NEREDE ŞİMDİ O ÇOCUKLAR?

1 Eylül 2018 0 yorum Öykü 160 Görüntüleme

kids-2408614_1920

Arabanın kapısını açtığında içerideki dağınıklık canını sıktı. “Her yeri şeker yapmışlar” diye söylendi. Aceleyle dağınıklığı topladı. Avuçladığı şekerleri arabanın torpido gözüne adeta tıktı. Kendi kendine söylendi: “Şeker bayramıymış, şekerleri toplayıp toplayıp yemeden işte böyle atıyorlar, şekerin tadı eskidenmiş. Şimdi her yer şeker dolu ama yiyen yok”. Arabayı çalıştırıp hareket ettiğinde hala gözü sağda soldaki şekerlerde ve boş şeker ambalajlarındaydı.
Bayram izni için gelmişti memleketine. Önce eşinin ailesini uğramışlardı. Eşini ve çocuklarını orada bırakıp yarım saatlik mesafedeki köyüne kendi anne babasının yanına bayramlaşmaya gidiyordu şimdi tek başına. “Bir hafta tatil var, eşimi ve çocukları sonra da götürürüm” diye düşünmüştü. Zaten köye kendisinden başka gitmek isteyende pek olmuyordu ailesinden. “Neymiş efendim köy kokuyormuş. Kokar tabii köy burası, hayvanda kokar, ter de kokar tezekte”… Kendi çocukluğunu düşündü birde hiçbir şeyden mutlu olmayan zamane çocuklarını. Acı bir gülümseme belirdi yüzünde ve yine kendi kendine söylendi.
“Nerede şimdi o çocuklar?”
Köy çocuğuydu, bunu hiç unutmamıştı. Ne zaman köyüne gitse veya herhangi bir köyde bulunsa burnuna gelen her koku onu çocukluğuna alır götürürdü. Az mı hayvan otlatmıştı dağ başlarında, ovada, göl kenarlarındaki sazlıklarda… Elleriyle kaç kuzuyu beslemiş, kaç koyun doğurtmuştu. Akşamları hayvan tezeklerini el arabasıyla atmış, yaz geldiğinde römorköre yükleyip kürek kürek tarlalara serpmişti. Lastik ayakkabıyla naylon top tekmelemişti. Mandalina, kayısı, erik, incir, şeftali ağaçlarına tırmanmış, bazen düşmüş dizini, ayağını kanatmış, köy meydanında, tarlalarda düşe kalka büyümüştü. Ancak bayramdan bayrama lastik ayakkabı yerine spor ayakkabısı, dizleri yamalı pantolon yerine yeni pantolonu olmuştu köydeki tüm çocuklar gibi. Taze toprak kokusunu, ekin saplarından düdük yapmayı, hayıt ağacının, gelinciğin, sarmaşığın, mandalina çiçeğinin kokusunu, düştüğünde dizinde açılan yaranın kabuk bağlayıp tatlı tatlı kaşınmasını çok iyi bilirdi. Bunlarla büyümüş ve köy çocukluğunun her anına adeta sinmişti. Sonrasında köydeki birçok çocuğa nasip olmayan bir şeyi yapmış ve okumuştu. Şimdi bir şirketin en önemli yöneticilerinden biriydi. Şimdi bayram namazını kılıp eşinin ailesiyle bayramlaştıktan sonra, yolunu gözleyen anne babasına, çocukluk arkadaşlarına, her köşesi ayrı bir hatıra barındıran köyüne gidiyordu.
Yol boyunca sağlı sollu uzanan pamuk tarlalarına baktı. Köylüler eylül ayının sonlarına rastlayan bu günlerde pamuk hasadına başlamak üzereydiler. Açılan kozalardan pamuklar bembeyaz fışkırmışlardı ve tüm ova kar yağmışçasına beyazlıklara bürünmüştü. Muhtemelen bayram olduğu için tarlalarda kimseler yoktu ama bayram sonrasında bu tarlalarda iki bükülmüş beller hızlı ve alışkın eller pamukları toplayacak bir erkek dolan sepetleri taşıyacak ve bir kişi ayaklarıyla çiğneyip sıkıştırarak pamukları balyalara dolduracaktı.
Zorlu işti pamukla meşgul olmak. Yaz başında tarlaya atılan tohumlar bir karış boyuna ulaşana kadar diplerinde biten zararlı otlardan arındırılmak için defalarca çapalanırdı. Ondan sonra temmuz ve ağustos ayları boyunca defalarca sulanırdı. Ve en sonunda toplama mevsimi gelirdi. Bodur pamuk bitkisi toplamak için eğilen beller nasılda ağrırdı. Kuruyan pamuk kozalakları pamuğu almak için uzanan elleri nasılda çizerdi. Akşam iş bitip de eve dönerken ellerinin üzerinde sayısız beyaz ve kızıl çizgiler oluşurdu. Ertesi gün bunlara yenileri eklenir ve bu böylece sürer giderdi.
Yol boyunca kimseler yoktu, saat on’a geliyordu. Yol kıyısında oynayan sekiz on tane çocuk gördü. Hallerine bakılırsa buranın çocukları değillerdi. Köyün çocukları hem de bayram günü buralarda ne gezerdi? Arabasını yavaşlattı dikkatle çocuklara baktı. Üstleri başları pek özenli olmayan bu çocukların mevsimlik işçi olarak buraya Anadolu’dan gelen ailelerin çocukları olduklarını düşündü. Son yıllarda buraya gelen bu işçi aileler köylünün yükünü biraz hafifletiyordu. Eskiden her aile kendi ev halkının iş gücüyle işleri bitirmeye çalışır, gün doğmadan başlayan iş taa akşam ezanına kadar uzardı. Kendisine mahzun ve ürkek bakan bu çocukların kendisine yönelen bakışlarından etkilendi. Ani bir kararla arabayı kenara çekti. Torpido gözünü açtı aceleyle attığı şekerleri aradı. Topu topu beş şeker çıkmıştı. İçlerinden en büyüğünü çağırıp bir şey demeden eline tutuşturdu. Giderken arabanın dikiz aynasından çocuğun şekerleri önce küçüklere dağıttığını gördü. İçi acımıştı, bir şeker hele bayram gününde çocukların en hak ettiği şey değil miydi? Çocukluğunda kendisi de elinde bir torba ile kapı kapı dolaştığında bu mutluluğu yaşamamış mıydı? Bu çocukların da bir şekerle mutlu olması zor bir şey değildi. Az ileride yine çocuklar gördü onlarda derme çatma bir çadırın önünde toplanmış öylece duruyorlardı. İçinden bir şeylerin aktığını hissetti. Tüm yüreği sevgi ve şefkat ile dopdoluydu.
Şimdi arabasını çevirmiş geri dönüyordu. Bu çocukları bugün mutlu edecekti. Varsın anasına babasına köyüne yarım saat geç ulaşsındı. Şehirde bulduğu ilk marketten alabildiğince fazla çeşitte bayram şekeri aldı. Kalitelisinden, gerçek çikolatalısından, lolipop şekerlerinden hatta çeşit çeşit çikolatalardan aldı. Market sahibi de şaşırmıştı bu işe.
“Neredeyse şeker bırakmadınız markette,” diye takıldı.
“Gördüğüm her çocuğa şeker dağıtmaya niyetlendim de.”
“Çok iyi düşünmüşsünüz. Bayramda çocuklar mutlu olmalı.”
Tam çıkarken rengârenk plastik topları gördü. Teker teker değil filesiyle alıp arabanın arka koltuğuna bıraktı.
Köyüne varana dek tüm çocuklara avuç avuç şeker ve top dağıttı. Küçük yüzlerde gülümsemeden yayılan mutluluk ne kadar huzur vericiydi. Sıkıntılı iş yaşamından kaçıp gittiği tatillerde bile şimdi yaşadığı dinginliği bulamamıştı. Küçük eller şekerleri bir lokmada ağızlarına atıyorlar ve dudaklarının kenarındaki çikolata bulaşıkları ile utangaç, mutlu ve şaşkın ona bakıyorlardı. Bir saat sonra evine varıp anasının babasının elini öptüğünde çocukluğundan bu yana bu kadar güzel bir bayram geçirmediğini hissediyordu.

***
Aradan dört yıl geçti. Yine bir şeker bayramı günü bayram namazından çıktıktan sonra, dört yıl önce yaptığı gibi yine köy yolunu tutmuştu. Ancak bu sefer daha hazırlıklıydı. Önceden şekerleri, topları almış hatta küçük hediyeler hazırlamıştı. Küçük dostlarıyla buluşmayı onların mutluluklarını izlemeyi çok arzuluyordu.
Ancak yol boyunca bu sefer bir tane bile çocuk yoktu. Dört yıl önce buralarda oynayıp koşan en az 30, 35 çocuk vardı. Ama şimdi kimsecikler yoktu ortalıkta, şaşırmıştı. Az sonra karşıdan yürüyerek gelen birini görünce arabasını yolun kıyısını çekti. Çocukları soracaktı. Gelen kişi yaklaşınca yüzünde bir gülümseme belirdi. Bu gelen öz be öz dayısından başkası değildi. Dayısı da onu tanımıştı.
“Ooo… Dayıcım, selamun aleyküm.. Bayramın mübarek olsun.”
“Aleyküm selam. Ya hu sen Ali değil misin?”
“Ali’yim tabii.”
“Nerelerdesin?”
“İstanbul’dayım dayı, işte böyle bayramdan bayrama…”
Gülümseyerek dayısına sarıldı. Elini öptü. Hal hatır sordular birbirlerine. Eşinden çocuklarından bahsetti. Şehre kadar gitmeye niyetlenen dayısının “zahmet etme” ısrarlarına rağmen arabasına alıp sürdü şehre doğru. Gariptir, geçen sefer olduğu gibi be seferde bir sebepten dolayı şehre gidip gelmesi gerekecekti. Yolda dayanamayıp sordu.
“Dayı, üç beş sene önce burada mevsimlik işçiler olurdu. Etrafta da çocuklar olurdu hep, gelmiyorlar mı artık?”
“Geliyorlar tabii… Pamuğu kim toplayacak sonra.”
“Eee.. Ben kimseyi görmedim.”
“Eylülde gelirler. Daha ağustosun ortasındayız be oğlum”
O an anladı. Doğru ya! Bayramlar bir önceki yıldan on gün önce olurdu. Dört yıl önce bayram eylül sonundaydı. Şimdi ise bayram ağustosa geliyordu, ortada ne toplanacak pamuk vardı ne de pamuğu toplayacak işçiler, haliyle çocuklarda ortalıkta yoktu. Saflığına kendisi de güldü. Neredeydi şimdi acaba o çocuklar?
“Niye sordun?”
“Hiç öylesine sordum işte…
Sonra arabanın arka koltuğuna koymuş olduğu şekerlere, oyuncaklara, toplara dönüp baktı. Aklına bir şey gelmişti. Dayısına döndü:
Torun var değil mi dayı?”
“Olmaz mı, istemediğin kadar.”
“İyi… Çocukları sevindirelim o zaman.”

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum