Tiyatro – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.14 MEHMET AKİF KONUŞUYOR http://edebice.net/2013/05/11/mehmet-akif-konusuyor/ http://edebice.net/2013/05/11/mehmet-akif-konusuyor/#respond Sat, 11 May 2013 10:43:11 +0000 http://edebice.net/2013/05/11/mehmet-akif-konusuyor/ MEHMET AKİF KONUŞUYOR 12 Mart İstiklâl marşının Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma gününde gösterilebilecek, tek kişilik bir gösteri.   Merhaba ey yârenler, ey ahâli-i İslam, Ben Akif, Mehmet Akif…

MEHMET AKİF KONUŞUYOR yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
MEHMET AKİF KONUŞUYOR

12 Mart İstiklâl marşının Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma gününde gösterilebilecek, tek kişilik bir gösteri.

 

Merhaba ey yârenler, ey ahâli-i İslam, Ben Akif, Mehmet Akif… İpekli Tahir Efendi’nin oğlu. Hani şu İstiklâl Marşı’nın şairi. Oradan tanırsınız belki. “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin İstiklâl!” deyişimden bilirsiniz. Bir yerlerden kulağınıza çalınmıştır adım. Kim bilir belki de bilmiyorsunuzdur. Bilinmek güzel şey beşer için; tanınmak, güzel anılmak… Sakın yanlış anlamayın, derdim beni güzel hatırlayın, beni yaşatın demek değil, zinhar, bilen bilir ben böyle bir adam değilim.

Kendim için hiçbir şey istemedim şu fani âlemde. Kavgam hep milletim, din-i İslam içindi. Devlet yaşasın, millet yaşasın, batıl zail olsun, cahiliye kahrolsundu bu fakirin tek gâyesi… Ömrünü, varını yoğunu millet yoluna, Hak yoluna, hakikât yoluna adamış bir adam nasıl olur adım yaşasın, şuraya buraya ismim verilsin der. Demem, demedim. Dünya malına da, şana şöhrete, de zerrece kıymet vermedim. Eğer beni tanıyacaksanız doğru tanıyın, anlatacaksanız da doğru anlatın. Eğer varsa üzerinizde küçücük bir hakkım Allah için doğruyu anlatın. Tıpkı şimdi size anlatacağım gibi:

Ben Akif, Mehmet Akif, İstanbul Fatih’te doğmuşum. 1873’tür tevellütüm. Babam İpekli Tahir Efendi, Temiz Tahir de derler. Nurettin Ağa’nın oğlu. Annem Emine Şerife hanım, babası Buharalı Mehmet Efendi. Babam “Ragif” koymuş aslında adımı, doğum tarihimi gösterdiği için. Bu isim pek bilinmiyordu ve tutulmuyordu da semtimizde. Babam ölünce arkadaşlarım ve annem bana “Âkif” diye seslenmeye başladılar. “İbadet eden”  anlamında, kul olduğumu bu vesileyle de hiç unutmadım çok şükür. Babam 1888’de ölünce evin tüm yükü benim sırtıma bindi. Neylersin hayat zor, bir an önce mülkiyeyi bitirip maaşa geçmek elzem, işte o sıralarda Allah’ın bir lûtfu mudur bilmem, “Mülkiye Baytar Mektebi” diye bir mektep açıldı, buradan çıkanlara da hemen iş verilecektir denildi. Bizde birkaç arkadaş mülkiyeyi terk ederek bu okula girdik. Yoksa Baytar olmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Okulu bitirir bitirmez, memuriyete başladım, ekmek paramı kazandım, ailemi muhtaç etmedim ele güne. İstanbul’da görev yapmadım sadece, Anadolu’da, Rumeli’de, Arnavutluk’ta, Arabistan’da bulundum. Çok gezdim, her gittiğim yerde şanı yere düşmüş milleti, milletin boğazına sarılmış her illet ve zilleti gördüm. Koca Osmanlı’nın çöküşüne, İslam’ın hurafelerle boğazına kadar batışına şahit oldum. Haykırdım dilim döndüğünce:

“Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da

Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda

 

Bırakın matemi yahu, bırakın feryadı;

Ağlamak faide verseydi babam kalkardı!

Göz yaşından ne çıkarmış, neye ter dökmediniz?

Bari müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.

Ye’se hiç düşmiyecek zerrece imanı olan;

Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman

 

Hem ağladım, hem söyledim. Yüreğim parçalana parçalana, içim ezile ezile söyledim. Balkan faciasını gördü bu gözler. Birinci Cihan harbine şahit oldu bu ayaklar, bu beden. Çanakkale’de şahit olduklarım İslam’ın kimlerin elinde dirileceğini, kimlerin gücüyle yaşatılacağını gösterdi bana. Şimdi siz her 18 Mart’ta okuyorsunuz ya hani “Çanakkale geçilmez” demek için. İşte o şiiri ben yazmadım, sizin her türlü kuru övgünüzü değersiz bir süs eşyası gibi üzerlerine yağdırdığınız Mehmetçikler yazdı, ben sadece kağıda nakşettim:

 

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât, 
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât… 
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, 
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

dedim, Bedrin Arslanlarına, kahraman Mehmetçiğe. Ama ne çare, Çanakkale’de yazılan destan yetmedi Ümmet-i Muhammet’in, milletimin perişan olmamasına. Son vatan parçasını ele geçirmek için bir sürü sırtlan kümesi, medeni yamyamlar. Her yer İşgal edilmiş, yurdun asıl sahipleri, işgalcilere el açar olmuş:

 Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan

Kimi olmuş balo vermek için a’lâ meydan

Vuruyor bando şu karşımda duran minberde;

O, sizin secdeye baş koyduğunuz mermerde

Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;

İşveler, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!

Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu…

Eski sahipleri mülkün kapamışlar da yolu

El açıp yalvarıyorlar yeni sahiplerine!

 

Bu düşkünlüğü, bu rezillikleri gördükçe yüreğim yandı, içim kanağladı. Kendimi dar attım Anadolu’ya. Kemal Paşa’nın onurlu İstiklâl mücadelesine iltihak ettim. Milleti Hak yoluna, hakikat yoluna çağırdım. Kastamonu’da, Balıkesir’de Ümmet-i Muhammet’i Türk milletinin ölüm kalım savaşına davet ettim. Miskinlikten uyuşukluktan, nemelazımcılıktan kurtarmaya, Allah için kımıldanmaya çağırdım ve şöyle dedim:

 

-Allah’a dayandım! Diye sen çıkma yataktan…

Mana-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdân!

Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid.

Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atalet”

Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhidi sönerdi

Kur’an duramaz, nezd-i İlahi’ye dönerdi.

“Dünya koşuyor” söz mü, beraber koşacaktın

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın.

Mademki uyandın o medîd uykularından

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa kımıldan.

Hamdolsun bu millet son vatan parçasını savunmasını bildi ve bizim kendisine olan güvenimizi boşa çıkarmadı. Bugün üzerinde yaşadığınız bu toprak parçasına “alalade bir toprak parçası” demeyesin sakın. Bu topraklara iyi bak, her zerresinde atalarının kanı, onların canı ve het türlü yoksulluğa başkaldıran imkânı var.  Adımdan nasıl eminsem, bundan da öyle eminim.

 

Benim milletime armağan ettiğim ve sizlerinde beni büyük ölçüde bu mısralardan tanıdığınız İstiklâl Marşı da işte böyle fecayi dolu, böylesine buhranlı günlerin hatırasıdır bana. Ama görüyorum ki, benim bu şiiri 10 gün gibi bir zaman dilinde yazıp şiir komisyonuna yolladığım yazıp çiziliyor sağda solda. Bilmez misiniz ki, bu şiirin ilhamı ta Balkanlar’dan,  Çanakkale’den, Yemen’den, Sarıkamış’tan gelir. Bu şiirin yüzlerce yıldır İslam’a bayraktarlık yapmış bir milletin küllerinden yeniden doğuşuna olan sonsuz ümid ve Allah’a olan imandan gelir. Yoksa değil on gün, on yıllar da geçse “Kahraman ordumuza” ithaf edilecek bir şiir kolay kolay yazılamaz. Burası da böyle biline.

 

Doğru tanıyın beni, dosdoğru anlatın. Benim adım, Âkif. Mehmet Âkif… Cumhuriyet’ten sonra “Ersoy” oldu diğer adım. Adımıza “Ersoy”u eklesek de “soy”umuz etrafında çokça konuşuldu. Hatta “İstiklâl marşını bir Türk’ün yazamamasından hicap duyanlar” oldu. Arnavut olduğum yüksek sesle dillendirildi. Bu utanmazlar hiç mi korkmazlar Allah’tan. Bu kadar mı yoksunlar insaftan. Bu milleti canından çok seven bir Âkif’e bu haksızlığı neden yaparlar? Üstünlük soyda mı yoksa huyda mıdır? Vatanımıza, milletimize bağlılığımızı ifade etmek bile bana ağır geliyorken, Türklüğümü ispata acaba validemizin bir Özbek Türkü oluşu da mı kâfi gelmemektedir?

 

Cumhuriyete küstü de Mısır’a gitti dediniz. Şapka giymemek için kaçtı dediniz? Daha bilmem ne haltlar yediniz.  Böyle mi olmalıydı ya? Adım adım takip ettirdiniz, peşime polis hafiyeleri taktınız. Beni Mısır’a gitmeye mecbur edip sonra da kaçtı demekten nasıl utanmadınız? Ne yobazlığımız kaldı, ne de gericiliğimiz. Oysa bilmez mi bu ilerici tayfası Akif kimdir:

 

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! … 
-Boğamazsın ki! 
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım. 
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. 

 

 

Dememiş miydim her defasında. Bir Âkif’e çok gördünüz vatanı. Şimdi kalkıp 12 Mart’larda okursunuz adımı. Methimi söylersiniz. Şunu bilesiniz ki, gelip geçici dünyanın nimetlerine hiçbir zaman tapmadım, kıymet vermedim. Hayatımı devam ettirecek, çoluk çocuğumun rızkını sağlayacak kadar kazancı bulduğumda şükrettim Allah’a. Fazlasını aramadım hiçbir vakit. Ama duyuyorum ki, yoksulluğumu bile dilinize dolamışsınız. “Paltosu bile olmayan Akif, Millî marş yazma yarışmasından kazandığı 500 lirayı bağışladı” diyerek güya beni övüyorsunuz. Size ne paltomdan, anlatacak başka şey bulamadınız mı? Yoksulluğum, ne diye mevzu yapılıyor ki, ben asla varlıklı olmayı istemedim. İsteseydim, pekâla şakşakçılık yaparak, haksızlıkları görmezden gelerek varlıklı olurdum. Benim varlığım, fikirlerimdir. Bana kıymet verecekseniz beni anlayarak, şiirlerimde defalarca haykırdığım cehaleti, geriliği yok ederek, gerçek İslam’ı yaşayarak kıymet verin. Beni Cumhuriyet karşıtı, yenilik düşmanı olarak göstermekten artık vazgeçin. Mısır’da 11 yıl kaldım ama inanın 11 saat daha kalamazdım. Size halisane bir fikrimi söyleyeyim mi, İnsanlık da, özgürlük de, milliyetçilik de, Müslümanlık da Türkiye’dedir. Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin, demiştim bir mektubumda. İşte şimdi sizlere de açık ediyorum. Ben yurdumu da cumhuriyeti de çok seviyorum. Asıl zoruma giden de, bunu bu şekilde ispata mecbur bırakılmamdır.

Ey günümüzün Türkiye’si, ya şimdi ne haldesiniz? Kanla kazanılan toprakları nasıl muhafaza ediyorsunuz? Özgürlüğünüzün kıymetini biliyor musunuz? Yoksa Bilge Kağan’ın yüzlerce yıl ötelerden haykırdığı gibi açken tokluğun ne olduğunu tokken de açlığı unutuyor musunuz? Gevşeklik ve unutkanlık hastalığından kurtulamadınız mı hâlâ? Ya kadir kıymet bilirlik, ahde vefâ, hâlâ kitabınızda saklı mı? Yoksa vefa sadece bir semt adı olarak mı kaldı? Ah ah, bir yavrucağım vardı, adı Emin. Türk milletine emanet etmiştim giderken. Aç perişan, ser sefil bir halde Tophane’de bir kamyon kasasında 1966’da öldüğünü de hatırlayanınız var mıdır ki?

Allah’a şükürler olsun son nefesimi vatanımda vermek nasip oldu 936 Aralık’ının 27’sinde… Fani âlemden Bakî âleme rücu ettim. 63 yıllık ömrümde çok şey yaşadım, çok şey gördüm. Her türlü acıyı da yaşadım, beşeri âlemde tadılabilecek birçok zevki de her fani gibi tattım. Ama zevklerin en büyüğü şüphesiz ki vatanımda özgürce yaşamak, sonsuza dek mavi gökyüzünde dalgalanacak olan bayrağımın altında mahşeri beklemektir. Özgürlükten daha kıymetli bir varlık daha tasavvur edemedim

Ben Mehmet Âkif, İpekli Tahir’in oğlu.  İyi belleyin bu söylediklerimi, dosdoğru anlatın. Beni yalan yanlış yargılamayın. Milletini çok seviyordu, varsa her şeyini onun için feda etti deyin. Ne bileyim işte ille bir şey söyleyecekseniz bunları söyleyin. Ne bir eksik ne bir fazla… Ha bir de son söz olarak dua niyetine şunu söyleyin:

“Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırtmasın!”

Yaşar Vural

MEHMET AKİF KONUŞUYOR yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/05/11/mehmet-akif-konusuyor/feed/ 0
VI VI VI PADİŞAHIM ÇOK YAŞA KOM http://edebice.net/2013/04/27/vi-vi-vi-padisahim-cok-yasa-kom/ http://edebice.net/2013/04/27/vi-vi-vi-padisahim-cok-yasa-kom/#respond Sat, 27 Apr 2013 03:42:16 +0000 http://edebice.net/2013/04/27/vi-vi-vi-padisahim-cok-yasa-kom/ VI VI VIPADİŞAHIM ÇOK YAŞA KOM I. BÖLÜM ( Ceddin deden parçası çalmaktadır. Padişah önde vezir arkada sahneye çıkarlar. Sahnede volta atarlar. Padişah oldukça endişelidir. Müzik yavaş yavaş kesilir.) PADİŞAH:

VI VI VI PADİŞAHIM ÇOK YAŞA KOM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
VI VI VIPADİŞAHIM ÇOK YAŞA KOM

I. BÖLÜM

( Ceddin deden parçası çalmaktadır. Padişah önde vezir arkada sahneye çıkarlar. Sahnede volta atarlar. Padişah oldukça endişelidir. Müzik yavaş yavaş kesilir.)

PADİŞAH: Bre mendeburlar, bre memalik düşmanları, bre azgınlar. Bu ne densülüktür yahu. Siz nasıl kazan kaldırırsınız? Hele bi daha de bakayım vezir, bu asiler ne ister?

VEZİR: Devletlü padişahımız, zatınız pek kederlendiniz. Kızgınlığa hacet yoktur efendimiz.

PADİŞAH: Bu azgınlığa nasıl kızgınlık olmaz vezir! Sen de benden yana mısın, domuzdan yana mı?

VEZİR: Estağfirullah efendimiz. Bu bir avuç asi için özünüzü kedere boğmayınız demek istemiştim. Maazallah, tansiyonunuz yükselirse hekimbaşı da raporlu. Sağlığınızı düşünürüm efendimiz.

PADİŞAH: Kısa kes! Ne der bu fitne fesat yuvası, yine ne isterler?

VEZİR: Efendimiz, devletlü padişahlarından maaşlarına zam talep ederler. Bu yeniçeriler aldıkları 100 mecidiye maaşla geçinmenin müşkül olduğunu söylerler.

PADİŞAH: Hazinede para vardı da biz mi yedik? 100 mecidiye neyine yetmez bu çulsuzların.

VEZİR: Efendimiz, hazinemiz yeniçerilere zam yapmaya el vermiyor. İMF’ye gönderdiğimiz “iyi niyetlerimizi bildiririz” mektubuna da cevap alamadık. Avrupa Birliği’nin eşiğindeki devletimiz yeniçerilerin istediğini yerine getirmezse müzakereler askıya alınabilir.

PADİŞAH: Biz bu birlik yokken Avrupa’nın içindeydik vezir. Neyse maaşlarını 110 mecidiyeye çıkarın şu asilerin.

VEZİR: Hünkarım bunlar 110 mecidiyeye razı olacak gibi görünmüyorlar.

PADİŞAH: Bre soyguncular, daha ne isterler?

VEZİR: Şyle efendim, yeniçeriler sefere artık at üstünde çıkmak istemezler, kendilerine özel tayyare bileti tahsis edilmesini talep ederler. Ayrıca Galatasaray maçlarının kombine biletini, milli piyango yılbaşı tam biletini, anodolu hisarı konser biletini bir de İETT otobüs biletini isterler. Yine bu asiler İstanbul- Viyana seferini 9.15 ekspresiyle yapmak dilerler hünkârım.

PADİŞAH: Kes, kes, kes!… kızdırma benim kafamı. Senin de biletini keserim onların da… vermiyorum yahu, gitsinler haklarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arasınlar.

VEZİR: Emredersiniz hünkârım.

 

II. BÖLÜM

(Sahneye önce Mihrimah Sultan çıkar. Dadısını çağırır.)

M. SULTAN: Dadı, dadı nerdesin? Sana yeni havadislerim var. Dadı, dadı, hu hu…

DADI: Duy kıj, patlama! Şalonun ortaşında avajın çıktığı kadar ne bağırıyon?

M.SULTAN: Tüm mağazalarda mevsim sonu indirim başlamış. Gima’da herşey yarı fiyatına. (Elindeki gazeteyi göstererek) Bak arap sabunu bile!

DADI: Kıj ne diyon sen. Niye öjellikle arap şabununun lakırdısını ediyon. Bu Gima’da bajka biyşey şatılmıyor mu?

M. SULTAN: Aaa… Alınma dadıcığım.

DADI: alınyım tabi. Biyaj koyu tenliyim diye… şen kendine bak.

M. SULTAN: Tamam kızma dadıcığım. Sen onu bunu bırak da babamın bugünlerdeki haline ne diyorsun?

DADI: Allah jevâl vermesin, ne varmış halinde?

M. SULTAN: Daha ne olsun dadı. Oraya gitme, onu alma, şunu yapma. Ünlüler çiftliğindeki ünsüzler gibi evde hapis kaldık. Bak dip boyam geldi, kuaföre gidemiyorum. Ojem bitti. Manikürüm geldi, güzellik salonuna gidemiyorum.

DADI: Kjım, benim güjelliğim bana yetiyor. Şen kendine bak.

M. SULTAN: Iyy dadı, sana da laf anlatılmıyor. Senin güzelliğini bilmeyen mi var. Onu bunu boş ver de seninle bi Göksu’ya kadar gidelim.

DADI: Çen çen çen ötüp durma başımda kıjım be! Gideceksek çabk gidelim. Akşam Kurtlar Vadisi’ne yetişmem lajım.

 

III. BÖLÜM

 

(Padişah sahneye önce gelir. Yine kızgındır. )

PADİŞAH: Laptopumu getir vezir.

VEZİR: ( Telaşlı şekilde içeri girer.) Buyurun hünkârım. küçük sehzâdeniz araba yarışı oynamış. bu sebeple aletin şarjı azdır.

PADİŞAH: Defaatle söyledim Hanım Sultan’a şu velede sahip ol diye. Neyse vezir bak bakalım borsa inmiş mi, hisse senetleri ne durumda. avro, dolar Osmanlı akçesi karşısında dğer kaybetmiş mi?

VEZİR: Baş üstüne hünkârımız.

PADİŞAH: Şu elektronik posta adresimize de bir bak bakalım, Devlet-i alî Osmanî’yemektup var mı?

VEZİR: Vı. vı. vı. padişahım çok yaşa nokta kom.

PADİŞAH: Ne oldu, ne çıktı?

VEZİR: Rutin gelişmeler efendim.

PADİŞAH: Vezir, rutini putini anlamam ben. Anlayacağım şekilde söyle.

VEZİR: Eektronik postanıza bir name gelmiş devletlü efendimiz.

PADİŞAH: Aç oku bakalım ne yazıyor.

VEZİR: Devlet-i Hümayun’un aziz hakanına. devletlü padişahımızın nazar-ı dikkatine arz olunur. kerimeniz Mihrimah Sultan ve Arap Kadın zapt olunarak kendileri yeniçeri kullarınızın zoraki mihmanı olmuşlardır. Devlet-i Alî Osmani’nin zuhur-ı istikbâli içün yeniçeri kullarınızın zat-ı şahanelerinizden taleplerini acilen kabul eyleyiniz.

PADİŞAH: Heyt, Benim haremimden cariye kaçırmak kimin haddine. bunu yapanlar tiz buluna, kellesi anda vurula!

(Vezir korkuyla dışarı çıkar. kısa bir sessizlik olur. Padişah sahnede yalnız kalmıştır.)

PADİŞAH: Memleketin her bir yanı, soyguncu, vurguncu, arsız, hırsız, kapkaççı, yankesiciyle dolmuş. Anlaşılan o ki, Memleket-i Osmanî’de huzur kalmamış. Halkının huzurunu sağlayamayan görüldüğü gibi kendi huzurunu da sağlayamaz. Padişahın kızını kaçırmaya cür’et edenler yarın padişahı da kaçırır. Ben padişahlıktan istifa ediyorum. Bre sümsük vezir hem benim hem de kendinin istifa dilekçesini hazırla.

 

BİTTİ

 

 

VI VI VI PADİŞAHIM ÇOK YAŞA KOM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/27/vi-vi-vi-padisahim-cok-yasa-kom/feed/ 0
MUCİT MACİT http://edebice.net/2013/04/27/mucit-macit/ http://edebice.net/2013/04/27/mucit-macit/#respond Sat, 27 Apr 2013 03:41:45 +0000 http://edebice.net/2013/04/27/mucit-macit/ MUCİT MACİT   MACİT– Merhaba… Ben Macit. Ama arkadaşlar “Mucit Macit” derler bana. Sormayın… Bir haftadan beri herkes bana aynı soruyu soruyor: “Macit sınavın nasıl geçti?”, “Macit sorular zor muydu?”,

MUCİT MACİT yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
MUCİT MACİT

 

MACİT– Merhaba… Ben Macit. Ama arkadaşlar “Mucit Macit” derler bana. Sormayın… Bir haftadan beri herkes bana aynı soruyu soruyor: “Macit sınavın nasıl geçti?”, “Macit sorular zor muydu?”, “Macit bu sene sınavı kazanıyor musun?” Macit, Macit… Sınav, sınav… Yeter, bıktım artık! OKS bitti ama sorular bitmek bilmiyor. Meraklı bir toplumuz vesselam.

Ben de çok meraklıyım. Övünmek gibi olmasın pek çok orijinal buluşum da var. Bu yüzden arkadaşlarım “Mucit Macit” der bana. Herkes tutturmuş bir sınav… yıllardır buluş yapıyorum. Kimse, ama hiç kimse bana “Oğlum bugünkü buluşun ne?”, “Yine neyi icat ettin” diye sormuyor. Varsa yoksa sınav… Ben onlar için neler neler icat edeyim, onların sorduğu soruya bak! “Sınavın nasıl geçti?”

ALİ- oğlum Mucit, kiminle konuşuyorsun? Sınav mınav diyordun. Hâlâ atamadın mı sınav stresini üzerinden?

MACİT– Ne sınav stresi oğlum, sınav sonrası stresi bastı beni. Sorular, sorular… Bıktım artık. Bak sana son icadımı göstereyim.

ALİ- Oğlum yine mi? Göster bakalım.

MACİT– (Cebinden eldiveni çıkararak) Bak!

ALİ– Ee, ne var bunda? Eldiveni mi icat ettin oğlum?

MACİT– İyi bak, sıradan bir eldiven değil bu! Bak, bu parmak ucunda bir fermuar var.

ALİ– Ne işe yarar ki bu?

MACİT- Hava soğuk, ellerin donuyor. (Macit o sırada eldiveni takar) O sırada cep telefonun çaldı. Eldiveni çıkarmana gerek yok. Hoop fermuarı açıyorsun, tak basıyorsun tuşa. Nasıl ama?

ALİ- Sen bir dehasın oğlum.

MACİT– Ya sen de olmasan kimsenin benim icatlarımı dikkate aldığı yok. Anam, babam bile.

ALİ- Ha sahi, senin bir yerli otomobil projen vardı, noldu?

MACİT– Devam ediyor abi. Bak şimdi (Elini arkadaşının omzuna atar, ufka bakarlar) Hayal et. Bir araba… Ülkemizin özel ihtiyaçlarına cevap veren bir araba. Tavana yerleştirilmiş, silecek yerine cam silen çocuklar. İş imkanı hesabı.

ALİ- Çok güzel.

MACİT– Bitmedi. Arkada otomatik taraftar bayrağı, bir düğmeyle fırlıyor. Çocukların parmağı sıkışmasın diye camlarda parmak oyuğu. Sonra arka ayna…

ALİ- O neden?

MACİT– Geri vitesi kullanırken önü gösterir. Motordan gelen tıkırtıları dinlemek için vokmen, tamponu koruyan ikinci tampon, otomatik uydu anten…

ALİ- Dur oğlum dur! Uçtun yine.

MACİT– Bak, bu arabalarla ilgili çok projem var benim. Mesela, paralı yollardaki gişelerden ucuza geçmek için “Motosiklete dönüşen otomobil”. Nasıl?

ALİ- Nasıl?

MACİT- Oğlum, gişeye yaklaşınca araba ikiye bölünüp, yarısı üste geçecek. Böylece ortaya iki tekerlekli motosiklet görünümlü araba çıkacak.

ALİ- Bir de tampon projen vardı senin.

MACİT- O, süper oğlum. Arkadan bir darbe mi aldın? Araba tekerlekler üzerinde yükseliyor ve raylı bir sistem oluşuyor. Arkadan gelen darbeyi aynen öndeki arabaya iletiyor ve seni devreden çıkarıyor.

ALİ– Süper oğlum.

MACİT- Ama yaranılmıyor ki… Bunların hepsini babam için düşündüm. Ama onun tek bildiği sınav. Ciddiye almıyor beni. Hele bir “Bol silecekli otomobil” projem var ki…

ALİ– O ne lan?

MACİT– Şimdi yağmur yağdığında ne oluyor?

ALİ– Ne oluyor?

MACİT- (İkisi birden silecek hareketi yaparak) Silecekler devreye giriyor.

ALİ- Camlar siliniyor.

MACİT– Afferin. Arabanın her yerine o sileceklerden takarsan ne olur?

ALİ– Arabanın her yeri temizlenir.

MACİT– Afferin len! Bütün insanlığın benle gurur duyması lazım oğlum. Bak bir liste yaptım.

ALİ– Ne listesi?

MACİT– Bugüne kadar yaptığım buluşların bir listesi.

ALİ- Ver bakayım. Ayıkla pirincin taşını projesi.

MACİT- Annem çok beğendi. Robot bir monte ettim. (Parmakların oynatarak) Otomatik temizliyor lan.

ALİ– Poşet sıkma makineli çay bardağı projesi…

MACİT– hem şekeri karıştıran, hem suyu kaynatan poşet sıkan çay bardağı.

ALİ- “Şerit metreli futbol topu” projesi.

MACİT- Ceza atışlarındaki baraj mesafesini hassas olarak ölçmeye yarayan top.

ALİ- Soba projesi.

MACİT- Üzerinde tencere, tava, çaydanlık, cezve, icabında kestane… Altında kedi ranzası. Borudan bir ince boru iner ve kurumlardan kurum kalemi yapılır. Kurumlar bir filtreden süzülür ve sıcak havayla evin annesi saçlarına fön çeker.

ALİ- “Umumi tarak projesi”

MACİT– Yürürken saçlar otomatik olarak taranır. Vakit kaybını önler.

ALİ- Bu yarım kubbe şemsiyeleri ne oluyor?

MACİT– Hem tek tek hem de birlikte yürüme imkanı sağlayan yarım kubbe şemsiyeleridir.

ALİ– peki, iki kulplu şemsiye?

MACİT– Ha, o mu? Karı koca kavga etmesin diye. Yolda yürürken biri bir ucundan, diğeri de öbür ucundan tutsun diye.

ALİ- Macit, ya yürüyüş pistli yatak ne

MACİT– O mu? Uyurgezerler için. Bir yerlerini kırmasınlar diye.

ALİ- Çok fonksiyonlu pabuç.

MACİT- Her bir yeri fermuarlı ve bu fermuarları açtıkça çizmeden bot, bottan ayakkabı, ayakkabıdan sandalet, sandaletten terlik oluyor.

ALİ- Hamarat bisikleti projesi nedir?

MACİT– Pedal çevirirken dikiş dikme imkanı da sağlar.

ALİ- Harikasın oğlum, sen bu akılla fazla yaşamazsın.

MACİT– Sağol be, iyi moral veriyorsun.

ALİ- Oğlum, bu buluşlar süper, ama bazıları pek işe yaramaz gibi geldi bana. Lüzumsuz sanki, gereksiz yani. Kusura bakma ama biraz fazla uçmuşsun. Kafanı boş şeylerle meşgul diyorsun.

MACİT– Ne diyorsun sen be! Biraz önce ağzın açık dinliyordun. Kıskandın demi. Senin kafa basmıyor diye.

ALİ- Ne kıskanacağım oğlum.

(İtişmeye başlarlar.)

ALİ– Çatlak profesör.

MACİT– İnek arabası

ALİ- Lüzumsuz işler müdürü

MACİT– Dur kaçma.

(Ali sahneden ayrılır)

MACİT- Çatlakmışım. Lüzumsuz işlerle uğraşıyormuşum. Yaptığım buluşlar işe yaramazmış. Bütün buluşların işe yaraması gerekiyor mu? Gerçekleşmesi mümkün görünmeyen bir fikrin, akılda küçük sıçrayışlar yaratması başlı başına yararlı bir şey olamaz mı? Bilimsel düşünce, biraz da olağanın dışına çıkan bu küçük sıçrayışların bir sonucu değil mi?

(Macit’in annesi içeriden seslenir)

ANNE– Maciiiit! Gene ne konuşuyorsun kendi kendine.

MACİT– Beynimle birlikte göçeceğim Amerika’ya. Çünkü bu memlekette beni, en iyi yine ben anlıyorum. Yok OKS, yok ÖSS, yok KPSS. Pes, benim icatlarımı sınayacak bir sınav var mı acaba?

 

 

 

MUCİT MACİT yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/27/mucit-macit/feed/ 0
BİRİKMİŞ BONUS http://edebice.net/2013/04/27/birikmis-bonus/ http://edebice.net/2013/04/27/birikmis-bonus/#respond Sat, 27 Apr 2013 03:41:14 +0000 http://edebice.net/2013/04/27/birikmis-bonus/ BİRİKMİŞ BONUS   HASTA: Doktor, doktor, doktor yok mu bu hastahanede? Tarifsiz acılara gark oldum. Aman derdime bir çare doktor. Doktor: ooo Nejat Bey! Buyurun, hastanemize şeref verdiniz. Bu ne

BİRİKMİŞ BONUS yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
BİRİKMİŞ BONUS

 

HASTA: Doktor, doktor, doktor yok mu bu hastahanede? Tarifsiz acılara gark oldum. Aman derdime bir çare doktor.

Doktor: ooo Nejat Bey! Buyurun, hastanemize şeref verdiniz. Bu ne hal böyle Nejat bey?

HASTA: Doktor, doktor. Aman doktor. Izdırabımı bitiriniz doktor.

DOKTOR: İstirham ederim Nejat Bey, bu ne keder böyle? Sakin olunuz, anlatınız hele.

HASTA: Sırma gibi saçlarım, badem gibi gözlerim, keman gibi kaşlarım, nokta gibi ağzım, fidan gibi boyum var.

DOKTOR: Ne kadar güzel işte.

HASTA: Fekat doktor, heyhaaat! Ben ne bahtsızım ki, burnum, burnum doktor…

DOKTOR: Ne var burnunuzda Nejat Bey, söyleyiniz.

HASTA: Bu burun, benim gibi zerafet timsaline yakışıyor mu, doktor?

DOKTOR: Hıı, anlaşıldı. Siz hiç keder buyurmayınız Nejat Bey. Burnunuzun derhal çaresine bakılacaktır.

HASTA: Nasıl yani doktor? İstediğim gibi olacak mı?

DOKTOR: Evet, hokka gibi bir burnunuz olacak. Ancak biraz yontulması gerekiyor.

HASTA: Yontunuz, kesiniz, biçiniz doktor.

DOKTOR: Demek bu kadar çok istiyorsunuz.

HASTA: (Ufka bakarak söyler) evet, evet çok istiyorum.

II. BÖLÜM

(Doktor sahnede masasında oturmaktadır. Nejat Bey’in yüzü sargılar içinde, kolunda bir hemşireyle sahneye girer. Doktor ayağa kalkıp Nejat Bey’i karşılar.)

DOKTOR: Buyurunuz Nejat Bey.

HASTA: Ah çok heyecanlıyım doktor. Derhal sargıları nnaçın! Hokka gibi burnumla arama girmeyin doktor.

DOKTOR: ( Hastanın gözlerindeki sargıyı açar.)

HASTA: Nayır, nolamaz, göremiyorum doktor, göremiyorum. Kör oldum.

DOKTOR: Sakin olunuz. Telaş etmeyiniz. (burnundaki sargıyı açar)

HASTA: Nayır, nolamaz, burnum. Hala mendirek gibi! Eskisinden ne farkı var doktor?

DOKTOR:Bir dakika Nejat Bey!

HASTA: Nayır, nolamaz, kulaklarım!Duyamıyorum doktor!Duyamıyorum!Kulaklarıma ne yaptınız doktor? (Hemşirenin omuzlarından tutup sarsar.) Benim selvi boyumu da kısaltmışsınız.

DOKTOR: Eee!Yeter artık!

HASTA: Ben sadece burnumun ucu demiştim, siz neler yaptınız böyle?

DOKTOR:Nejat Bey, Nejat Bey! Birikmiş bonushastanefaturalarınız vardı, o bakımdan…

HASTA: Burnum, kulaklarım,gözlerim, boyum! Bu kadar mı bonus birikir doktooooor?!

Yaşar Vural

BİRİKMİŞ BONUS yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/27/birikmis-bonus/feed/ 0
BELEŞKART http://edebice.net/2013/04/27/beleskart/ http://edebice.net/2013/04/27/beleskart/#respond Sat, 27 Apr 2013 03:40:44 +0000 http://edebice.net/2013/04/27/beleskart/ Birçoğumuzun başını fena halde ağrıtan kredi kartları ve bu kartların bilinçsiz kullanıldığında ne gibi sonuçları olabileceğini ele alan bir skeç. 2005 yılında yazıp okulumuzda sene sonu gecesinde oynatmıştık.   BELEŞKART

BELEŞKART yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Birçoğumuzun başını fena halde ağrıtan kredi kartları ve bu kartların bilinçsiz kullanıldığında ne gibi sonuçları olabileceğini ele alan bir skeç. 2005 yılında yazıp okulumuzda sene sonu gecesinde oynatmıştık.

 

BELEŞKART

Köylü kıyafetli bir adam, söylene söylene sahneye girer.

KÖYLÜ: Ula şu böyük şeer de adamı amma yoruyo ha. Hele şurdan bi ayran içem de kendime gelem.(Ayrancıya doğru yönelir) Selamun eleyküm.

AYRANCI: Ve aleyküm selam. Buyrun.

KÖYLÜ: Ayranın tazedir?

AYRANCI: he, tazedir, ister misin?

 

 

KÖYLÜ: Hele ver bakalım, bizim oraların ayranına benzer mi?

(Ayranı alır, içer ve sonra)

KÖYLÜ: Kurban bu suyun içine ayran tozı mı kattın, bele gözel beyazlamış?

AYRANCI: Sen ne diyorsun dayı, buraların en meşhur ayranı bendedir.

KÖYLÜ: He, belli belli… ula kendisi gibi ayranı da bozuk bu şeerin. Borcumuz nedir lo?

AYRANCI: Kredi kartıynan mı ödeyeceksiniz yoksa peşin mi? Kredi kartıyla ödeme yaparsanız beş taksit yaparız.

KÖYLÜ: Gredi gartı nedir lo? Lo sen ne disen, ayranın da taksiti mi olır?

AYRANCI: Dayı artık her şey kredi kartıyla ve ödemelerde kolaylık olsun diye taksitle.

KÖYLÜ: Benim gredi gartım neyim yok. Al şu paranı da üstünü gredi gartsız taksit taksit ödersin.

( Oradan ayrılırkensöylene söylene yürür)

KÖYLÜ: La havle, herif bizimle eyi eğlendi. Bu şeerde herkes bi acayip yav. Ula çok sıkıştım, hele şurlarda bi helâ yok mıdır?

( Tuvalete girer gibi sahne dışına çıkar. Biraz bekler ve tuvalet bekçisi sahnenin girişindedir. Çıkarken tuvaleçi sorar)

TUVALETÇİ: Bi dakka hemşerim. Peşin mi ödeyeceksan yoksa taksitle mi?

KÖYLÜ: Lo nedirsen sen? Bu işn taksiti mi olr?

TUVALETÇİ: Yok hemşerim, peşin peşin yap, taksit taksit öde onun için yani. Eğer Beleşkart’ın varsa iki taksit daha yaparız. Bu sizin memnuniyetiniz için müessesemizin size bir hizmetidir.

KÖYLÜ: Peki, ben peşin peşin yapıp eski usul taksit taksit ödesem olmaz mı?

TUVALETÇİ: Olmaz!… Kredi kartsız taksit yapamayız.

KÖYLÜ: Hadi ordan benimle dalga mı geçisen? Lo bunun taksiti peşini mi olurmuş.(Parayı tuvaletçinin önüne atar ve söylenerek uzaklaşır)

KÖYLÜ: Hey Allah’ım, bu nedir yav. Ayrancı gredi gartı deyi, helacı gredi gartı deyi. Bu gredi gartı ne menem şeydir bele. Hele garnım acıktı şurdan bi simit alam da garnımın açlığını bastıram.

( Simitçiye doğru yönelir. Simitçi tuvaletçinin tam karşısındaki kapının önündedir.)

KÖYLÜ: Selamun eleyküm! Simitler gvrek mi gurban?

SİMİTÇİ: Hem gevrek, hem devrek bey amca.

KÖYLÜ: Vıyy, Devrek nedir lo? O da mı gredi gartıdır yoksam?

SİMİTÇİ: Yok bey amca. Simit ve bastonuyla meşhur yer.

KÖYLÜ: Hele ver bakak bi simit. Dediğin kadar var mıdır? ( Simiti alır) Kurban borcumuz nedir?

SİMİTÇİ: Elli yeni kuruş. Kredi kartına beş taksit yaparuz.

KÖYLÜ: Benim kartım neyim yok. Eski usul taksit yaparsın?

SİMİTÇİ: Yoook olmaz. Öyle yapamaruz.

KÖYLÜ: Hele al şu paranı da üstünü gredi gartıynan taksitle ödersin. Tövbe tövbe… anlaşıldı. Bu gredi gartı ekmek, su gibi ihtiyaçtır. Yav Devrek simitçi bu gredi gardı nerde satılıyor? Çok pahalı bişeydir?

SİMİTÇİ: Hayır bey amca parayla satılmaz. Bankaya müracaat et yeter.

KÖYLÜ: hele banka nerdedir?

SİMİTÇİ: Cumabank karşıdadır.

( simitçiden ayrılır. Banka sahnenin ortasındadır. Oraya yönelir)

KÖYLÜ: Selamın eleyküm.

MEMUR: Buyrun beyefendi.

KÖYLÜ: Vıy! Bana mı dediniz?

MEMUR: Evet buyrun.

KÖYLÜ: Şey… Sizin bir gartınız varmş, ondan bana da verirsiz?

MEMUR: Tabi beyefeni, yeter ki siz isteyin. ( kredi kartını hazırlar ve hemen verir) Buyrun efendim

KÖYLÜ: Şimdi bu gart ne işe yarayi? Yani bu para gibim gullanıyik öyle mi?

MEMUR: Evet beyefendi. Beleşkart’ı her ihtiyacınız için kullanabilirsiniz. Her şeyi satın alabilirsiniz.

KÖYLÜ: Şimdi bununla on baş tosun, davar, geçi neyin de verirler mi?

MEMUR: Satıcının bankayla anlaşmasına bağlı efendim.

KÖYLÜ: Eyi öyleyse. Bizim Abuzer Ağa da banka gibim adamdır vesselam. Bu garttan bizim Abuzer Ağa’da da var mıdır?

MEMUR: Cumabank’ın Beleşkart’ı Türkiye’nin her yerinde vardır efendim.

( sevinerek bankadan ayrılır, kendi kendine: )

KÖYLÜ: Sankim beşinci avradımı almış gib sevindim haa!

II. BÖLÜM

( Sahneden “bir yıl sonra” yazısı geçer. Arkadan kendim ettim kendim buldum türküsü duyulur. Sahneye iki jandarma arasında köylü ve önde bir haciz memuru çıkar. Sahnenin ortasına ilerleyip dururlar. Köylü öne doğru yaklaşarak seyirciye şu şiiri okur. )

KÖYLÜ:

Ne davar galdı ne duvar

Her işin sonunda akılsız baş var

Beleşkartnan alınca herşeyi beleş sandık

Nasılsa taksitle deyip taşıdık sandık sandık

Bir simidi beş taksitle yedik

Ayranı on taksitle içtik

Alış veriş delisi olduk ne bulduksa aldık

Var mı deyi heç düşünmedik, yoğu zaten görmedik.

Paramız yoğsa Beleşkart’ımız var dedik.

Bu işe sebep kim, kim kimden davacı?

Ah Beleşkart! Ocağıma diktin incir ağacı.

Ey millet, bu halım olsun size ibret.

Çok mal haramsız çok laf yalansız olmaz.

Yine meseldir ki, Akılsız eşek palansız olmaz.

(Bu şiirden sonra, köylü jandarmaların arasında sahneyi terkeder.)

 

BİTTİ

 

Yaşar Vural

BELEŞKART yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/27/beleskart/feed/ 0
ERKEKLERİN SESİ http://edebice.net/2013/04/27/erkeklerin-sesi/ http://edebice.net/2013/04/27/erkeklerin-sesi/#respond Sat, 27 Apr 2013 03:39:18 +0000 http://edebice.net/2013/04/27/erkeklerin-sesi/ Televizyonlarda Kadın programı istilasını eleştiren bir skeç.   ERKEKLERİN SESİ   SUNUCU: Değerli seyirciler, alışılmış kadın programlarının aksine bugün sizlere toplumun başka bir yarasından bahsedeceğiz. Biz şunu çok iyi anladık

ERKEKLERİN SESİ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Televizyonlarda Kadın programı istilasını eleştiren bir skeç.

 

ERKEKLERİN SESİ

 

SUNUCU: Değerli seyirciler, alışılmış kadın programlarının aksine bugün sizlere toplumun başka bir yarasından bahsedeceğiz. Biz şunu çok iyi anladık ki, toplumda ezilen sadece kadınlar değil. Kadınların hışmına uğrayan erkekler de var. İşte bunlardan dört tanesi şu an stüdyomuzda. Hoş geldiniz!

ERKEKLERDEN BİRİ: Hoş gelmeyi çok isterdik ama durumumuz çok nahoş.

SUNUCU: Neden böyle söylediniz?

ERKEK: Efendim ben söylemesem bile şu halimi gören , durumu gayet iyi anlar.

SEYİRCİ: Yuh ulan size! Erkekleri madara ettiniz aleme!

 

 

(Bunu söyleyen adamın yanında karısı oturmaktadır. Karısı , kocasından çok korkan ve mağdur bir kadındır.)

SUNUCU: Anlaşılan epeyce hırpalanmışsınız.Kavga mı ettiniz?

MAĞDUR: Aslında kavga sayılmaz.

SUNUCU: Neden efendim, kavga etmeyen insan nasıl bu hale gelir?

MAĞDUR: Şöyle efendim: Kavgada iki taraf da vurur. Bizim vakada karım vurdu ben kaçtım, ben kaçtım karım vurdu. En sonunda bu hale geldim.

SUNUCU: Sevgili izleyiciler, şu telefonumuzun diğer ucunda mağdurun eşi Döndü Karıncaezmez var.Alo, Döndü Hanım, eşinize ne yaptınız böyle? Kocanızın dedikleri doğru mu?

DÖNDÜ: Doğru, doğru ama eksiği var. Bacağını ben kırmadım efendim, yalan söylüyor.Ocakta yemeği unutmuş, böreği yakmış. Sonra biz konken oynarken arkadaşlarıma iyi hizmet edemedi. Beni rezil rüsva etti. Bunları neden yapamadığını sorunca bana kızmaya kalktı. Onun ne haddine karşımda sesini yükseltmek. Merdaneyi kaptığım gibi peşine düştüm. O arada benden kaçarken merdivenlerden yuvarlanmış. Gitsin merdivenlerden davacı olsun, benden değil.

SUNUCU: Yani siz kırmadığınızı iddia ediyorsunuz.

DÖNDÜ: Ne münasebet efendim. ben o kadar beceriksiz miyim? Ben o kadarla bırakmazdım. Şayet ben yapsaydım, oraya geleceksağlam kemik bulamazdı.

SUNUCU:Muhterem Bey, buradan da anlaşılıyor ki bu kadarla kurtardığınıza şükretmelisiniz.

MAĞDUR: Ediyom, ediyom ve bi daha o eve gitmek istemiyom. Bohçamı kaptığım gibi anamın evine gidiyom. Yetti gayrı.

DÖNDÜ: Hadi ordan sümsük. Sen gidemezsin. Ancak benkovarım, bir daha gelme bu eve.

(Seyirciler Döndü Hanım’ı alkışlar ve bravo sesleri yükselir. Bu arada seyirciler arasında kocasının yanında oturan kadıncağız da alkışlamak ister. Ancak kocasının sert tepkisi ile karşılaşır.)

SUNUCU: Muhterem Bey hala yaşadığına şükretsin diyerek sözü diğer mağdurumuza verelim. Mülayim Bey, ismiyle müsemma bir kişiye benziyorsunuz. Ancak durumunuz mülayimliğinizden oldukça şikayetçi olsa gerek.

MÜLAYİM BEY: Sürüm sürüm sürünsün. Boynu altında kalsın inşallah. Anan olacak o cadalozla konuşurken kontörün bitsin inşallah. Bonus kartın world kartın, cart kartın, curt kartın faizi çok gelsin de faizleri başını yesin. Allah sana Semra Hamın gibi kaynana versin de benim anamı arar ol emi?

SUNUCU: Mülayim Bey, Mülayim Bey. Ne oldu mülayimliğinize. Bu ne hiddet, bu ne şiddet?

MÜLAYİM BEY: Ömrümü verdim ben ona. Saçımı süpürge ettim. Aslan gibi iki evlat büyüttüm. Bir dediğini iki etmedim. (Burada ağlamaya başlar.) Beni kapı dışarı etti. Bu benim gibi bir adama yapılır mı? Ellerimle yedirdim içirdim. Kuş sütü ile besledim onu.

SUNUCU: Sevgili seyirciler. Hattımızın diğer ucunda bir izleyicimiz var. Alo…

İZLEYİCİ: Aloooo! Yasemin Hanım. O adam kırmalarını niye çıkarttınız oraya? Kılıbıklık ne zamandan beri mağduriyet oldu? Söyleyin oradaki kılıbıklara, elalem içinde erkeğim diye dolaşmasınlar. Şov yapmayın erkek bozuntuları. Tüm Türkiye’nin önünde karılar gibi ağlayıp sızlamayın. Bütün feministler dört köşe olmuş sizi izliyor, pısırık kekler. Yasemin Hanım, feministlere pirim yaptırmayın.

SUNUCU: Beyefendi, bizim kimseyi yücelttiğimiz falan yok. Lütfen Türkiye’nin gözleri önünde feministleri tahrik etmeyin.

İZLEYİCİ: Ya siz maçoların tahrik edilmesine izin veriyorsunuz ya! Erkekliğin bütün şerefini oradaki kılıbık, pısırıklar yüzünden ayaklar altına aldınız be! Yazıklar olsun ya! Bu memlekette maçoların hakkını savunacak kimse yo mu kardeşim!

(Stüdyodaki maço ayağa kalkar.)

MAÇO: Var kardeşim, Allah’ın izniyle dimdik ayaktayız.

SUNUCU: Beyefendi lütefen sakin olun. Arkadaşlar beyefendiyi hattan alın. Burası Dingo’nun ahırı değil. Herkes her istediği gibi bağırıp çağıramaz. Evet değerli seyirciler hattımızda bir izleyicimiz daha var. Alo, alo. Kiminle görüşüyorum?

TELEFONDAKİ SES: Aloooooo! Alooo! Yasemin Hanım sizi tebrik ediyorum şekerim ve sizi sevgi ve şükranla öpüyorum. Ayol, bu maço denen gaddar heriflerden bu zavallı kadınların çektikleri nedir böyle. Onu anladık, bir de başımıza domino mu dominant mı nedir maço kadınlar çıktı. Ayol oradaki erkeklerin hali ne öyle? Suratları Çarşamba pazarına dönmüş. Ay kız çok yazık ya. Vallahi içim acıdı zavallılara.

SUNUCU: Hanımefendi bizi nereden arıyorsunuz?

TELEFONDAKİ SES: Ay Yasemin Hanım, efendisi doğru da hanımı yanlış oldu galiba. Ekranda adımı yanlış yazmışsınız. Adım Fikri Yeşilay olacak. Fikriye Şilay değil. Ay kız çok kötüsün valla.

SUNUCU: Çok özür dilerim Fikri Hanım. Şey. Af edersiniz Fikri Bey.

TELEFONDAKİ SES: Önemli değil şekerim. Bütün Türkiye’ye selamlarımı gönderiyorum. Oradaki herkesi, tabi maço kılıklı herifler hariç kucak dolusu öpüyorum. İyi yayınlar şekerim.

SUNUCU: Teşekkür ediyoruz Fikri Bey’e. Küçük bir yanlışlık oldu, kendisinden özür diliyoruz. Değerli konuklar ve ekranları başında bizi izleyen sevgili izleyiciler: Yasemin’in Tenceresi programında Türkiye’nin önemli bir sorununu tartıştık. “Ne olacak bu kılıbıkların hali?” sorusuna cevap aramaya çalıştık. Gerçi bu sorunun cevabını sizler bu programda gördünüz. Buradan yetkili ve etkililerimize sesleniyorum: Lütfen kadınların hışmına uğrayan zavallı erkeklerimize sahip çıkalım. Onları sokağa terk etmeyelim. Hepinize iyi akşamlar.

YAŞAR VURAL

ERKEKLERİN SESİ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/27/erkeklerin-sesi/feed/ 0
HAYATIMIZ DİZİ http://edebice.net/2013/04/24/hayatimiz-dizi/ http://edebice.net/2013/04/24/hayatimiz-dizi/#respond Wed, 24 Apr 2013 17:10:51 +0000 http://edebice.net/2013/04/24/hayatimiz-dizi/ Televizyonun ve özellikle de televizyon dizilerinin hayatımızı ne denli etkilediğini, günlük yaşantımıza ne kadar girdiklerini eleştiren bir skeç.   HAYATIMIZ DİZİ Sevgili seyirciler, televizyon dizileriyle öylesine haşır neşir olduk ki,

HAYATIMIZ DİZİ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Televizyonun ve özellikle de televizyon dizilerinin hayatımızı ne denli etkilediğini, günlük yaşantımıza ne kadar girdiklerini eleştiren bir skeç.

 

HAYATIMIZ DİZİ

Sevgili seyirciler, televizyon dizileriyle öylesine haşır neşir olduk ki, işimizi aşımızı, eşimizi dostumuzu, yapılacak planımızı dizilere göre ayarlamış durumdayız. Evimize eşya alırken artık kataloklara değil dizilerdeki modellere bakıyoruz. Kendimize alacağımız giysi ya da takıların dizi oyuncularındakilerle aynı olmasını istiyoruz. Aşağıda Toplumun bu durumunu eleştiren bir skeç okuyacaksınız.

(Sahneye önce iki kız çıkar. Akşam için plan yapmaktadırlar.)

GÜLAY: Ay şekerim, bu gün çok yoruldum. Şöyle bir yere oturup dinlenelim biraz.

ARZU: Tamam tatlım, oturalım. Bu akşam… Aaa olmaz.

GÜLAY: Olmaz mı? Neden olmaz?

 

ARZU: Unuttun galiba, bu akşam Aşk-ı Memnuniyetsizlik var. Bihter’le Dehlül’ün aşkı ortaya çakacak.

GÜLAY: Aa, evet nasıl da unutmuşum. Çabuk eve yetişelim o zaman. Kaçırırsak affetmemkendimi.

(Koşar adım sahneden çıkarlar)

 

(Şimdi bir ev. Anne, televizyonun karşısında kumanda elinde pür dikkat televizyon izlemektedir.)

BABA: Şadımankarnım çok aç. Bugün hiçbir şey yemedim. Hadi sofrayı kur.

ANNE: Bugün ne Şakir?

BABA: Ne o Şadıman, kutlanacak yeni bir gün mü icat oldu. Bildiğim kadarıyla bütün önemli gün ve haftaları kutladık. Unuttuklarım için kafama yediğim sumsukları unutmadım. Ne o, kabotaj bayramı mı bugün yoksa?

ANNE: Hayır Şakir, bugün Çarşamba.

BABA: Eee, ne olmuş Çarşambaysa?

ANNE: Şakir, sinirlendirme beni.

BABA: Allah Allah. Sevgiller günü geçen gündü. Unuttum diye, iki gün işe aç gittim. Analar gününe daha çok var. Babalar gününün zaten bir hükmü yok. Evlilik yıl dönümü desen o artık ay dönümü oldu, iki hafta önceydi. Tanışma yıl dönümü yok o da değil, çıkma yıl dönümü onu geçen günü çıkardık aradan.Yahu Allah aşkına bugün ne dönümü Şadıman?

ANNE: Yaprak Dönümü şakir, Yaprak Dönümü… Bugün Yaprak dönümü var. Mutfakta doyur karnını ya da reklam arasını bekle.

BABA: Aaa, Evet bu daha iyi bir fikir. Reklam arası bana bir ekmek arası yaparsın artık. (Baba çıkar)

KIZ: Anneee, üstümü çıkarır mısın, boya döküldü kirlettim önümü.

ANNE: Yaprak dönümü kızım yaprak dönümü… Reklam arasını bekle.

KIZ ÇOCUĞU: Off anne yaaa… (Söylenerek sahneden çıkar)

ERKEK ÇOCUK: Anne, eşofmanım yırtıldı, ne zaman dikersin söküğümü.

ANNE: En sevdiğim dizi var oğlum şimdi, yaprak dönümü.Reklam arasında getir söküğünü.

ERKEK ÇOCUK: Aman anne. Her şeye reklam arası. Merak ediyorum, bizi ne ara yaptın sen, reklam arsındamı?

 

(Şimdi de başka bir ev. Bu sefer, çoluk çocuk pür dikkat televizyon izlemektedirler. Bu durumu fırsat bilen hırsızlar da, hırsızlık için bir eve girerler)

1.HIRSIZ:Ya, Dursun şu Herifin Çiftliği dizisi ne zaman başlayacak? Geçen Herifin Çiftliği dizisinden bu yana hiç iş yapamadık.

2.HIRSIZ: Sorma Durdu, geçen hafta, bir herifin çiftliğine yine “Herifin Çiftliği” dizisinde girmiş idik. Yolumuzu ancak Herifin Çiftliği dizisinde buluyoz Durdu.

1. HIRSIZ: Bu akşam hangi çiftliğe girelim Dursun?

2. HIRSIZ: Alıştın tabi köftehor, her tarafta babanın çiftliği var ya…

1. HIRSIZ: Herifin çiftliği değil miydi o, Dursun?

2. HIRSIZ: lafın gelişi söyledim onu salak. Şu ilerde bir Hanım var, onun çiftliği varmış. Herifin Çiftliği dizisi saatinde girelim içeri. Nasılsa kimsenin gözü diziden başka bir şey görmüyor.

1. HIRSIZ: Dursun…

2. HIRSIZ: Efendim Durdu.

1. HIRSIZ: Diziden başka bir şey görmüyorlar dedin, peki ya bizi de mi görmüyorlar?

2. HIRSIZ: Aptal aptal konuşma durdu, tabiî ki görmüyorlar.

1. HIRSIZ: Dursun,

2. HIRSIZ: Efendim Durdu.

1. HIRSIZ: Şimdi ben anlamadım. Biz görünmez adam mıyız? Bizi neden görmüyorlar?

2. HIRSIZ: Ulan sığır, seni bana parayla mı verdiler. Millet çoluk çocuk sanki hipnoz olmuşçasına Herifin çiftliği izliyor. Kimsenin seni görecek hali yok.

1. HIRSIZ: Dursun, Hipnoz nedir?

2. HIRSIZ: Elinin körüdür. Yürü Durdu yürü.

 

(Sahne hafif karartılmış. Ev halkı pür dikkat televizyon izlemektedir. Hırsızlar sahneye girer.)

1.HIRSIZ: (Alçak sesle) Dursun.

2. HIRSIZ: Ne var Durdu?

1. HIRSIZ: Sahiden de bunların bir şey göreceği yok. Baksana o kadar gürültü yaptık, hala uyanmadılar.

2. HIRSIZ: Evet, Allahtan ki “Herifin Çiftliği” var. Yoksa, en beceriksiz hırsızlar olarak tarihe geçerdik seninle. (Bu arada 1. Hırsız elinden bir şey düşürür.)

KADIN: Bir ses duydunuz mu?

ÇOCUKLAR: Yooo…

ADAM: Kedidir kedi. Kedidir…

 

(Şimdi de, sokaktayız, işportacılar, mağazalar ve alışveriş merkezlerini canlandıracağız. İşportacılar, tv dizilerindeki karakterlerin, giydiklerini, taktıklarını satmaktadırlar.)

 

1.İşbortacı:Gel vatandaş gel, mona liza mona lizaolalı hiç böyle olmamıştı. Asya Yakası Dizisinin kahramanı burhanın mona lizalı tablosu burada. Aşk-ı memnuniyetsizlikteki Dehlül’ün Eyfel kuleli tablosu burada. Yeni geldi bunlar. Gel vatandaş gell….

2.İşportacı ( yanına genç bir kız yaklaşır. Tezgahta takılar vardır.) Buyur abla gel, en güzel küpeler,kolyeler burada.

KIZ : Ayyy, Firdevs kolyesi var mı?

2.işportacı: Var abla, olmaz mı? Firdevs’in takısı, kokusu, zımbırtısı hepsi burada.

3. işportacı: Gel vatandaş gel! Dayının elması burdaaa!

 

Yaşar Vural

 

 

 

 

HAYATIMIZ DİZİ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/24/hayatimiz-dizi/feed/ 0
Bedeli Çanakkale’de Ödendi http://edebice.net/2013/04/24/bedeli-canakkale-de-oedendi/ http://edebice.net/2013/04/24/bedeli-canakkale-de-oedendi/#respond Wed, 24 Apr 2013 16:58:21 +0000 http://edebice.net/2013/04/24/bedeli-canakkale-de-oedendi/ Biz edebiyat öğretmenlerin en büyük sıkıntılarından biri belirli gün ve haftalarla ilgili oyun, skeç bulmaktır. Genelağ (internet), birçok konuda olduğu gibi tiyatro metinleri konusunda da imdadımıza koşuyor. Ancak özellikle Çanakkale

Bedeli Çanakkale’de Ödendi yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
bedeli-canakkalede-odendi

Biz edebiyat öğretmenlerin en büyük sıkıntılarından biri belirli gün ve haftalarla ilgili oyun, skeç bulmaktır. Genelağ (internet), birçok konuda olduğu gibi tiyatro metinleri konusunda da imdadımıza koşuyor. Ancak özellikle Çanakkale Şehitleri (Şehitler Günü) ile ilgili yeterli kaynak ve oyun bulmakta zorlanıyoruz. Genelağda yer alan tiyatro metinlerinin hemen hemen hepsi aynı ve defalarca sahnelediğimiz oyunlardır.

Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin ihtiyacına da cevap verebilmek amacıyla 1915 yılında yaşanmış bir olayı oyunlaştırdım. Galatasaray Sultanisi öğrencilerinden Mehmet Muzaffer’in eğitimini yarıda bırakarak Çanakkale Cephesi’ne gelmesi ve komutanının kendisine verdiği görevi başarıla yerine getirmesini anlatan “Bedeli Çanakkale’de Ödenmiştir!” oyununu sizlerin istifadesine sunuyorum. Bu oyunu ben geçen yıl 18 mart Şehitler Günü’nde sahneledim ve çok güzel oldu. şehitler Günü ile ilgili oyuna ihtiyacı olanlar, aşağıdaki metni kullanabilirler. Oyun kısa olduğu için kısa zamanda hazırlanabilir.

BEDELİ ÇANAKKALE’DE ÖDENDİ (MEHMET MUZAFFER’İN ÖYKÜSÜ)

-Bu oyun gerçek bir öyküden alınmıştır-

Üç aylık eğitimden sonra Mehmet Muzaffer, zabit namzedi olarak Çanakkale’dedir. Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyet ve verdikleri yüz elli bin zaiyattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar ve 1916 yılının başında boğazı tahliye edip çekip gitmişlerdi. Çanakkale’de savaş bitmiş ancak Osmanlının diğer bölgelerinde savaş tüm şiddetiyle sürüyordu. Bu yüzden Çanakkale cephesindeki askeri malzeme ve askerlerimizin Kafkas, Filistin ve Irak Cephelerine sevk edilmesi gerekiyordu. Mehmet Muzaffer’in birliği ikmal ve sevk için hazırlanma emri aldı. Ancak alayın elindeki Alman malı iki kamyonun lastiği yoktu.

I. PERDE

I. SAHNE

(Alay komutanı Albay Kamil Bey ve emir subayı Ahmet, kendilerine tanzim edilen odanın içinde öylece düşünmekteler. Loş bir ışık)

KAMİL BEY: ( Düşünceli. Bir zaman sonra ağır ağır konuşmaya başlar) Karargâh silah ve cephanenin ve diğer levazımatın Irak ve Filistin Cephesine sevkini emretti. Oysa elimizde ne yeterli sayıda kamyon ne de kağnı var. Elimizdeki iki Alman malı kamyonun ile diğer arabaların da lastikleri yok.

AHMET: Ne yapabiliriz kumandanım?

KAMİL BEY: Zaman mazeret sunma zamanı değil Ahmet. Mutlaka bir çare bulmak lazımdır. Bu kamyon lastiklerini nerde bulabiliriz?

AHMET: Bildiğim kadarıyla buralarda yoktur komutanım. Ama belki İstanbul’da bulunabilir.

KAMİL BEY: Peki bu iş için kimi memur edebiliriz?

AHMET: Kumandanım, ben bu iş için birini tanıyorum. Bizim alayda Mehmet Muzaffer var. İstanbul Galatasaray sultanisi öğrencisiymiş. Harp başlayınca gönüllü olarak Çanakkale Cephesi’ne gelmiş. Gözü pek, sağlam seciyeli ve açıkgözlü bir çocuktur. Bu işin üstesinde gelebilecek kabiliyettedir. Emir buyurursanız çağırttıralım.

KAMİL BEY: Ne dersin, başarabilir mi?

AHMET: Kumandanım bu malzemelerin bir an önce diğer cephelere sevk olunması gerekmektedir. Bize lazım olan lastikleri ancak İstanbul’da bulabiliriz. Bu iş için uygun olan tek asker Mehmet Muzaffer’dir. Başka da çaremiz yok sanırım.

KAMİL BEY: Haklısın galiba. Peki çağırın gelsin.

II. SAHNE

( Alay karargahı. Alay kumandanı Kamil Bey ve emir subayı yüzbaşı Ahmet odadadırlar. Kapı vurulur. İçeri bir asker girer)

ASKER: Emir buyurduğunuz Sultanîli Mehmet Muzaffer geldi efendim.

KAMİL BEY: Alın içeri evladım.

(Mehmet Muzaffer içeri girer ve topuklarını vurarak selam verir.)

MEHMET MUZAFFER: Beni emretmişsiniz kumandanım.

KAMİL BEY: Gel evladım.Nasılsın Muzaffer?

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun kumandanım.

KAMİL BEY: Vatan için yaptığın büyük fedakârlığın göğsümüzü kabarttı muzaffer. Vatan için, tahsilini yarıda bırakıp hem de askerlikten muaf tutulduğun halde cepheye gönüllü yazılman büyük bir fedakârlık ve şeref örneğidir. Öncelikle seni kutlarım evladım.

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun kumandanım.

KAMİL BEY: Evladım, bir müşkülümüz vardır. Malumun düşman tasını tarağını toplayıp Çanakkale’den kaçtı. Türk milleti varını yoğunu ortaya koydu ama Çanakkale’den düşmanı geçirmedi. Çanakkale’de boğazın sularına gömülen düşman Hicaz’da, Yemen’de Irak’ta, Kafkasya’da ümüğümüzü sıkmaya çalışmaktadır. Tez elden buradaki malzemeleri diğer cephelere ulaştırmamız elzemdir. Fakat bu levazımatı ulaştıracak kamyon ve otomobil lastiğimiz ile diğer bir malzememiz yoktur. Bunlarsa ancak İstanbul’dan karşılanabilmekteymiş. Sen de İstanbul’u bilen bir genç olarak bu malzemeleri bize temin edeceksin. (Yüzbaşı Ahmet’e dönerek) Yüzbaşım, icap eden paranın ödenmesi için Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne yazdığımız tezkereyi Muzaffer’e veriniz.

AHMET BEY: Emredersiniz Kumandanım!

KAMİL BEY: (Muzaffer’e dönerek) Evladım, bu malzemeleri bize ulaştırman hayati önem taşımaktadır. Allah yardımcın olsun.

MEHMET MUZAFFER: İstediğiniz bütün malzemeleri getireceğim kumandanım. (Selam verir ve Yüzbaşı Ahmet Bey’le birlikte çıkarlar.)

III. SAHNE

Mehmet Muzaffer, İstanbul’a gelince ilk olarak ailesinin yanına uğrar. İstanbul’da memuriyetle iştigal eden babası ve annesi, Çanakkale Cephesi’deki oğullarını bir anda karşılarında görünce çok sevinmişlerdir. Aşağıdaki bölümde Mehmet Muzaffer’in ailesiyle hasret giderme sahnesi canlandırılmaktadır.

(Ev hali. Ortada masa etrafında sandalyeler. Arkada sedir. Zamanın ev halinin anlatabilecek diğer dekor unsurları)

(M. Muzaffer’in anne ve babası evdedirler. Kapı çalınır)

BABASI: Allah Allah, kim ola ki bu saatte? Bakıver hanım. Kimmiş?

ANNESİ: (Kapıyı açar ve büyük bir sevinçle) Muzaffer oğlum! Yavrum. Hoş geldin. (Birlikte içeri girrler) Bak bey bak, kim geldi.

BABASI: Muzaffer, oğlum, hoş geldin. (oğluna sarılır.) Hay Allah. Ne diyeceğimi şaşırdım şimdi. Gel, gel otur hele.

M. MUZAFFER: Nasılsın baba?

BABASI: Nasıl olalım oğlum. İyiyiz hamdolsun. Sen bizi boş ver, nasıl oldu bu iş, terhis mi oldun yoksa?

M. MUZAFFER: Hayır baba. Savaş henüz bitmedi.

ANNESİ: Oğlum, sizin cephede savaş bitti, düşman Çanakkale’de boğuldu dedilerdi. Aslı yok muymuş?

M. MUZAFFER: Doğrudur anacığım. Düşman Çanakkale’de yenildi. Tasını tarağını toplayıp çekip gitti. Ama…

ANNESİ: (Sözünü keserek) Aması ne?

M. MUZAFFER: Aması, savaş Çanakkale’de bitti ancak diğer cephelerde devam ediyor. Filistin’de, Kafkasya’da, Irak’ta askerlerimiz çok zor şartlarda vuruşuyor.

BABASI: Peki oğlum, sizi neden gönderdiler?

M. MUZAFFER: Bizi göndermediler baba.

BABASI: Ne, yoksa askerden mi kaçtın?

M. MUZAFFER: Olur mu hiç öyle şey baba. Kumandanım beni buraya bir görev için yolladı.

ANNESİ: Ne görevi bu oğul?

M. MUZAFFER: Savaş Çanakkale Cephesi’nde sona erince buradaki asker ve diğer malzemeleri düşmanla vuruştuğumuz diğer cephelere sevk etmek emrini aldık. Ancak bu kadar malzemeyi sevk edecek yeterli sayıda aracımız yok. Elimizde iki tane Alman malı kamyonetimiz ve birkaç binek otomobilimiz var. Bunlar için lastik ve daha birkaç askeri malzemeye ihtiyacımız varmış. Bu malzemeler Çanakkale’de yokmuş. Kumandanım bunları bulmam için beni İstanbul’a yolladı.

ANNESİ: Demek yine gideceksin öyle mi?

M. MUZAFFER: Vatan görevi bitmedi anacığım. Kumandanım bana çok güveniyor. Onun için bu göreve beni seçtiler. Alayımızın ihtiyacı olan bu malzemeleri mutlaka bulmalıyım.

BABASI: Bu saydıkların İstanbul’da da zor bulunur oğlum. Nerden bulacaksın bunları?

M. MUZAFFER: Yarından itibaren her yeri arayacağım baba. Bu tür malzemeler genellikle Rum ya da Yahudi tüccarların elinde bulunur. İlk önce onalar bakacağım.

BABASI: Hayırlısı, inşallah bulursun.

M. MUZAFFER: İnşallah baba. Bu malzemelere çok ihtiyacımız var. Mutlaka bulmalıyım.

ANNESİ: Hayırlısı, Allah’ım yardımcın olsun oğul. Peki Malzemeleri götürdükten sonra ne olacak oğul? Sen de gidecek misin onlarla?

M. MUZAFFER: Elbette anacığım. Biz gitmeden olur mu? Eğer bu görevimi layıkıyla yerine getirebilirsem zabit olurum. Osmanlı ordusunun bir zabiti olarak cephede en önde olmalıyız anacığım.

BABASI: Sizi nereye yollayacaklar oğlum?

M. MUZAFFER: Tam olarak bilmiyorum baba. Ama bizim alayın Filistin Cephesine yollanacağını duymuştum.

BABASI: Neyse hanım, oğlan yol yorgunudur. Hele yiyecek bir şeyler getir de karnını doyuralım. Hele ondan sonra bol bol konuşuruz.

ANNESİ: Doğru ya. Sevincimden yemeği memeği unuttum. Şimdi kurarım sofrayı.

M. MUZAFFER: Ben de size kavuşunca açlığı falan unutmuşum. Ama karnım zil çalıyordu aslında.

IV. SAHNE

Mehmet Muzaffer, aradığı lastiğin bulmakta çok zorlanmaktadır. Çünkü o zaman, İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir bulunan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Mehmet Muzaffer nihayet İstediklerini Karaköy’de bir Yahudide bulacaktır.)

MEHMET MUZAFFER:Merhabalar bey amca.

YAHUDİ TÜCCAR: Merhabalar efendim.

MEHMET MUZAFFER: Günlerdir soruşturuyorum, sizde otomobil ve kamyon lastiği bulunuyormuş.

YAHUDİ TÜCCAR : Doğrudur evladım. Aradıklarından bende vardır. Ancak bunlar çok değerli ve nadir bulunan eşyalardır. Bu sebeple biraz pahalıdırlar.

MEHMET MUZAFFER: Olsun efendi, sen fiyatını söyle. Ne kadar istiyorsun?

YAHUDİ TÜCCAR: Ne yapacaksın bunları evladım. Senin ne işine yarar bunlar?

MEHMET MUZAFFER: Orası seni alakadar etmez efendi. Sen fiyatını söyle.

YAHUDİ TÜCCAR: 100 liracık evladım.

MEHMET MUZAFFER: Çüş… Arabayı mı satıyorsun be. Bu kadar eder mi bu meretler.

YAHUDİ TÜCCAR: Keyfin bilir evladım. Para senin mal benim.

MEHMET MUZAFFER: (Kendi kendine söylenir gibi) Tuzun kuru tabi. Nasılsa ocağına düştük.

YAHUDİ TÜCCAR : Bir şey mi dedin evladım.

MEHMET MUZAFFER: Neyse efendi, sen şu malları hazır et. Ben parayı alıp geleceğim.

V. SAHNE

(Mehmet Muzaffer, lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Bir Kaymakam Yarbay’ın huzuruna çıkarıldı. Elinde getirdiği tezkereyi Kaymakam’a uzattı)

KAYMAKAM: Nedir bu?

MEHMET MUZAFFER: Çanakkale’deki alayıma lazım olan levazımatın alımı ile ilgili tezkeredir efendim.

KAYMAKAM: (Tezkereyi sesli okur)“İcab eden paranın tevdi edilmesi hususunda müsaadelerinizi arz ederiz” (M. Muzaffer’e dönerek) Ne alacaksın bu parayla?

MEHMET MUZAFFER: Oto kamyon lastiği alınacak efendim.

KAYMAKAM: (Bir süre sessiz kaldıktan sonra M. Muzaffer’e kızgın kızgın bakarak) Bana bak oğlum, ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git! İnsanı günaha sokma. Para mara yok!

MEHMET MUZAFFER: (Ayaklarını topuklarına vurarak selam çaktı) Müsaadenizle efendim.

VI. SAHNE

(M. Muzaffer, Harbiye Nezareti’nin bahçesinden dışarıya doğru ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemeleri alıp mutlaka alaya ulaştırması gerekiyordu.)

MEHMET MUZAFFER:Elimizde iki kamyon ve araba var lastikleri yokdiğer malzemeler de mutlaka lazım. Beni bulur diye ta buralara gönderdiler. İşe bak. Tam lastikleri buldum, para yok. Hay aksi. Ne yapacağım ben şimdi. Elim de boş döneme ki. Kumandanıma ne diyeceğim? Bu işi mutlaka çözmem lazım. Bana çok güvendiler. Parayı mutlaka bulmalıyım, ama nasıl? (Uzunca bir süre bir köşede başı elleri arasında düşündü durdu. Sonra birden) Tamam buldum işte. Altı üstü bir kağıt değil mi bu… Şimdi doğruca şu Yahudi tüccarın yanına gideyim de malları hazır etsin.

VII.. SAHNE

MEHMET MUZAFFER: Merhaba tüccar efendi. Paranın tedarik işi akşama bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden önce vapur kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin.

YAHUDİ TÜCCAR: Olur evladım. Sen yeter ki paradan haber ver.

MEHMET MUZAFFER: Paran hazır tüccar efendi, tasalanma. Hadi eyvallah. (Tam çıkarken) Ha bu arada altın para vermiyorlar kağıt para verecekler.

YAHUDİ TÜCCAR: Napalım evladım. Para paradır. Hay hay.

VIII. SAHNE

(M. Muzaffer bütün gece odasının loş ışığında, kırtasiyecilerden tedarik ettiği para basımında kullanılan kağıtla 100 liralık bir banknot yapmıştır. Ortada tahta masa ve sandalye bulunan bir oda. Masanın kenarında bir gaz lambası yanmaktadır.)

MEHMET MUZAFFER: Neredeyse bitti. Üzerine “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” yazdık mı tamamdır. (Biraz durakladıktan sonra) Neden öyle yazıyorum ki. Bu paranın bedeli Dersaadet’te mi ödenecek. Bu paranın bedeli ödense ödense Çanakkale’de ödenir. Bu paranın karşılığını fazlasıyla vermedik mi biz onlara? “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır” Evet böyle yazmalıyım. (Kağıt üzerine yazı yazar gibi yaptıktan sonra) Nihayet bitti işte. Bir çini mürekkebi ve bir kağıt işimizi gördü. Gerçeğiyle ilk bakışta hiç ayırt edilmiyor. Hadi bakalım tüccar efendi, gözlerinin içinin parladığını şimdiden görür gibiyim.

IX. SAHNE

(M. Muzaffer, Erkan-ı Harbiye’den yanına aldığı birkaç askerle Yahudi tüccarın yanına gelir.)

MEHMET MUZAFFER: Tüccar efendi, hazır ettin mi bizim malları?

YAHUDİ TÜCCAR: Etmem mi evladım. Malların arkada.

MEHMET MUZAFFER:Al bakalım tüccar efendi 100 kaimeni. (Yahudi tüccara parayı uzatır)

YAHUDİ TÜCCAR: Evladım bunu dersaadette bozarlar değil mi?

MEHMET MUZAFFER: Bu para her yerde geçer tüccar efendi. Sen rahat ol. Hatta bedelini dersaadette değil Çanakkale’de, Yemen’de, Kafkasya’da, Filistin cephelerinde ödüyoruz. Biz nice bedeller ödedik vatan uğruna namus uğruna, bir senin 100’lüğünün bedelini mi ödeyemeyeceğiz.

X. SAHNE

Yahudi Tüccar’dan lastikleri alan muzaffer, İstanbul’da anne ve babasıyla helâlleştikten sonra doğruca alayına geri döner

Kamil Bey’in odası, kapı vurulur.

ASKER: İstanbul’a görevlendirdiğiniz Mehmet Muzaffer geldi efendim.

KAMİL BEY: Alın içeri evladım.

ASKER: Başüstüne kumandanım!

KAMİL BEY: Hoş geldin Muzaffer

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun Kumandanım. İstediğiniz bütün malzemeleri getirdim kumandanım.

KAMİL BEY: Sağ ol evladım. Vatan için yaptığın fedakarlıklara bir yenisini daha ekledin. Bütün Türk milleti sana minnettar olacaktır. Sağ ol, var ol oğlum.

MEHMET MUZAFFER: Vatan sağ olsun kumandanım.

( Bundan sorası malum. Yahudi tüccar üç gün sonra parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Tabi parayı bozmadılar. Bozamazdılar çünkü para sahteydi. Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi yapmaktan mı çekindi bu bilinmez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit kaimeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu. Peki subay namzedi Mehmet Muzaffer’e ne oldu. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz emanetleri yerine ulaştırmış, daha sonra gönüllü olarak Filistin Cephesine gitmiş ve Gazze’de 1917’de şehit düşmüştür. Şehit Teğmen Mehmet Muzaffer’in şahsında bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.)

Yaşar Vural

Bedeli Çanakkale’de Ödendi yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/24/bedeli-canakkale-de-oedendi/feed/ 0
AHMET ÖĞRETMEN VE KAHRAMAN ÖĞRENCİLERİ-ŞEHİTLER GÜNÜ http://edebice.net/2013/04/24/ahmet-oegretmen-ve-kahraman-oegrencileri-sehitler-guenue/ http://edebice.net/2013/04/24/ahmet-oegretmen-ve-kahraman-oegrencileri-sehitler-guenue/#respond Wed, 24 Apr 2013 16:57:42 +0000 http://edebice.net/2013/04/24/ahmet-oegretmen-ve-kahraman-oegrencileri-sehitler-guenue/ Şehitler Günü için kısa oyun  AHMET ÖĞRETMEN VE KAHRAMAN ÖĞRENCİLERİ KİŞİLER Ahmet Bey(öğretmen) Öğrenciler (Ömer, Osman, Cemal, Hüseyin, Hakkı, İsmail vd.) Ayşe Hanım (Ahmet Bey’in hanımı) Emine (Ahmet Bey’in kızı)

AHMET ÖĞRETMEN VE KAHRAMAN ÖĞRENCİLERİ-ŞEHİTLER GÜNÜ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
ahmet-ogretmen-kahraman-ogrenciler

Şehitler Günü için kısa oyun

 AHMET ÖĞRETMEN VE KAHRAMAN ÖĞRENCİLERİ

KİŞİLER

Ahmet Bey(öğretmen)

Öğrenciler (Ömer, Osman, Cemal, Hüseyin, Hakkı, İsmail vd.)

Ayşe Hanım (Ahmet Bey’in hanımı)

Emine (Ahmet Bey’in kızı)

Subay

Çavuş

Hatice Hanım (Ömer’in Annesi)

Ömer’in Babası

I.SAHNE

(Eski sınıf ortamı. Öğretmen kürsüsü, öğrenci sıraları ve diğer dekor unsurları)

Ahmet Bey her zamanki gibi elinde çantası, sınıfa gelir. Ancak sınıftaki öğrenciler Ahmet Bey’igörmemiş gibi yaparlar. Sınıfta büyük bir sessizlik hakimdir.

AHMET BEY-Hayrola çocuklar, bugün bir değişiklik var sizde. (Çocuklara bakar, biraz bekler. Çocuklardan ses gelmeyince devam eder.) Ne oldu, neden konuşmuyorsunuz?

ÖMER- Bir şey olduğu yok hocam.

AHMET BEY- Nasıl yok oğlum? Bu halinizi hiç beğenmedim. Bana bu durumu açıklayacak biri yok mu?Ne oluyor?

ÖMER- Hocam, biz niye hâlâ buradayız?

AHMET BEY- Ya nerde olmalıydık?

ÖMER- Yani hocam, bizim yaşımızda binlerce genç Çanakkale’de vatan işin çarpışıyor. Bizse hâlâ oturmuş talebecilik oynuyoruz.

AHMET BEY- Evlâdım, o nasıl söz? Ne demek talebecilik oynamak? Siz talebesiniz, elbette talebe gibi olacak, sınıfta derslere iştirak edeceksiniz. Sizin göreviniz de bu.

OSMAN- Cepheye gidenlerin de görevleri vardı hocam. Çanakkale’de savaşanların hepsi asker mi sanıyorsunuz? İçlerinde köylü, şehirli, işli, işsiz, herkes hatta bizim gibi talebeler de var. Ama onlar görevlerini bırakıp cepheye koşmuşlar. Bizim görevimiz bu değil dememişler.

AHMET BEY- (Sıkıntılı bir ses tonuyla) Evladım, vatanımızın darda olduğu doğrudur. Evet vazifesi askerlik olmadığı halde, cepheye koşan binlerce insanımız var. Onlara şükran borçluyuz. Ancak bu memleketin, okuyan, tahsilli insanlara da ihtiyacı var. Sizlerin tutuğu meş’ale sayesinde memleketimiz aydınlığa kavuşacaktır. Bu sıralardan yetişen sizler, bu memlekete ileride muallim, memur, mühendis yahut hekim olarak hizmetler vereceksiniz. Asıl sizin işiniz çok daha zordur. Memleketimiz, geri kalmışlık belasından sizler sayesinde kurtulacaktır.

HÜSEYİN- Tıbbiyeli ağabeylerimizin Çanakkale’ye gittiğini duyduk hocam. Yoksa onlar, bu memleketin aydınlık geleceği, tabipleri olacaklarını unuttular mı?

AHMET BEY- Çocuklar, hepinizin heyecanını anlıyorum. Memleketimizin bu zor anlarında bir şey yapamamak, eli kolu bağlı oturmak sizler kadar beni de üzmektedir. Ancak unutmayınız ki, sizler bu milletin bize en büyük emanetisiniz. Siz, memleketimizin ilim ve irfan ordularısınız. Sizi savaş meydanlarda telef etmeyi göze alamayız. Geleceğimiz sizlerin elerindedir.

ÖMER- Vatan elden giderse irfan ordusu ne işe yarar hocam?

AHMET BEY- Evlatlarım, yüreğinizde yanan bu vatan aşkını söndürmenin imkansız olduğunu biliyorum. Ama bizler görevimizi yapmaya mecburuz. Bizler vatan görevimizi burada, bu çatının altında yapacağız. Elimizde kılıcımız yok lakin kılıçtan keskin kalemlerimiz var. Elimiz kalem tutacak ki, başımıza gelen musibetlerin, belaların sebeplerini anlayacağız. Bugün Çanakkale önlerinde milletimizi mahkum etmek isteyenlerle, ileride eşit şartlarda mücadele edeceğiz. Biz neden bu durumlara düştük, bunun muhasebesini yapacak ve bir daha asla bu durumlara düşmeyeceğiz.

CEMAL- Zaman muhasebe yapacak zaman değildir hocam. Düşman hançeri boğazımıza dayamaya çalışıyor, canımızı almaya kastediyorken biz neyin muhasebesini yapacağız hocam. Vakit kaybettiğimiz hata.

İSMAİL- Evet, biz bugün burada hâlâ nefes alabiliyorsak, bu vakit kaybetmeden cepheye koşanların sayesindedir.

HAKKI- Hocam, vatan sağ oldukça bizlerin yerini dolduracak daha çok talebeler gelir. Ya vatan elden giderse, onun yerine ne koyacağız hocam?

AHMET BEY- (Öğrencilerin üst üste bu çıkışları Ahmet Bey’i iyice çaresiz bırakmıştır. Yavaşça sandalyesine oturur. Bir süre sonra hafifçe kafasını aşağı yukarı sallayarak) Galiba haklısınız çocuklar. Bütün amacım, sizlerin iyi bir tahsil görmenizi sağlamaktı. Okullarınızı bitirmeniz, bu memleketin kanayan en büyük yarasına merhem olacaktı. Cehalet en büyük düşmanı değil miydi bu milletin. Sizler ışığıydınız yurdumun, ümidiydiniz. Gidin, doğru ya, analar nasılsa yeni Aliler, Ömerler, Hakkılar doğurur. Ya vatan? Vatansız olmak, cümle karanlığa karışmak değil midir? Haklısınız çocuklarım. Vatansız olmak, bu millete yapılacak en büyük zulümdür. Gidin oğlum, gidin evladım. Nasılsa vatansız mektebi beklemenin de bir anlamı yoktur. Değil mi ki vatan yoksa hiçbir şey yoktur.

ÖMER- Hocam, hakkınızı helâl ediniz. Sizi üzdükse bağışlayın. Ama vatanın bize ihtiyacı varken, yaşıtlarımız topla tüfenkle talim yaparken biz burada kalemle talim yapamayız hocam.

AHMET BEY- Asıl siz bize hakkınızı helâl edin evlatlarım. Asıl siz helâl edin. Benden yana bütün haklarım helâldir. Çocuklar, peki nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı biliyor musunuz?

İSMAİL- Biliyoruz hocam. Gönüllü yazılınca hemen ertesi gün buradaki kışlaya çağırıyorlar. Birkaç haftalık talimden sonra cepheye yolluyorlarmış.

AHMET BEY- Öyle mi, ama çok az değil mi? Bu kısacık zamanda ne öğrenilebilir ki? Bari birkaç ay talim yaptırıp da gönderselerdi.

İSMAİL- Memleketin o kadar vakti yok hocam. Düşman çok yaman ve güçlü. Talim edelim derken vatanı savunmada gecikebiliriz.

AHMET BEY- peki hepiniz mi gönüllüsünüz, biriciğiniz dahi kalmayacak mı bizimle.

HÜSEYİN- Karar hepimizin hocam. Anca beraber kanca beraber. Birlikte gideceğiz. Dönersek de birlikte döneriz.

AHMET BEY- İnşallah evladım, inşallah

OSMAN- Allah’a ısmarladık hocam.

AHMET BEY- Güle güle evlatlarım. Allah yardımcınız olsun. Hayırlı haberlerle dönersiniz inşallah. Allah yolunuzu da bahtınızı da açık etsin.(Bütün öğrenciler sırayla Ahmet Bey’in elini öperek sahneden çıkarlar)

II. SAHNE

(Eski ev dekoru. Pencere önünde sedirin üstünde Ahmet Bey, karşısında da hanımı Ayşe oturmaktadır.)

AYŞE HANIM- Bey, sofrayı kuralı nerdeyse yarım saat oldu lakin yemeğe şöyle dönüp bakmadın bile. EMİNE- Hayırdır, bir şey mi var babacığım?

AHMET BEY- Canım istemiyor kızım. Siz yiyin.

AYŞE HANIM- Bey, sende bir hal var. De hele n’oldu?

AHMET BEY- Daha n’olsun hanım, yıllardır emek verdiğim, okuttuğum talebelerim…

EMİNE- Eee… Ne olmuş talebelerine.

AHMET BEY- Onlar da diğerleri gibi asıl görevlerine döndüler.

AYŞE HANIM- Neymiş asıl görevleri bey, dolandırma lafı.

AHMET BEY- Vatan savunması hanım, vatan savunması… Ağaları, babaları hatta kendi yaşıtları cephede düşmanla boğuşurken, onlar kendilerine yakıştıramadılar mektepte oturmayı.

AYŞE HANIM- Ama onlar daha çok küçük bey. Cehennemin ortasına körpecik fidanları atmak doğru mudur? Onlar savaşı ne bilecek?

AHMET BEY- Öyle deme hanım, söz konusu vatan olunca her biri aslan kesilir onların. Her biri aslan olur olmasına ya, yine de içim elvermedi gitmelerine. Aslında onların yükü burada daha çoktu.

AYŞE HANIM- Ah ah, daha kaç evladımızı dönüşü olmayan yollara göndereceğiz. Niye bitmez bu savaşlar? Niye başımızda bir alıcı kuşu gibi dolanır bu belalar? Analarımızın yüreği ne zaman soğuyacak?

AHMET BEY- Milletimiz ve yöneticilerimiz, başımıza niçin bu musibetlerin geldiğini oturup düşündüklerinde ve aynı hatalara düşmemeye karar verdiklerinde bu kara bulutlar dağılır başımızdan hanım.

AYŞE HANIM- İnşallah bey, inşallah…

AHMET BEY- Ama şunu da unutmamak gerekir ki, vaziyet bu kadar kötü, memleket bu kadar darda iken söylenmenin, isyan etmenin de kimseye bir faydası yoktur. Vatanı sınırlarımızdan bertaraf ettikten sonra bütün muhasebe yapılmalı hatalarımızı önümüze sermeliyiz. Şimdi Allah’a yalvarmak, evlatlarımızın sağ salim dönmelerini dilemekten başka çaremiz de yoktur.

EMİNE- Babacığım, hepsi mi gidecek cepheye. Ya anaları babaları ne diyor?

AHMET BEY- Onlar hepsi kardeş gibi kızım. Asla birbirlerinden ayrılmazlar. Anaları babaları ne desin ki. Vatanın bu en zor günlerinde, evlatlarının cephede olmasından gurur duyar hepsi.

AYŞE HANIM- Yüce yaradan hem evlatlarımızı hem de aziz vatanımızı düşman şerrinden esirgesin.

AHMET BEY- Amin… Yarın çocuklarla ben de hükümet konağına gideyim. Gönüllüleri orada askere yazıyorlarmış.Onların en gururlu günlerinde yanlarında olmak isterim.

III. SAHNE

( Askere gönüllü yazılma alanı. Dışarı masa kurulmuş. Masanın başında bir subayla bir katip. Ayakta ise eli silahlı bir asker. Gönüllü yazılmak isteyenler sıraya girmiştir. Aralarında genç, yaşlı ihtiyar ve hatta kadınlar da vardır. Ömer, İsmail, Hakkı, Cemal, Osman, Hüseyin ve Ahmet Bey hep birlikte sıralarını beklemektedirler. Eli silahlı bir kadın ayağında çizmelerle subayın önüne dikilmiş, gönüllü yazılmak istediğini söylemektedir. Kadının önünde orta yaşlı erkek bir gönüllü vardır. Onun işlemleri biter sıra kadına gelir.)

SUBAY- (Kafasını kaldırır ve kadına bakar) Hayırdır bacım. Nereye böyle?

KADIN- Benden önceki nereye gidiyorsa ben de oraya.

SUBAY- Bacım, bu vazife sizler için değildir.

KADIN- Nedenmiş o, vatanda yalnız siz mi yaşıyorsunuz, bizim elimiz de silah tutar. Kocam Balkan Harbi’nden dönmedi. Ben de Çanakkale’den dönmemişim çok mu? Beni de gönüllü yazın.

SUBAY- Acını anlıyorum bacım. Ancak, siz ailece bu vata görevinizi ziyadesiyle yapmışsınız. Kocan bu vatana adamış kendini. Bu vatan sizden daha ne isteyecek?

KADIN- Bugün herkes vatan için neferdir. Daha bıyığı terlememiş çocuklar alınıyor askere. Biz de en az onlar kadar yapabiliriz.

SUBAY- Bundan hiç şüphemiz yoktur. Lakin, size cephede değil buralarda ihtiyaç vardır. Hadi bacım, bize zorluk çıkarma. Kocan, bu vatana borcunu ödedi. Sen, onun acısını çekerek sen de ziyadesiyle borcunu ödedin. Eğer geride kalanların varsa sen onlara hem analık hem babalık yapacaksın. Senin görevin daha zor. Hadi bacım, var git evine.

KADIN- ( Gönüllü yazılamayacağını anlayınca bir şey söylemeden başını öne eğer ve sahneden çıkar.)

ASKER- Sıradaki…

SUBAY- (Ahmet Bey’i fark eder) Hocam, hayırdır. Sakın siz de gönüllü yazılmaya geldim demeyin.

AHMET BEY- Merhaba kumandanım. Vatan için gerekirse onu da yaparız kumandanım.

SUBAY- Estağfurullah hocam, asıl vatan görevini siz yapıyorsunuz. Çocuklarımızı yetiştirmek vatan görevlerinin en kutsallarındandır.

AHMET BEY- Teşekkür ederim kumandanım. Bugün evlatlarımla geldim buraya. Bunlar(öğrencilerini göstererek) benim talebelerim. Onlar, vatanın bu zor günlerinde benimle birlikte sıcak sobalarının yanında mektepte vatan görevi yapmak istemediler. Onlar, ağabeylerinin babalarının yanında olmak istediler.

SUBAY- Aman hocam, daha biraz önce bir kadını zor ikna ettim. Bunlar daha çocuk sayılır. Bu fidanları nasıl cepheye yollarız.

ÖMER- Biz çocuk değiliz kumandanım hepimiz on altımızdayız. Evelallah hiçbir şeyden korkumuz yoktur.

SUBAY- Hocam, bu nasıl olacak. Bu çocukların vebalini nasıl alırız. Anaları babaları nerde bu çocukların?

AHMET BEY- Çoğunun babası zaten Çanakkale ya da Kafkas cephesinde askerdir. Asker olamayacak durumda olanlarsa zaten buradalar.

ÖMER’İN BABASI- Ben Ömer’in babasıyım kumandanım. Ben hepsinin babası adına konuşuyorum. Evlatlarımızı vatana kurban adıyoruz. Vatan dardayken buralarda rahatça oturmak bize düşmez. Hem kim demiş bunlar çocuk diye. Maşallah aslan gibi hepsi. Taşı sıksalar suyunu çıkarırlar alimallah. Alınacak veballeri yoktur kumandanım. Asıl cepheye yollamazsak vatanın vebali boynumuzda kalır. Mümkün olsa da ben de gelebilsem. Amma bu naçar halimizle faydamızdan çok zararımız dokunur size. Onun için siz tasa etmeyin. Onlar bizim yerimize de asker olurlar.

KUMANDAN-Beybaba, Allah sizden razı olsun. Sizin gibi yiğit babalar ve bu gençler gibi arslanlar oldukça bu milletin sırtı yere gelmez. Ne yapalım, bu gençlerimizi de gönüllü yazalım. (Yanındaki askere dönerek) Çavuşum, bu yiğitleri de yaz listeye.

(Gençler hep bir ağızdan Alay Marşı’nı söylemeye başlarlar)

Annem beni yetiştirdi, bu vatana yolladı,

Teslim etti al sancağı Allah’a ısmarladı

Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana,

Sütüm sana helâl etmem, saldırmazsan düşmana

Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun

Biz bu yoldan döner isek namus bize ar olsun

IV. SAHNE

(Ömer’in annesine cepheden mektup gelir. Ömer’in annesi okuma yazma bilmediği için Ahmet Bey’in evine mektubu okutmak için gelir.

Ahmet Bey’in evi. Ahmet Bey, Ayşe Hanım ve Emine evdedir. Kapı vurulur.)

AHMET BEY- Kızım kapı vuruluyor. Bak bakalım kimmiş.

EMİNE- Tamam baba, bakıyorum hemen. (Kapıyı açar) Buyur Hatice teyze. Hayırdır inşallah?

HATİCE HANIM- Hayırdır kızım. Baban evde miydi?

EMİNE- Evde teyze, buyur hele.

AHMET- Buyur, Hatice Hanım, hoş geldin. Hangi rüzgar attı seni böyle?

HATİCE HANIM- Hoş bulduk hocam. Hayır diyelim, hayır olsun inşallah. Bizim oğlandan mektup gelmiş.

AHMET BEY- Ömer’den mi? Ne güzel bir haber bu.

HATİCE HANIM- İnşallah güzel haberler vardır hocam. Mektubu bizahmet okuverir msiniz?

AHMET BEY- Ver hele bakalım bizim deli oğlan neler yazmış. (Ahmet Bey, Hatice Hanım’dan mektubu alır ve okumaya başlar.)

Valideciğim,

Dört asker doğurmakla iftihar eden şanlı Türk annesine…

Büyük nimet olan mektubu Divrin ovası gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldı

Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum,okudukça büyük büyükdersler aldım. Tekrar okudum.Böyle mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğuma sevindim.Gözlerimi açtım.Uzaklara doğru baktım.

Yemyeşil ekinlerin rüzgara dayanamayarak eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyorlarmış gibi geldi.Hepsi benden tarafa eğilip kalıyordu.Ve beni annemden mektup aldım diye tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi sağa çevirdim.Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni müjdeliyorlardı.

Nazarlarımı sola çevirdim. Çığıl çığıl akan dere,bana validemden gelen mektuplardan dolayı gülüyor.oynuyor, köpürüyordu.

Valideciğim, sen yine kederlenme. Ben seni,evet seni mutlaka buralara getireceğim.Ve şu tabii

Manzarayı göstereceğim. Şevket ve Hilmi desenin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişlerdi. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah’ım! Bu ovada sesi ne kadar güzeldi. Bülbül sustu. Ekinler bile hareketten kesildi.

Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat O’nu, o mukaddes sesi dinliyordu.Ezan bitti.O dereden bende bir abdest aldım.Cemaat dinliyordu.Cemaat arasında namazı kıldım.O güzel çayırların üzerinde diz çöktüm.

Bütün dünyanın dağdağasını ve debdebesini unuttum. Elerimi açtım ve dedim ki:

Ey Allah’ım! Ey şu meleyen koyunun, secde eden ekinin, şu heybetli dağların yaratıcısı!

Ey benim Rabbim! Şu kahramanların bütün dilekleri ismi celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsan eyle. Huzurunda titreyerek böyle güzel bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin et. Düşmanlarını zaten kahrettin, bütün bütün mahvet!

Kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemez.

Anneciğim, oğlum Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş.

Çamaşır falan istemem. Paralarım duruyor Allah razı olsun.

AHMET BEY- Gördün ya Hatice Hanım, maşallah evladımız aslan gibiymiş.

AYŞE HANIM -he ya anlaşılan moralleri de çok iyi çocuklarımızın

HATİCE HANIM- Allah razı olsun hocam. Yüreğime su serptiniz. Yüreğim evlat hasretiyle alev alev yanmakta her geçen gün tasası içimde. Dağ gibi büyüyor hocam.

AHMET BEY-Meraklanma sen Hatice Hanım Allah yavrularımıza zeval vermesin görevleri hem çok zor, hem ağırdır. Amma Allahın izniyle düşmanı geçirmeyeceklerdir. Sen yüreğini serin tut.

AYŞE HANIM-He ya,sen rahat ol Hatice Hanım evlatlarımız bu vatana emanettir.

HATİCE HANIM- Evladım, önce Allah’a, sonra vatana emanettir.

HEPSİ BİRDEN- Amin!…

V SAHNE

(Ahmet bey’in evi. Cepheye giden gençlerin şahadet haberi şehre ulaşır. Ahmet Bey haberi duymuş ve derin üzüntü içinde evine kapanmıştır. Emine öğrencilerin şehit olduğunu duymuş ve heyecanla eve girmiştir.)

EMİNE- Baba baba, duydun mu? Çanakkale’ye giden öğrencilerinin hepsi şehit olmuş. Aman Allah’ım bu nasıl olur?

AHMET BEY- evet kızım o soruyu ben de soruyorum kendi kendime. Evet, nasıl olur? Bu gencecik fidanlar toprağa nasıl düşer?Vatan sadece onarlın sırtında mıydı? ya rabbi bu nasıl bir imtihan, bu nasıl bir savaştır. Canımız canlarımız gidiyor. Biz bu acıya nasıl dayanacağız.

EMİNE-Ömer, Hüseyin Hakkı, Celal, İsmail, Osman hepsi mi?

AHMET BEY sadece onlar mı kızım? Kaç Cemal, kaç Ömer gitti. Onlarla beraber geleceğimiz, yarınlarımız gitti. Ey Çanakkale seni geçilmez kılmak için, kaç yiğidi sularına, kaç cengâveri toprağına gömdük. Yarab sen bize güç ver, sabır ver.

( kapı çalınır. Emine kapıyı açar. Hatice Hanım içeri girer. Telaşlı ve bitkindir. )

HATİCE HANIM- hocam, kurbanın olayım, doğru mudur, duyduklarım.

AHMET BEY- Hatice hanım, otur hele, önce sakinleş.

HATİCE HANIM- hocam, Allah-hınızı severseniz doğruyu söyleyin. Herkes benden cüzamlıymışım gibi kaçıyor. Kara haber tez yayılır hocam. Anladım ben, kötü bir şeyler var. Söyleyin ne olur. Ömer’ime ne oldu?

AHMET BEY- Nasıl söylesem bilmem ki?

HATİCE HANIM- Yoksa doğru mu hissettiklerim hocam? Kınalı kuzum Ömer’im…

AHMET BEY- Ömer’imiz, evet Hatice hanım ne yazık ki hissettiklerin doğrudur. Ömer, Osman, Hüseyin, Cemal, Hakkı, İsmail ve daha niceleri nice canlarımız gitti. Onlar birer kahramandı Hatice Hanım kahramanların ardından ağlanmaz. Sen bir şehit, anasısın böyle bir evlat yetiştirdiğin için ne kadar iftihar etsen azdır. Adı göklere yazılan binlerce şehidimiz gibi Ömer’de bu vatanın şerefli bağrında yerini almıştır.

( seyirciye dönerek)

Evet, bir milletin bu milletin şanlı tarihinde şehitler kervanı hep yürüdü. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya deyin aziz milletimin kahramanlık öyküleri yazılır, destanı okunur. Ömer bir destan yazdı. Bize destanı okumak ve okutmak düşer. Çanakkale bir milletin yazdığı destanlardan biridir. Söz konusu vatan olunca en çelimsiz, küçücük yavrunun bile nasıl bir nefer olduğunu Çanakkale’de tüm dünyaya ispat etti gençlerimiz.

Çanakkale ayrılıktır
Anadan babadan gardaştan
Çanakkale vuslattır
Kara toprağın bağrına şafaktan

Çanakkale haykırıştır
Çavuşum Ezine’li Yahya dan
Çanakkale kurtuluştur
Yedi bela eşkiyadan (Samet Veli)

Bizler, vatan için, bayrak için kara toprağın bağrına düşmüş bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Onlar şunu çok iyi bilsinler ki, emanetleri emin ellerdedir. Sizler, yattığınız yerde rahat uyuyunuz aziz şehitlerimiz.

SON

YAŞAR VURAL

AHMET ÖĞRETMEN VE KAHRAMAN ÖĞRENCİLERİ-ŞEHİTLER GÜNÜ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/24/ahmet-oegretmen-ve-kahraman-oegrencileri-sehitler-guenue/feed/ 0
HIRTLAR VADİSİ KUZU http://edebice.net/2013/04/05/hirtlar-vadisi-kuzu/ http://edebice.net/2013/04/05/hirtlar-vadisi-kuzu/#respond Fri, 05 Apr 2013 06:46:41 +0000 http://edebice.net/2013/04/05/hirtlar-vadisi-kuzu/    13 Haziran 2010 tarihinde beycuma şehit Onbaşı Rıfat Köktürk İlköğretim Okulu sene sonu gecesinde sergilediğimiz “Bir Konuya Bir Konuk” adlı skecimiz ve bu skeç için hazırlanan afiş…       Merhaba

HIRTLAR VADİSİ KUZU yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
   13 Haziran 2010 tarihinde beycuma şehit Onbaşı Rıfat Köktürk İlköğretim Okulu sene sonu gecesinde sergilediğimiz “Bir Konuya Bir Konuk” adlı skecimiz ve bu skeç için hazırlanan afiş…

 

 

 

Merhaba değerli izleyenlerimiz. Bir  konuya bir konuk programına hoş geldiniz. Bu akşam çok değişik bir konuyu ve konuğu ele alacağız. Yerin altından yerin üstü nasıl görünüyor, yer altı dünyasında neler yaşanıyor bunları ele alacağız. Bu akşamki konuğumuz ise tahmin ettiğiniz üzere yine yerin altından bir isim. Siz onu televizyonlarınızdan da iyi tanıyorsunuz. İşte karşınızda ünlü kabadayı Polat alemdar!….

(Polat alemdar ve arkasındaki iki adamı cendere müziği eşliğinde sahneye gelir. Sahneye ağır çekimde girerler.)

SUNUCU: Hoş geldiniz Polat Alemdar.

POLAT: Hoş bulduk.

Sunucu: Neden böyle yürüdünüz Polat Bey.

POLAT: Biz ağır adamlarız. Ağır çekimle yürüdük ki racona uygun olsun. Bu arada soyadımı yanlış telaffuz ediyorsunuz.

Sunucu: Doğrusu nedir efendim?

POLAT: Âlemdar. Yani A’nın şapkası var.

SUNUCU: Peki Polat bey. Soyadınız neden Âlemdar. Alemci olduğunuz için mi?

POLAT: Hayır alemci olduğumdan değil. Bu alem bana dar geliyor da onun için. Yani bu aleme sığamıyorum.

SUNUCU:  ha, evet anladım. Soy isminiz yaptığınız işi ele veriyor aslında. Polat bey bu mesleği neden seçtiniz?

POLAT: Ben seçmedim, seçildim. Mor kitapta benim adım yazıyormuş.

SUNUCU: Anlamadım. Bu mor kitap da nedir? Biraz bahseder misiniz?

POLAT : Mor Kitap, bu alemin sırlarının yazıldığı kitap. Kimin yazdığı bilinmez ama kimlerin okuyacağı bellidir. İşte bu kitapta geçiyor benim adım.

SUNUCU: Nasıl geçiyor yani? Göreviniz ne?

POLAT: Görevimiz yerin altını üstüne getirmek.(ha ha ha) Değil tabi canım şaka yaptım. Yerin altına da üstüne de nizam vermek.Bu memlekette ayaklar baş, başlar ayak olmuş.Ayak takımını baş aşağı edeceğiz.

SUNUCU. Nasıl yapacaksınız bunu?

POLAT: Sonunu düşünen kahraman olamaz.

SUNUCU: Sonunuzun ne olacağını sormadım, bu işi nasıl yapacağınızı sordum.

POLAT:  Ha, okkalı sözlerle konuşmayı severim de onun için söylemiştim.Bu işi bizim usullerle yapacağız. Orası sır.Onların hepsi mor kitapta yazıyor.

SUNUCU:  Ha sır diyorsunuz yani, açıklanmaz öyle mi?

POLAT: İki kişinin bildiği sır değildir.

SUNUCU: Bu söz de mi Mor Kitap’ta yazıyor?

POLAT: Yok, bu söz Türkçe Deyimler ve Atasözleri sözlüğünden. Sayfa 91.

SUNUCU: alem adamsınız Polat bey.

POLAT: Onun için soyadım Âlemdar ya…

SUNUCU: Ekibinizi nasıl oluşturdunuz, biraz da bundan bahseder misiniz?

POLAT: 2003’te çırak olarak Kaplan Bey’in emrine girdim. Ustalık belgemi kurtlar konseyi verdi. Onun için çocuklar hep bana “usta” derler. Arkamda gördüğünüz Cemati Taş, önceki ortağım Çakır’dan miras kaldı. Ötekini de çöplükte buldum. Adı da Abdulhey. Bunun babası unutkan bir adammış. Çocuğun adını unuturum diye Abdullah adının sonuna “hey hey” diye çağrırım diye “hey” koymuş. Abdullahhey buraya gelince biz nu kısalttık ve Abdulhey koyduk. Çünkü bizde öyle isimleri uzun uzadıya seslenecek vakit yok. Abdul, Cemo, Çeto, Mıro, Kıro diye çağırırız adamlarımızı.

SUNUCU: Polat Bey, bütün Türkiye sizi beğenerek izliyor. Türkiye’de milyonlarca hayranınız oluştu. İnsanlar sizi film artistinden öte gerçek bir kişilik olarak görmeye başladı.

POLAT: Artistlik yapma sunucu. Ne demek film artisti. Biz bu yalan dünyanın en sahici ve gerçekçi adamıyız.

CEMATİ: Sıkayım mı abi?

POLAT: Ne sıkıyorsun Cemati, çamaşır mı.

SUNUCU: Sakin olun beyler. Yanlış anladınız beni.

POLAT: Yanlış anlatma sen de o zaman. Racona ters şeyler söyleme.

SUNUCU: Yani demek istediğim, siz gerçek misiniz sahiden?

POLAT: Biz gerçeğin ta kendisiyiz. Siz bakmayın “burada anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür” dediğimize. Dizinin başına öyle bir uyarı koyduk ki, RTÜK’le papaz olmayalım.

SUNUCU: Polat Bey,  hayranlarınız kadar sizi eleştirenler de çok. Mesela gençlere kötü örnek oluyormuşsunuz. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?          

POLAT: Meyve veren ağacı taşlarlar, vermeyeni de haşlarlar. Biz meyve versek de suç vermesek de. Örneğin iyisi kötüsü olmaz örnek örnektir. Bazıları TV’lerde türlü türlü maskaralıklar şaklabanlıklar yapıyor onların ki sanat oluyor da bizimki şiddet mi oluyor. Aslan kocayınca eşeğin maskarası olurmuş. Kurt yatağında yatan kurt, aslan otağında yatan aslan, çakal ininde gezen çakal olurmuş. Biz eğitici öğretici bir diziyiz. Bakın siz bile bu röportajda bir sürü atasözü öğrendiniz. Şimdi şu Cemati’yi herkes kültürsüz, kaba saba çapsız bir herif bilir. (Cemati’ye seslenir) Cemati,

CEMATİ: Buyur usta.

POLAT: Atasözlerimizi say bakalım.

CEMATİ: Olur usta. Sonunu düşünen kahraman olamaz.

POLAT: Başka.

CEMATİ: Azdan az çoktan çok gider.

POLAT: Sen söyle Abdulhey,

ABDULHEY: İnsana güvenme ölür, ağaca yaslanma kurur. Su akar yatağını bulur usta. Damlaya damlaya göl olur,

Sakla samanı gelir zamanı.

komşu komşunun külüne…

POLAT: Yeter Abdulhey. Gördünüz mü ya işte. Biz aslında bir kültür hizmeti de yapıyoruz. Hem sonra güncelliğini yitirmiş bütün türkülerimize canlılık kazandırdık. Zurna sesli acem kızı, Asiyeye oy dedim, Elif’e be dedim, ben sana ne dedim Abdulhey.

ABDULHEY: Hatırlayamadım abi, ne dedin?

POLAT: Bir işi de tam yapın demedim mi Abdulhey?

SUNUCU: Evet Polat Bey, programımızın sonuna geldik. Son olarak izleyicilerimize bir mesajınız var mı? Malum bütün Türkiye sizden gelecek mesajlara göre hareket ediyor, gündemi haberlerden değil sizden takip ediyor.

POLAT: Hanımefendi, bizim ön sözümüz de son sözümüz de bellidir. Sonunu düşünen kahraman olamaz. Biz bu yola baş koyduk, birileri de bizim tekerimize taş koydu. Aha işte Cemati Taş. Taş gibi duruyor maşallah, taş kalpli herif. Kaya kaya maşallah. Haa, ne diyordum ben, önümüzü de arkamızı da görürüz. Önüm arkam sobe saklanmayan ebe. Ama biz saklanmayacağız. Bu Puslu vadide yine aynı yerde şu arkamda gördüğünüz ve göremediğiniz bilcümle kurtlarla yine ekranda olacağız. Biz ekranlarda boy göstermeye başladığımızda Fenerbahçe en son lig kupasını almıştı ve renkli televizyonlara yeni geçilmiş Hülya Avşar yılın güzeli seçilmişti. Yani demem o ki söz ola kese savaşı söz ola kestire başı demi Cemati?

CEMATİ: Evet Usta.

POLAT: Söz ola…..  aaa neydi… hah söz ola harman ola sabır ola sarman ola.

SUNUCU: Evet değerli izleyicilerimiz Bir Konuya Bir Konuk Programı’nın burada sonuna geldik. Hepinize iyi akşamlar diliyoruz.

                                                                     YAŞAR VURAL

HIRTLAR VADİSİ KUZU yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2013/04/05/hirtlar-vadisi-kuzu/feed/ 0