirdin, onu söylesene çatlatma insanı.”

“Nene… Balıkçının ağzı yok ki, ekmeği nasıl yiyecek?”

“!?”

SAKAL yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/09/09/sakal/feed/ 0
NEREDE ŞİMDİ O ÇOCUKLAR? http://edebice.net/2018/09/01/nerede-simdi-o-cocuklar/ http://edebice.net/2018/09/01/nerede-simdi-o-cocuklar/#respond Sat, 01 Sep 2018 09:11:27 +0000 http://edebice.net/?p=9552 Arabanın kapısını açtığında içerideki dağınıklık canını sıktı. “Her yeri şeker yapmışlar” diye söylendi. Aceleyle dağınıklığı topladı. Avuçladığı şekerleri arabanın torpido gözüne adeta tıktı. Kendi kendine söylendi: “Şeker bayramıymış, şekerleri toplayıp

NEREDE ŞİMDİ O ÇOCUKLAR? yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
kids-2408614_1920

Arabanın kapısını açtığında içerideki dağınıklık canını sıktı. “Her yeri şeker yapmışlar” diye söylendi. Aceleyle dağınıklığı topladı. Avuçladığı şekerleri arabanın torpido gözüne adeta tıktı. Kendi kendine söylendi: “Şeker bayramıymış, şekerleri toplayıp toplayıp yemeden işte böyle atıyorlar, şekerin tadı eskidenmiş. Şimdi her yer şeker dolu ama yiyen yok”. Arabayı çalıştırıp hareket ettiğinde hala gözü sağda soldaki şekerlerde ve boş şeker ambalajlarındaydı.
Bayram izni için gelmişti memleketine. Önce eşinin ailesini uğramışlardı. Eşini ve çocuklarını orada bırakıp yarım saatlik mesafedeki köyüne kendi anne babasının yanına bayramlaşmaya gidiyordu şimdi tek başına. “Bir hafta tatil var, eşimi ve çocukları sonra da götürürüm” diye düşünmüştü. Zaten köye kendisinden başka gitmek isteyende pek olmuyordu ailesinden. “Neymiş efendim köy kokuyormuş. Kokar tabii köy burası, hayvanda kokar, ter de kokar tezekte”… Kendi çocukluğunu düşündü birde hiçbir şeyden mutlu olmayan zamane çocuklarını. Acı bir gülümseme belirdi yüzünde ve yine kendi kendine söylendi.
“Nerede şimdi o çocuklar?”
Köy çocuğuydu, bunu hiç unutmamıştı. Ne zaman köyüne gitse veya herhangi bir köyde bulunsa burnuna gelen her koku onu çocukluğuna alır götürürdü. Az mı hayvan otlatmıştı dağ başlarında, ovada, göl kenarlarındaki sazlıklarda… Elleriyle kaç kuzuyu beslemiş, kaç koyun doğurtmuştu. Akşamları hayvan tezeklerini el arabasıyla atmış, yaz geldiğinde römorköre yükleyip kürek kürek tarlalara serpmişti. Lastik ayakkabıyla naylon top tekmelemişti. Mandalina, kayısı, erik, incir, şeftali ağaçlarına tırmanmış, bazen düşmüş dizini, ayağını kanatmış, köy meydanında, tarlalarda düşe kalka büyümüştü. Ancak bayramdan bayrama lastik ayakkabı yerine spor ayakkabısı, dizleri yamalı pantolon yerine yeni pantolonu olmuştu köydeki tüm çocuklar gibi. Taze toprak kokusunu, ekin saplarından düdük yapmayı, hayıt ağacının, gelinciğin, sarmaşığın, mandalina çiçeğinin kokusunu, düştüğünde dizinde açılan yaranın kabuk bağlayıp tatlı tatlı kaşınmasını çok iyi bilirdi. Bunlarla büyümüş ve köy çocukluğunun her anına adeta sinmişti. Sonrasında köydeki birçok çocuğa nasip olmayan bir şeyi yapmış ve okumuştu. Şimdi bir şirketin en önemli yöneticilerinden biriydi. Şimdi bayram namazını kılıp eşinin ailesiyle bayramlaştıktan sonra, yolunu gözleyen anne babasına, çocukluk arkadaşlarına, her köşesi ayrı bir hatıra barındıran köyüne gidiyordu.
Yol boyunca sağlı sollu uzanan pamuk tarlalarına baktı. Köylüler eylül ayının sonlarına rastlayan bu günlerde pamuk hasadına başlamak üzereydiler. Açılan kozalardan pamuklar bembeyaz fışkırmışlardı ve tüm ova kar yağmışçasına beyazlıklara bürünmüştü. Muhtemelen bayram olduğu için tarlalarda kimseler yoktu ama bayram sonrasında bu tarlalarda iki bükülmüş beller hızlı ve alışkın eller pamukları toplayacak bir erkek dolan sepetleri taşıyacak ve bir kişi ayaklarıyla çiğneyip sıkıştırarak pamukları balyalara dolduracaktı.
Zorlu işti pamukla meşgul olmak. Yaz başında tarlaya atılan tohumlar bir karış boyuna ulaşana kadar diplerinde biten zararlı otlardan arındırılmak için defalarca çapalanırdı. Ondan sonra temmuz ve ağustos ayları boyunca defalarca sulanırdı. Ve en sonunda toplama mevsimi gelirdi. Bodur pamuk bitkisi toplamak için eğilen beller nasılda ağrırdı. Kuruyan pamuk kozalakları pamuğu almak için uzanan elleri nasılda çizerdi. Akşam iş bitip de eve dönerken ellerinin üzerinde sayısız beyaz ve kızıl çizgiler oluşurdu. Ertesi gün bunlara yenileri eklenir ve bu böylece sürer giderdi.
Yol boyunca kimseler yoktu, saat on’a geliyordu. Yol kıyısında oynayan sekiz on tane çocuk gördü. Hallerine bakılırsa buranın çocukları değillerdi. Köyün çocukları hem de bayram günü buralarda ne gezerdi? Arabasını yavaşlattı dikkatle çocuklara baktı. Üstleri başları pek özenli olmayan bu çocukların mevsimlik işçi olarak buraya Anadolu’dan gelen ailelerin çocukları olduklarını düşündü. Son yıllarda buraya gelen bu işçi aileler köylünün yükünü biraz hafifletiyordu. Eskiden her aile kendi ev halkının iş gücüyle işleri bitirmeye çalışır, gün doğmadan başlayan iş taa akşam ezanına kadar uzardı. Kendisine mahzun ve ürkek bakan bu çocukların kendisine yönelen bakışlarından etkilendi. Ani bir kararla arabayı kenara çekti. Torpido gözünü açtı aceleyle attığı şekerleri aradı. Topu topu beş şeker çıkmıştı. İçlerinden en büyüğünü çağırıp bir şey demeden eline tutuşturdu. Giderken arabanın dikiz aynasından çocuğun şekerleri önce küçüklere dağıttığını gördü. İçi acımıştı, bir şeker hele bayram gününde çocukların en hak ettiği şey değil miydi? Çocukluğunda kendisi de elinde bir torba ile kapı kapı dolaştığında bu mutluluğu yaşamamış mıydı? Bu çocukların da bir şekerle mutlu olması zor bir şey değildi. Az ileride yine çocuklar gördü onlarda derme çatma bir çadırın önünde toplanmış öylece duruyorlardı. İçinden bir şeylerin aktığını hissetti. Tüm yüreği sevgi ve şefkat ile dopdoluydu.
Şimdi arabasını çevirmiş geri dönüyordu. Bu çocukları bugün mutlu edecekti. Varsın anasına babasına köyüne yarım saat geç ulaşsındı. Şehirde bulduğu ilk marketten alabildiğince fazla çeşitte bayram şekeri aldı. Kalitelisinden, gerçek çikolatalısından, lolipop şekerlerinden hatta çeşit çeşit çikolatalardan aldı. Market sahibi de şaşırmıştı bu işe.
“Neredeyse şeker bırakmadınız markette,” diye takıldı.
“Gördüğüm her çocuğa şeker dağıtmaya niyetlendim de.”
“Çok iyi düşünmüşsünüz. Bayramda çocuklar mutlu olmalı.”
Tam çıkarken rengârenk plastik topları gördü. Teker teker değil filesiyle alıp arabanın arka koltuğuna bıraktı.
Köyüne varana dek tüm çocuklara avuç avuç şeker ve top dağıttı. Küçük yüzlerde gülümsemeden yayılan mutluluk ne kadar huzur vericiydi. Sıkıntılı iş yaşamından kaçıp gittiği tatillerde bile şimdi yaşadığı dinginliği bulamamıştı. Küçük eller şekerleri bir lokmada ağızlarına atıyorlar ve dudaklarının kenarındaki çikolata bulaşıkları ile utangaç, mutlu ve şaşkın ona bakıyorlardı. Bir saat sonra evine varıp anasının babasının elini öptüğünde çocukluğundan bu yana bu kadar güzel bir bayram geçirmediğini hissediyordu.

***
Aradan dört yıl geçti. Yine bir şeker bayramı günü bayram namazından çıktıktan sonra, dört yıl önce yaptığı gibi yine köy yolunu tutmuştu. Ancak bu sefer daha hazırlıklıydı. Önceden şekerleri, topları almış hatta küçük hediyeler hazırlamıştı. Küçük dostlarıyla buluşmayı onların mutluluklarını izlemeyi çok arzuluyordu.
Ancak yol boyunca bu sefer bir tane bile çocuk yoktu. Dört yıl önce buralarda oynayıp koşan en az 30, 35 çocuk vardı. Ama şimdi kimsecikler yoktu ortalıkta, şaşırmıştı. Az sonra karşıdan yürüyerek gelen birini görünce arabasını yolun kıyısını çekti. Çocukları soracaktı. Gelen kişi yaklaşınca yüzünde bir gülümseme belirdi. Bu gelen öz be öz dayısından başkası değildi. Dayısı da onu tanımıştı.
“Ooo… Dayıcım, selamun aleyküm.. Bayramın mübarek olsun.”
“Aleyküm selam. Ya hu sen Ali değil misin?”
“Ali’yim tabii.”
“Nerelerdesin?”
“İstanbul’dayım dayı, işte böyle bayramdan bayrama…”
Gülümseyerek dayısına sarıldı. Elini öptü. Hal hatır sordular birbirlerine. Eşinden çocuklarından bahsetti. Şehre kadar gitmeye niyetlenen dayısının “zahmet etme” ısrarlarına rağmen arabasına alıp sürdü şehre doğru. Gariptir, geçen sefer olduğu gibi be seferde bir sebepten dolayı şehre gidip gelmesi gerekecekti. Yolda dayanamayıp sordu.
“Dayı, üç beş sene önce burada mevsimlik işçiler olurdu. Etrafta da çocuklar olurdu hep, gelmiyorlar mı artık?”
“Geliyorlar tabii… Pamuğu kim toplayacak sonra.”
“Eee.. Ben kimseyi görmedim.”
“Eylülde gelirler. Daha ağustosun ortasındayız be oğlum”
O an anladı. Doğru ya! Bayramlar bir önceki yıldan on gün önce olurdu. Dört yıl önce bayram eylül sonundaydı. Şimdi ise bayram ağustosa geliyordu, ortada ne toplanacak pamuk vardı ne de pamuğu toplayacak işçiler, haliyle çocuklarda ortalıkta yoktu. Saflığına kendisi de güldü. Neredeydi şimdi acaba o çocuklar?
“Niye sordun?”
“Hiç öylesine sordum işte…
Sonra arabanın arka koltuğuna koymuş olduğu şekerlere, oyuncaklara, toplara dönüp baktı. Aklına bir şey gelmişti. Dayısına döndü:
Torun var değil mi dayı?”
“Olmaz mı, istemediğin kadar.”
“İyi… Çocukları sevindirelim o zaman.”

NEREDE ŞİMDİ O ÇOCUKLAR? yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/09/01/nerede-simdi-o-cocuklar/feed/ 0
HOŞ GELDİN ÖĞRETMENİM http://edebice.net/2018/04/22/hos-geldin-ogretmenim/ http://edebice.net/2018/04/22/hos-geldin-ogretmenim/#respond Sun, 22 Apr 2018 08:25:50 +0000 http://edebice.net/?p=9032 Bir “Hoş geldiniz” ile başladı her şey. Okul girişinde bulunan nöbetçi masasındaki iki nöbetçi öğrenci beni görür görmez saygı ile ayağa kalktılar, önlerini iliklediler :“Hoş geldiniz öğretmenim.” “Hoş bulduk çocuklar.

HOŞ GELDİN ÖĞRETMENİM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
bb

Bir “Hoş geldiniz” ile başladı her şey.

Okul girişinde bulunan nöbetçi masasındaki iki nöbetçi öğrenci beni görür görmez saygı ile ayağa kalktılar, önlerini iliklediler :“Hoş geldiniz öğretmenim.”

“Hoş bulduk çocuklar. Müdür beyle görüşmek istiyordum.”

Nöbetçi öğrencilerden birisi hemen önüme düştü ve yolu gösterdi.

Sonra bir hoş geldiniz daha. “Hoş geldiniz öğretmenim.” Saçları örgülü, mavi gözlü, yanakları al al bir kız çocuğu. Mavi Gözlerinde masum sevgi ifadesi yapmacık değil. Güler yüzlü, içten sıcacık.

Her başlangıcın bazı zorlukları vardır ya. Alışamazsınız havasına suyuna bir süre. Bir tedirginlik hafiften dalga dalga sarar sizi. Ne ile karşılaşacağım sorusu aklınızı kurcalar. Merdivenleri ağır ağır çıkarken aklımda hep sorular. Egede ilçe merkezine 30 km. uzaklıkta bulunan, taşımalı eğitim verilen bir köy okulundayım.

Bu kez öyle olmadı. “Hoş bulduk” dedim gülümseyerek, onlarda gülümsedi. Ne güzel şey gülümsemek, ne kadar insanca. 3. Katta bulunan müdür beyin odasına varıncaya dek. Neredeyse karşılaştığım her öğrenciden duydum bunu: “Hoş geldiniz.”

Acaba öğretmenlerimi öğretti diye kendi kendime sormadan edemedim. Eğer öyleyse bu ne güzel bir eğitim böyle. Her yabancıya bu kadar güzel hoş geldin demeyi öğretmek. Ama sözleri yapmacık değil. Tebessümleri ile bile hoş geldin diyorlar adeta, gamzeleri, al al yanakları, utangaç kaçamak ve meraklı bakışları hep bir ağızdan sesleniyor sanki. Hoş geldiniz öğretmenim!

Hoş bulduk çocuklar, hoş bulduk müstakbel öğrencilerim. Hoş buldum hepinizi. Çok sevdim. Sıcaklığınızı, dostça karşılayışınızı, samimiyetinizi çok sevdim.

Çocuk adlı bilinmezi, sır dolu varlığı ilk defa orada tanıdım diyebilirim.

Oysa önceden de farklı okullarda görev yapmış, aynı yaşta çok öğrencim olmuştu. Onları da sevmiştim, inanıyorum ki onlarda beni sevmişti. Oysa buranın, bu köy okulunun neden farklı bir havası vardı? Nedense ilk adımı atmamla içimde mutluluk dolu bir his kendiliğinden kalbimde yer etmişti?

Öğle aralarında köy meydanına doğru yürüdüğümde her zaman yanımda en az sekiz on öğrencim olurdu. Birden etrafımda bitiverirlerdi. Onlarla dereden tepeden konuşur, bazen şakalaşır, onlara takılırdım. Hepsi saygı ile bana bakarlardı. Belki de biraz hayranlıkla. Öğretmen kırsal kesimde biraz daha farklı anlam taşır. Öğretmen; rehber, bazen doktor-hemşire, bazen dert ortağı, bazen danışılacak ilk kişidir.

Bazen öğrencilerim köyde bir hayır veya düğün olduğunda tepsiler içinde bize yemek getirirler, ikramda bulunurlardı. “Size layık değil hocam.” Dediklerinde hep utanırdım. Ben hayatımda bu kadar güzel yemekleri en değme aşçıların elinden bile yemedim.

Derslerimiz sohbet tadında. Bazen ben konuşurum bazen onlar söze katılır. Koyunlarını, köpeklerini, zeytin bahçesindeki işlerini, kara kuzunun yaramazlıklarını anlatırlar…

Bayram kutlamalarımız, imkânlar yettiğince ve günlerce süren hazırlıklarımız. Servisle neredeyse her gün sabah bize sipariş ettikleri kalemlerini, el işi kâğıtlarını, defterlerini bekleşmeleri.

Karne gününde meraklı hallerinizi, “öğretmenim seneye de buradasınız değil mi?” diye tedirgin sorularınızı. Tatile girmenin verdiği mutlulukla çocukla koşuşturmanızı, tatlı telaşınızı hiç unutmayacağım.

Giderken bana okulun hemen arkasındaki sık ormandan belki elleriniz dikenlere bata bata topladığınız gelincikler, papatyalar, anemonlarla süslü acemice hazırlanmış buketi, sevginizi, saygınızı ve içtenliğinizi hiç unutmayacağım.

Beni, öğretmeninizi hiç tanımazken o sıcacık; “hoş geldiniz öğretmenim” sözü ile yüreğimden vurmuştunuz ya hani.

Köy okulları imkânların kısıtlı ama duyguların yoğun olduğu okullardır. Ayrılık hepimizin kaderinde var. İki yıl görev yaptıktan sonra ailemizin önceliklerini gözeterek ayrılmak zorunda kaldım sizden. Olsun, biliyorum ki arkamda kocaman bir aile bıraktım.

İşte o günden beri sizi anlatmak istedim.

İşte bugün kalemim sizi anlatıyor, hem de büyük bir keyifle, özlemle, aşkla…

Sizi; Manisa Akhisar Başlamış köyünün çocuklarını, bir “hoş geldiniz öğretmenim” diyerek kalbimi çalan sizleri hiç unutmayacağım.

HOŞ GELDİN ÖĞRETMENİM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/04/22/hos-geldin-ogretmenim/feed/ 0
PARMAK DAMGASI http://edebice.net/2018/03/15/parmak-damgasi/ http://edebice.net/2018/03/15/parmak-damgasi/#respond Thu, 15 Mar 2018 20:02:43 +0000 http://edebice.net/?p=8841   Bir ahırda dünyaya geldi Süleyman. Doktor, ebe hak getire. Koyunları otlatan anasının sancısı tutunca etraftaki kadınlar yardıma koştu. Şanssızlığı o ilk günde bile yakasına yapıştı Süleyman’ın. Birden bire bastıran

PARMAK DAMGASI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
 

Bir ahırda dünyaya geldi Süleyman.

Doktor, ebe hak getire. Koyunları otlatan anasının sancısı tutunca etraftaki kadınlar yardıma koştu. Şanssızlığı o ilk günde bile yakasına yapıştı Süleyman’ın. Birden bire bastıran sağanak yağmurdan kaçıp bir ahıra sığındılar. Samanların üzerinde dünyaya geldi. Her yerine saman çöpü yapışmıştı zavallının.

Süleyman ağlarken, annesi yorgun, kadınlar sevinçli.

“Bir oğlan çocuğu”

Sardılar sarmaladılar bezlere. Anası çok yaşamadı. Babasını hiç tanımadı.

“Çocuk sahipsiz büyümesin” dediler. Hiç çocukları olmamış yaşlı bir çifte evlatlık verdiler.

Yaşı on beş olunca, yine anasız babasız kaldı.

Hiç okula gitmedi.

Büyük bir çiftliği, uçsuz bucaksız tarlaları olan “Bedir ağa” uzaktan akrabasıydı. Süleyman’ı çiftliğine aldı. Orada hayvanlara baktı, yem verdi, süt sağdı, tezekleri attı, tarlada çalıştı.

Âşık oldu, kimseye söyleyemedi.

Yaşı gelince askere gitti.

Dönünce Bedir ağanın münasip gördüğü bir kızla baş göz edildi.

Okuma yazma bilmeyenler imza yerine parmak damgası kullanırdı. Bahis konusu olan belgeyi onayladıkları anlamına gelen bir izdi parmak damgası. Her resmi işinde, askerlikte, evlenirken parmak damgası onun işareti oldu. Her seferinde ezilir büzülürdü. Çünkü bu damga cahil kalışının da nişanesiydi.

Ağa ona bir de iş bulmuştu. Köylerinin kuzeyine bakan sarp bir yamaçta bir kazı çalışması vardı. Tarihi bir kent arkeologlar tarafından ortaya çıkartılmaya çalışılmaktaydı.

Burada kazıcı olarak işe başladı. Tüm gün kazıyor, kürek kürek toprağı atıyordu.

Hiç okula gitmedi Süleyman, okuma yazması hiç olmadı.

Bir tek ‘A’ harfini bilirdi. Bir de Süleyman’ın ‘S’ sini…

Üç çocuğu oldu. İki oğlan bir kız.

Yıllar yılları kovaladı, yıllar geçtikçe Süleyman’ın beli büküldü. Güçten, takatten düştü.

Eşini çok erken kaybetti. Eve geldiğinde söylediler. Salondaki fıstık yeşili kanepenin üstüne yığılıp kalmıştı eşi. Anlamadı kimse ne olduğunu. Küçük çocuklarına sarıldı.

Eskiden taşı sıksa suyunu çıkarırdı. Şimdi iş zor geliyor, akşamı zor ediyor, eve gelince de erkenden yatıyordu.

Önce kızı evlendi, uzak bir memlekete. Sonra diğer çocukları uçtu yuvadan.

Yaşı elliyi geçmişti. Ama sanki asırlardır yaşıyormuş gibi yorgun hissediyordu kendini. Bu hayatta sanki hiç yaşamamış gibiydi, ama öyle çabuk yaşlanmıştı ki.

Bir Pazar günüydü.

Pazar günü kazı alanında çalışma olmaz, sadece kapıda bekçi bulunurdu.

Ustabaşı Hakkı, Süleyman’dan bir ricada bulundu.

“Yarın bekçi Rıza’nın işi var; kızı evlenecek, düğün hazırlıkları için izin aldı. Yarın kapıda sen bekleyiver.”

İstemeden kabul etti. Ustabaşı Hakkı’yı kırmak istemedi. Çok yardımı dokunmuştu kendisine, işteki patronu sayılırdı. Kazı işlerini yapan işçilerin başındaydı ustabaşı Hakkı.

Ayrılmadan da sıkı sıkıya tembihledi.

“Aman diyeyim, kazı alanına kimseleri alma!”

Pazar günü öğleden sonra bir araç yanaştı kapıya. Arabadan, siyah çerçeveli gözlüğü olan, çember sakallı, gözlüğünün üstünden bakan, orta yaşlı birisi indi. Etrafa bakınarak sordu.

“Yetkili kimse yok mu dayı?”

Yoktu, bir kendisi vardı işte.

“Buyur beyim” dedi.

Adam küçümser bir tavırla baktı Süleyman’a

“Bekçi sen misin?”

Bekçi değildi ama bu gün bekçilik görevini üstlenmişti. Ne diyeceğini bilemedi.

“Benim” diye cevap verdi Süleyman.

“Ben profesör doktor … … ” dedi adam.

Profesörün ne olduğunu bilmezdi, ama çok duymuştu bu kelimeyi. Jandarma gibi, hâkim gibi bir şey olmalıydı. Ama önünü iliklemesine sebep olan şey doktor kelimesiydi. Kim bilmezdi ki doktorun ne olduğunu.

“Buyur beyim” diye kekeledi.

Adam: “Aç kapıyı, içeri gireceğim.”

Ustabaşı Hakkı, kimseyi içeri alma demişti. Üstelikte sıkı sıkıya tembihlemişti. Peki, bu kelli felli adamı ne yapacaktı. İçeri girmek istiyordu.

“Efendim, içeriye kimseyi alamam. “

Adam şaşırdı, birazda sinirli bir ses tonuyla konuştu:

“Sen kim oluyorsun da beni içeri almıyorsun?”

“Efendim yasak.”

“Kim yasakladı”

Ustabaşı Hakkı demişti bunu. Arkadaşı Hakkının adını vermek istemedi.

“Kimseyi alma dediydiler.”

Adam bunun üzerine sinirli bir hareketle cüzdanını açtı, bir kimlik çıkarttı, Süleyman’a uzattı.

Süleyman okuma bilmezdi ki. Kimliği aldı, fotoğrafına baktı, evirdi çevirdi. Adama geri uzattı.

“Okumam yazmam yoktur, cahilim.”

Bir “la havle” çekti profesör.

“Yassak!” dedi Süleyman. Adam; “gireceğim” dedi. Baktı olmuyor alttan aldı adam: “Canım” dedi, “cicim” dedi. “Nuh dedi, peygamber demedi” Süleyman, adamı içeri salmadı. Bir duvar gibi durdu önüne, kendisine verilen görevi yerine getirmek amacıyla yaptı bunu. İnadından değil.

Profesör söylene söylene, tehditler savura savura arabasına bindi. Gitmeden de adını sordu:

“Süleyman”

Ertesi gün Süleyman’ın işe gelmesiyle ustabaşı Hakkı yanında bitiverdi. Telaşlı bir hali vardı. Beti benzi atmıştı.

“Sen ne yaptın Süleyman, profesörü neden içeri almadın?”

“E… Sen kimseyi alma demedin mi?

“O içeri almadığın adam büyük biriymiş. İstanbul’dan gelmiş. Sen içeri almayınca küplere binmiş herif. Herkesi aramış, senin de adını vermiş. “Cahilin birini koymuşsunuz kapıya, daha okuması yazması bile yok” demiş… Daha bir sürü laf etmiş.”

Düşünceli düşünceli sordu Süleyman:

“Ne olacak şimdi?”

“Bilmem, ama kabak senin başına patlayacak gibi.”

Az sonra Süleyman’ı çağırdılar, genç bir memur işten çıkarıldığını söyledi. Birkaç belge uzattı, imzalamasını istedi. İmzası yoktu, okuma yazması olmadığı gibi.  Kazmasını, küreğini, arkadaşlarını ve parmak damgasını bıraktı geride.

O gün Süleyman’ın işteki son günü oldu.

Eve geldi. Yıllar önce eşinin son nefesini verdiği eski fıstık yeşili kanepeye kendini zor attı. Gözüne; eşiyle ve çocuklarıyla çekilmiş duvardaki resim takıldı. Ona bakarak derin bir uykuya daldı.

Hayatının; “felekle al takke ver külah” yaptığı hayatının, en yorgun, en yaşlanmış ve en son günü o gün oldu.say-goodbye-2890801_1920

 

PARMAK DAMGASI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/03/15/parmak-damgasi/feed/ 0
CENNET http://edebice.net/2018/01/18/cennet/ http://edebice.net/2018/01/18/cennet/#respond Thu, 18 Jan 2018 18:57:27 +0000 http://edebice.net/?p=8402 Baharın neşesi içindeydi tüm doğa. Kuşlar ötüyor, kurbağalar avazı çıktığınca bağırıyor, kuşlar sürüler halinde uçuyordu. Gölün küçük dalgaları tatlı vuruşlarla sahili okşuyor ve ortaya izlenmeye değer harika bir portre çıkıyordu.

CENNET yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
graphic-3087045_1920

Baharın neşesi içindeydi tüm doğa.

Kuşlar ötüyor, kurbağalar avazı çıktığınca bağırıyor, kuşlar sürüler halinde uçuyordu. Gölün küçük dalgaları tatlı vuruşlarla sahili okşuyor ve ortaya izlenmeye değer harika bir portre çıkıyordu.

Yaşlı çınar ağacının sık ve gölgeli dallarının arasında sincaplar birbirlerini kovalıyor, yeşil orman ile mavi gölün arasından geçen otoyolda bir araba ağır ağır yol alıyordu.

Çocuk üzgündü. Altı yaşındaydı. Kendisi dünyaya gelmeden önce eve alınan muhabbet kuşu “Maviş” birkaç gün önce ölmüştü.

Sabahları cıvıl cıvıl öten, kendisinin ve aile fertlerinin kulağını, burnunu, elini tatlı tatlı gagalayan evin neşesi Maviş’i bir sabah kafesinde cansız bulmuşlardı.

Ne kadar üzülmüştü o zaman çocuk.

Sevdiğini kaybetme hissini belki de ilk defa yaşamıştı.

Babası o zaman kendisini bir kenara çekmiş, acısını paylaşmış, üzülmemesi için elinden geleni yapmıştı.

Çocuğunu teselli etmek isteyen babası ona cennetten bahsetmişti.

Bu dünyadan ayrılan insanların, canlıların mutluluk içerisinde hiç acıkmadan, üzülmeden, yeşillikler içinde yaşadıkları, içinde şırıl şırıl akan derelerin, tertemiz göllerin yaşadığı bir dünyanın olduğunu ve sevgili kuşları Maviş’in artık orada yaşadığını söylemişti babası onun anlayacağı bir dille.

Bu haber çocuğu sevindirmiş, acısına merhem oluvermişti. Maviş başka bir dünyada da olsa mutluydu ya bu haber ona yeterdi.

Arabanın arka penceresinden yolun kenarında bulunan göle bakan çocuk babasına:

“Baba, burası neresi?”

“Burası kuş cenneti kızım”

Çocuk bir an düşündü. Babasının her söylediğinin gerçek olduğu konusunda hiç şüphesi yoktu. Sonra bir soru daha sordu babasına. Ama bu soruya cevap vermek babası için çok zordu.

“Burası ölmüş olan kuşların yaşadığı yer değil mi baba?”

Öyle olmalıydı. Babası burasının kuş cenneti olduğunu söylememiş miydi? İşte ne kadar güzel bir yerdi burası. Tıpkı babasının birkaç gün önce cenneti anlattığı zaman bahsettiği göllere ne kadar benziyordu. Güneşin ve ayın üzerinde farklı ışık parıltılarının oynaştırdığı, temiz ve berrak suyunun insanı huzura sürüklediği bir göldü burası. Gölün kenarlarındaki sazlıklar rüzgârın her esişinde bir o yana bir bu yana nazlı nazlı sallanıyordu. Mutlu kuşlar cıvıldıyor, yeşillik ile mavilik iç içe harika bir manzara oluşturuyordu.

Cennet gibiydi, kuşlar buradaydı. Eğer burası kuş cennetiyse…?

Baba kızına ne cevap vereceğini düşünürken çocuk bir çığlık atarak sevinçle babasına bir soru daha sordu.

“Baba, o zaman Maviş’te burada yaşıyor olmalı değil mi?”

“?!”

CENNET yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/01/18/cennet/feed/ 0
GEÇMİŞTEN GELEN ÇOCUK http://edebice.net/2017/12/15/gecmisten-gelen-cocuk/ http://edebice.net/2017/12/15/gecmisten-gelen-cocuk/#respond Fri, 15 Dec 2017 18:42:17 +0000 http://edebice.net/?p=8129 Bir zamanlar kırmızı olan rengi artık soluk kirli pembe renge dönüşmüş olan eski yük kamyonu, egzozundan siyah dumanlar savurup son bir gayretle ileri atılarak uzaktaki ağaçlarının arasında görünmeye başlayan kasabaya

GEÇMİŞTEN GELEN ÇOCUK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
alone-666078_1920

Bir zamanlar kırmızı olan rengi artık soluk kirli pembe renge dönüşmüş olan eski yük kamyonu, egzozundan siyah dumanlar savurup son bir gayretle ileri atılarak uzaktaki ağaçlarının arasında görünmeye başlayan kasabaya doğru ilerliyordu. Kamyoncu sert ve bir haftalık sakallarını kaşıyıp bir eliyle direksiyonu diğer eliyle sürücü koltuğunun yanındaki koltukta duran kolileri tutmaya çalışırken başını çevirip kamyonun kasasındaki eşyaların üzerinde bulunan çocuğa kayıtsızca seslendi.

“Hey yy… Rahat mısın orada?”

“Ben iyiyim abi… Sen devam et.”

Güneşin yüzünü yeni göstermeye başladığı bu anda, soğuk bir sabah yeli kamyonun kasasındaki çocuğu üşüttü. Sonbaharın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde bu ova kasabasında sabah soğuğu işte böyle insanın içine işlerdi. Eylül artık bitmiş ekimin ilk günleri yaşanmaktaydı ve eski kamyon bazen toprak bazen bozuk asfalt olan yollarda ilerledikten sonra kasabanın neredeyse ilk evi denilebilecek, bahçesinde geniş ve yaşlı ceviz ağaçları bulunan bir evin önünde sert bir frenle durdu. Homurtuya benzeyen tuhaf bir ses çıkaran kamyon sarsıldı, arkada bulunan üşüyen çocuk da sarsıldı.

“İşte burası.”

“Burası değil mi?”

“Tabi burası… Kırk oldu belki bu evin önünden geçerim. Uzun zaman oldu Osman Dayı’yı görmeyeli. Ha geçenlerde Cuma’da gördüydüm gerçi. Neyse, selam söyle, kim diye sorarsa Kamyon Cemal de; o bilir.”

Sonra içten bir kahkaha attı Kamyon Cemal. Düşüncelere dalar gibi başını önüne eğdi bir anlığına. Sonra kamyonunu çalıştırdı. O homurtuya benzer ses yeniden duyuldu. Tam hareket edeceği esnada durdu, çocuğa döndü, belki de sadece laf olsun diye sordu:

“Osman Dayı senin neyin olur?”

Çocuk bir an tereddüt geçirdi. Bu sıradan soru adeta çocuğu sarsmıştı, ama yine de kısık bir sesle cevap verdi:

“Amcam”

Kamyoncu anlamamıştı.

“Neyin oluuur” diye bağırarak sorusunu tekrarladı.

Çocuk bu kez daha yüksek sesle cevap verdi.

“Amcam, amcam olur.”

Kamyon Cemal gözlerini kısarak çocuğa daha bir dikkatle baktı. Duyduğuna inanamamış gibiydi. Sonra:

“Dur bakalım… Yoksa sen… Sen Mustafa’nın oğlu musun?” diye sordu.

“Evet, Mustafa’nın oğluyum.”

Bu cevap birden kamyoncunun ilgisine çocuğa yöneltti.

“Allah Allah şu işe bak ya hu. Nerede o hayırsız baban?”

Çocuk kamyoncuya döndü, daha kısık bir sesle, belki de istemeden cevap verdi:

“Bir hafta önce rahmetli oldu.”

Kamyoncu bu cevapla birden tokat yemiş gibi sarsıldı. Elleri belki de farkında olmadan başına gitti.

“Vayy.. Mustafa’m vayy. Artis Mustafa, yakışıklı Mustafa…”

Kamyoncunun her halinden bu habere çok üzüldüğü belli oluyordu. Davranışları yapmacık değildi. Artık çocuğa yoldan aldığı birisi olarak bakmıyordu. Bakışlarında bir şefkat ve hüzün vardı şimdi. Bu hali çocuğun gözünden de kaçmamıştı.

“Tanır mıydınız babamı?”

“Tanımam mı be… Tanımam mı? Çocukluğumuz beraber geçti. En iyi arkadaşımdı, her şeyimdi, dostumdu. Demek öldü ha… Görüşemeden.”

Kamyoncu kamyonunu durdurdu. Belki de duyduğu haberin etkisinden olacak olduğu yerde kalmıştı. Kamyonun kapısını iki kez çarptıktan sonra kapattı, hava soğuktu, bahçe kapısının önündeydiler. Çocuk çantasından bir hırka çıkarıp sırtına geçirdi. Kamyoncu başı önde düşünceli bir şekilde çocuğa yaklaştı. “Annen Fatma…” diyecek oldu. Çocuk cümlesini bitirmeden cevap verdi.

“Birkaç yıl oldu onu da toprağa vereli…”

Kamyoncu bu cevapla bir kere daha yıkılmıştı sanki. Yere bakıyordu, düşünceli düşünceli sordu.

“Osman Dayı’nın yanına ziyarete geldin o zaman? Daha önce seni hiç görmedim buralarda, görsem tanırdım zaten”

Çocuk, bakışları yerde, sanki bir suçlu gibi konuştu:

“Mecburen geldim, başka gidecek yerim yok. Eğer kabul ederse amcamın yanında kalacağım bundan sonra. Anamın ailesinden kimseleri bilmem. Taa kaçıp evlendikleri günden beri küslerdi ailesiyle.”

Kamyoncu derin bir nefes aldı.

“Bilirim… Deden hiç affetmedi onları”

Çocuk ve kamyoncu bahçe kapısının önünde öylesine durmuş konuşmaya başlamışlardı. Çocuk hem şaşkındı hem de çekingendi. İlk defa geldiği bir yerde ilk defa göreceği bir insandan, amcasından şefkat bekleyecekti. Bu az rastlanır bir durumdu. Ya amcası onu istemezse, kapısından kovarsa ne yapacaktı? Bu babasının son isteğiydi. Amcasına gitmesini ve babasının yaşadığı her şeyi anlatmasını istemişti ondan. Babası hastalığının ağırlaştığı günlerde ona her şeyi anlatmıştı. Babasının vefatından sonra ise kirada oturdukları gecekondu mahallesindeki topu topu üç beş eşyayı satıp her şeyini şu valize doldurup buralara gelmişti. Kamyoncunun ilgisi ona biraz güven veriyordu, en azındın annesini ve babasını tanıyordu ve ona sıcak davranıyordu, bu da bir şeydi. Eve doğru baktı; ışıkları yanmıyordu. Uyuyorlardır herhalde diye düşündü.

“Evdedirler değil mi?”

“Evdedirler tabii. Nereye gidecekler”

“Işık yanmıyor da”

“Evdedirler.”

Çocuk çekingen bir ifadeyle baktı kamyoncuya, kamyoncu dostça gülümsedi.

“Bak sana ne anlatacağım. Çok şaşıracaksın… Bu kamyon var ya bu kamyon…”

“Eee…”

“Annenle babanı bu kamyonla ben kaçırmıştım”

“Gerçekten mi?”

“Hem de nasıl gerçek… Dinle anlatayım… Nasıl yağmur yağıyor… Sanırsın gök delinmiş… Aylardan ya aralık ya ocak… Aldık anneni gece yarısı… Herkesler uykuda… Ondan sonra bas gaza; get babam get… Arkamıza bile bakmadan çamurun içinden bata çıka onları taa Çukuryurt’a kadar götürdüm. Buradan üç dört saatlik yol… Hey gidi günler… Sabah ezanı okunurken onları İstanbul arabasına attım… Baban sıkı sıkıya tembih ettiydi aman kimseye söyleme diye… Arkalarından gidip bulmasınlar düşüncesiyle… Kimseye söylemedim. Nerden bilirdim, bu onu son görüşümmüş meğerse… Vay be… Demek öldü ha… İşte böyle evlat, yıllar sonra ilk defa sana söylüyorum. Sonra yaptığı işe şaşırmış gibi kendi kendine söylendi Kamyon Cemal: “Allah’ın işine bak yahu, ilk defa Mustafa’nın oğluna söylüyorum bunu.”

Çocuk da şaşırmıştı, kamyoncuya inanıp inanmamakta tereddüt eder gibiydi. Kamyoncu anladı çocuğun aklından geçenleri.

“Ulen essah söylüyorum… Yemin mi ettirecen bana, bu kamyondu onları götüren işte… Külüstür olduğuna bakma, hiç beni yolda bırakmadı… Tank gibidir maşallah”

“Sonra ne oldu?”

“Sonra sen olmuşsun ulen ne olacak başka.”

Çocuk:

“Burada ne oldu?”

“Burada ne olacak,  ortalık fena karıştı. Annenin babası Ziya Amca bakmadık delik bırakmadı, her yere adam saldı… Tilki deliğine varana kadar aradılar; yok, yok, yok!… Bulamadılar tabii. Benim rahmetli babam da Ziya Amca’nın yakın arkadaşıydı. Akşamları kahveden gelir, “tek başına yapamaz; mutlaka bi eşşeoğlu eşek yardım etmiştir onlara” deyip deyip söylenir; kendine dert ederdi. “Sana ne” derdim içimden babama, “kaçıp gitmişler işte; tasası sana mı düştü?” O zamanlar saygı vardı be oğlum, babanın yanında ne ayağını uzatabilirdin ne de lafının üstüne laf söyleyebilirdin. Neyse… Nerden bilsin aradığı eşşeoğlu eşeğin kendi oğlu olduğunu… İşte öyle çok sonraları İstanbul’dalarmış diye bir söylenti duyuldu. Askere giden Kara Mehmet’in oğlu görmüş lafta… O da saf bi oğlan kimse inanmadı benden gayrı… Benzetmişsindir deyip geçtiler; hepten unutuldu gitti… Bu Osman amcanı da çok sıkıştırdılar sen yerini bilirsin diye. Ne de olsa kardeşi… Adam toplayıp dövdüler; gık etmedi… Sonra hiç görmediler birbirlerini… Zaten kim gördü ki Mustafa’yı ondan sonra…”

“Hiç görmediler mi birbirlerini?”

“Burası küçük yer, Osman Amca iki gün ilçeye gitse haberimiz olur… Hiç sanmam taa İstanbul’a kadar gittiğini.”

“Belki babam buralara gelmiştir.”

“Belki, kim bilir”

“Hem anam hem babam çok özlerlerdi buraları.”

“Özlenmez mi?”

“Anamın birkaç fotoğrafı vardı, sandıktan çıkarırdı bazen; bakar bakar ağlar sonra yerine koyardı”

“Ne zor şey be!”

Bu sırada her ikisi de Osman Amca’nın evinin ışığının yandığını fark ettiler. Çocuk derin bir iç çekti. Kamyon Cemal bir eve bir çocuğa baktı. Çocuk:

“Cemal Amca, sen babamın dostuydun, senden bir şey istesem yapar mısın?”

“Olur, neymiş?”

“Osman amcamın yanına beraber gidelim.”

Kamyon Cemal ne diyebilirdi ki. Onun da geçmişinden gelen bu çocuğa el uzatmayacaktı da ne yapacaktı. Olur dercesine başını salladı. Bir süre hiç konuşmadan beklediler. Güneş kızıl ufukta yavaş yavaş yükselirken ilk adımı çocuk attı bahçe kapısına doğru. Kamyon Cemal düşünceli düşünceli yere bakmaktaydı. Az önce tanıştığı bir çocuğa geçmişinin gizli kalmış sırlarını anlatan bu hantal ve kaba görünüşlü ama sevgi dolu bir kalp taşıyan bu adam çocuğun valizini sırtladı. Çocuk ilk adımı attı bahçeye; onu kamyoncunun gölgesi izledi.  Adımları geri geri giden bu iki insanın zayıf adımları evin kapısının önünde kesildi. Sanki birilerini ürkütmek istemiyormuşçasına adımları yavaş, sessiz ve tedirgindi. Ne ile karşılaşacaklarını bilememenin verdiği bir haldi bu.

Çocuk küçük bir tereddütten sonra kapıya vurdu, sonra bir daha. İkincisi birincisinden daha güçlü ve kararlıydı. İçerden bir ses geldi ancak ne dendiğini anlamadılar. Ardından bir terlik şıpırtısı duyuldu ve çizgili pijamasıyla Osman Amca karşılarındaydı işte.

İlk önce Kamyon Cemal’i fark etti kocaman cüssesiyle, sonra çelimsiz zayıf çocuğu gördü.  Yüzünde henüz uyanmış bir insanın ifadesi ve biraz da şaşkınlık vardı. Çocuğu baştan aşağı süzdükten sonra tekrar kamyoncuya baktı.

“Hayırdır inşallah Cemal, sabah sabah… Kötü bir şey mi oldu?”

Kötü mü, yoksa iyi miydi bu? Kendisi karar verecekti öğrendiği zaman. Kamyoncu çocuğa baktı. Çocuk sarı, yıpranmış bir zarfı Osman Amca’ya uzattı. Kararsızlıkla mektubu alan Osman Amca zarfın üzerine baktı, isim yoktu. Mektubu açtı; okumaya başladı. Okudukça yüzü değişiyor; kah ağlamakla oluyor; bazen gülümsüyordu.

 

Osman abim.

            Bu mektubu sana getiren çocuk benim oğlum Ahmet’tir. Eğer bu mektubu aldıysan ve okuyorsan bil ki artık ben bu dünyada değilim. Oğlum artık sana emanet, senden başka şu fani âlemde kimsem yoktur. Sana bir yük daha yüklediğimi biliyorum, ama sen benim abim değil misin? Kardeşlik böyle günler için değil midir?

            Çok hatalar ettim, yanlış kararlar aldım. Evimden, barkımdan, sevdiğim insanlardan ayrı düştüm; hep özlemler içinde yaşadım.  Hayatım bir kaçak gibi gizlenerek geçti, ne gün gördüm ne rahat edebildim.

            Sevdiğim için bunlara katlandım. Şimdi benden sana kalan tek emanetim olan oğlumu, en çok özlediğim insana emanet ediyorum.

            Oğluma sahip çık, o iyi bir çocuktur; sana karşı gelmez, sözünden çıkmaz.

            Hakkını helal et…                                                                                                                                                                                KARDEŞİN MUSTAFA

 

Başını kaldırdı Osman Amca. Bakıştılar… Bakışlar birbiriyle çarpıştı. Göz göze geldiler. Birinde teslimiyet, birinde merak, birinde acı ve merhamet vardı. Osman Amca kollarını açtı, bir babanın oğlunu kucaklaması gibi çocuğu kucakladı.

Osman Amca bir kardeşi kaybetmenin hüznü ve bir evlada kavuşmanın hasretiyle sarıldı çocuğa. Çocuk, babasına sarılmış gibi hissetti o anda.

Kamyon Cemal gözyaşlarının görülmemesi için “hadi selametle” deyip kamyonuna koştu. Bir dostu kaybetmenin hüznüyle ayakları dolana dolana kamyonuna kendini zor attı.

 

***

Bir zamanlar rengi kırmızı olan eski kamyon kasabanın tozlu yollarından ilerlerken Kamyon Cemal bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da kaderin kendisine oynadığı bu garip cilveyi düşünüp düşünüp gülümsüyor; arada kendi kendine konuşuyordu.

“Gören deli diyecek yahu, hem gülüp hem ağlıyorum. Yaşlanmışız… Demek Mustafa öldü ha… Hey gidi zalım dünya!”

GEÇMİŞTEN GELEN ÇOCUK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/12/15/gecmisten-gelen-cocuk/feed/ 0
DENİZKIZI http://edebice.net/2017/08/29/denizkizi/ http://edebice.net/2017/08/29/denizkizi/#comments Tue, 29 Aug 2017 06:04:16 +0000 http://edebice.net/?p=6910 Ayaklarını sürüyü sürüye yürürdü. Geldiğini eski ayakkabısının toprağa sürtünmesinden çıkan sesten ve kaldırdığı küçük toz bulutundan anlardım. Ayaklarını sürürdü. Doğduğundan beri böyleydi. Konuşmasını ise sadece onu yakından tanıyanlar anlayabilirdi. Sözcükler

DENİZKIZI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
deniz-

Ayaklarını sürüyü sürüye yürürdü. Geldiğini eski ayakkabısının toprağa sürtünmesinden çıkan sesten ve kaldırdığı küçük toz bulutundan anlardım. Ayaklarını sürürdü. Doğduğundan beri böyleydi. Konuşmasını ise sadece onu yakından tanıyanlar anlayabilirdi. Sözcükler ağzında yuvarlanırdı. Sanırdınız ki konuşmak için büyük acı çekiyor. Geç yürümüştü, ama ayakları üzerindeydi işte. Geç konuşmuştu, ama derdini anlatacak kadar konuşurdu. Galiba benden de birkaç yaş büyüktü.

Yaz geldiğinde annemle birlikte Akgöl’ün kıyısındaki zeytinliğimize hayvanlarımızı otlatmaya giderdik her gün. Onların evi bizim bahçemizin bitişiğindeki zeytinliğin içindeydi. Ev dediğime bakmayın, damı hasırla naylonla kapatılmış iki göz odadan ibaret eski taş bir kulübeydi evleri. Hemen evin yanındaki ahırda hayvanları vardı. Babası ve abisiyle birlikte yaşardı.

Arkadaşı yoktu. Ya da tek arkadaşı bendim. Onunla hiç dereleri tepeleri aşıp koşmaca, ya da saklambaç oynayamadık. Yerde üçtaş oynar, suda taş sektirir, ya da çocukça şeylerden bahsederdik. Başka insanlarla fazla konuşmazdı, konuştuğumuzda ise çoğu zaman ben konuşurdum, o beni dinlerdi. Bir şey söylemek istediği zamanlarda ise gülümserdi sıcacık, bembeyaz. Yüzünden tebessümü asla esirgemezdi benden.

Bu eski taş kulübe. Benim çocukluğumda da eski idi zaten. Şu an ise bir harabe. Dili olsa konuşsa. Senin gibi bende özlüyorum dese. Denizi çok özledim dese…

Karşımda Akgöl’ün büyüleyici manzarası. Otuz yıl önceki gibi aynı, hiç değişmemiş, hiç yaşlanmamış. Gölden esen hafif bir rüzgâr beni üşütüyor. Şu eski kulübenin ruhumda estirdiği fırtınaya karşı bu hafif rüzgâr nedir ki?

Ayaklarını yıkardı bu suda. Kova kova su taşırdı evine, eski taş kulübeye. Kolları kopardı taşımaktan, üstelik de ayaklarını daha bir sürürdü o zaman. Taş kulübe gibi bu karşımdaki derin mavilik, Akgöl. Kıyıları toprak, balçık, çürümüş ot kokan, bir çam ormanının bittiği yerde hiç haber etmeden ansızın ayaklarımı ıslatan, kışın kıyılarında balık kovaladığım, yazın serinlik kaynağım Akgöl: Sende denizi özlüyor musun?

Ayaklarını sürüye sürüye gelir yanıma otururdu. Düşer gibi otururdu. Onu tanımayan düştüğünü zannedebilirdi. Oysa ben onu tanırdım. Yaz aylarının kuru sıcaklığında babamın nedense “Koca çınar” dediği yaşlı, büyük, geniş yapraklı zeytin ağacın altında otururduk. Saatlerce otururduk. Yanımda getirdiğim kitapların sayfalarını karıştırmayı severdi. En çok da resimlere bakmaya bayılırdı. Dalar giderdi bazen. İri, siyah, güzel gözleri dalar giderdi. Acaba güzel olduğunu bilir miydi?

Bir gün ona getirdiğim kitaplardan bir masal okumuştum. Ne kadar da sevmişti. Okuma yazma bilmezdi. Hiç okula göndermemişti ailesi onu. Kitapları severdi, resimli olanları daha bir severdi. Hiç okul görmemişti. Öğretmen, ders, teneffüs, kitap, defter, kalem, hatta arkadaş onun için çok yabancıydı. Kaç defa okumayı, yazmayı öğretmek istedim. Hırçın hırçın saçlarını savurdu. Talihsizliğine isyan edercesine başını sağa sola savururdu o anlarda. Israr etmenin anlamı yoktu. O masalları ve resimleri seviyordu.

Hüzün. Onda gördüğüm buydu. Yanımdan ayrılıncaya kadar ise başka biri olurdu. Mutlu, hayat dolu… Ne zaman yanımdan ayrılacak olsa gözlerinde perde perde o hüzün okunurdu. Ayaklarını sürüye sürüye taş kulübeye giderken anlardım üzüldüğünü. Ama çocuktum. Elimden bir şey gelmezdi.

Sadece masallar okurdum ona. Masalları ne çok severdi. Bir gün denizkızının masalını okumuştum ona.  Denizin bu en gizemli varlığının, varlığı bile meçhul olan bu masalsı varlığın denizler boyunca özgürce, hatta ayaklarını sürümeden süzülmesinden mi bu kadar etkilenmişti? Ama biliyorum çok sevmişti. Biliyorum o gün yanımdan ayrılırken gözlerinde o hüzün yoktu. Anlamıştım, denizkızını çok sevmişti.

Bir sabah gelmedi. Evet, bazen gelmediği olurdu. Sonra ertesi gün oldu, yine gelmedi. Oysa iki gün üst üste gelmediği hiç olmamıştı. Bir hafta iki hafta derken güz geldi, okullar açıldı. Havalar serinlemeye, yapraklar uçuşmaya, dağların dorukları ağarmaya başladı.

Anneme sordum bir gün, kuzine sobanın başında ısınırken. Ses etmedi annem. Üzgün üzgün sobada yanan ateşe baktı sadece.

Bir süre sonra çocuklardan duydum haberini. O kahreden o acımasız, o uğursuz haberi.

Yazın son günlerinde sahile gitmiş ailesiyle. Hangi insan sevmez ki Ağustosun kavurucu sıcağında insanı ana kucağı gibi saran denizin serinliğini. Denize girmişti, ayaklarını sürüye sürüye.

Ve bir daha çıkmamıştı…

Bir daha gören olmamıştı onu ayağını sürüyerek yürürken. Güçsüz ayakları dalgaların gücüne direnememiş, kolları dalgaları aşamamış, Egenin maviliğinde bir nokta olmuş, sahipsiz bir kum tanesi gibi savrulmuştu. Bir daha gören olmadı onu. Hatta cansız bedenini bile.

İnsan inanmak istiyor. Bir avuntu, bir sığınak bir liman arıyor bazen. Belki de diyorum,  belki bir denizkızı oluvermiştir, tıpkı ona okuduğum masallarda olduğu gibi. Uçsuz okyanuslar boyunca salındığına, ayaklarını sürümeden süzüldüğüne inanmak istiyor insan.

İsmi ‘Deniz’di. O tahta taş kulübenin, bakımsız ahırın, kaba, hoşgörüsüz ailesinin yanında bataklıkta açan çiçek gibi aykırıydı bu isim ona.

Bugün bu taş kulübenin, on yıllardır insan kokusunu hasret bu taş yığınının önünde seni hatırlıyor, özlüyor ve kimseye söyleyemediğim aşkımı Akgöl’e doğru haykırmak istiyorum:

“Seni seviyorum Deniz, seni seviyorum.”

DENİZKIZI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/29/denizkizi/feed/ 3