Bedeli Çanakkale’de Ödendi

24 Nisan 2013 0 yorum Tiyatro , Tiyatro Metinleri 839 Görüntüleme

bedeli-canakkalede-odendi

Biz edebiyat öğretmenlerin en büyük sıkıntılarından biri belirli gün ve haftalarla ilgili oyun, skeç bulmaktır. Genelağ (internet), birçok konuda olduğu gibi tiyatro metinleri konusunda da imdadımıza koşuyor. Ancak özellikle Çanakkale Şehitleri (Şehitler Günü) ile ilgili yeterli kaynak ve oyun bulmakta zorlanıyoruz. Genelağda yer alan tiyatro metinlerinin hemen hemen hepsi aynı ve defalarca sahnelediğimiz oyunlardır.

Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin ihtiyacına da cevap verebilmek amacıyla 1915 yılında yaşanmış bir olayı oyunlaştırdım. Galatasaray Sultanisi öğrencilerinden Mehmet Muzaffer’in eğitimini yarıda bırakarak Çanakkale Cephesi’ne gelmesi ve komutanının kendisine verdiği görevi başarıla yerine getirmesini anlatan “Bedeli Çanakkale’de Ödenmiştir!” oyununu sizlerin istifadesine sunuyorum. Bu oyunu ben geçen yıl 18 mart Şehitler Günü’nde sahneledim ve çok güzel oldu. şehitler Günü ile ilgili oyuna ihtiyacı olanlar, aşağıdaki metni kullanabilirler. Oyun kısa olduğu için kısa zamanda hazırlanabilir.

BEDELİ ÇANAKKALE’DE ÖDENDİ (MEHMET MUZAFFER’İN ÖYKÜSÜ)

-Bu oyun gerçek bir öyküden alınmıştır-

Üç aylık eğitimden sonra Mehmet Muzaffer, zabit namzedi olarak Çanakkale’dedir. Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyet ve verdikleri yüz elli bin zaiyattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar ve 1916 yılının başında boğazı tahliye edip çekip gitmişlerdi. Çanakkale’de savaş bitmiş ancak Osmanlının diğer bölgelerinde savaş tüm şiddetiyle sürüyordu. Bu yüzden Çanakkale cephesindeki askeri malzeme ve askerlerimizin Kafkas, Filistin ve Irak Cephelerine sevk edilmesi gerekiyordu. Mehmet Muzaffer’in birliği ikmal ve sevk için hazırlanma emri aldı. Ancak alayın elindeki Alman malı iki kamyonun lastiği yoktu.

I. PERDE

I. SAHNE

(Alay komutanı Albay Kamil Bey ve emir subayı Ahmet, kendilerine tanzim edilen odanın içinde öylece düşünmekteler. Loş bir ışık)

KAMİL BEY: ( Düşünceli. Bir zaman sonra ağır ağır konuşmaya başlar) Karargâh silah ve cephanenin ve diğer levazımatın Irak ve Filistin Cephesine sevkini emretti. Oysa elimizde ne yeterli sayıda kamyon ne de kağnı var. Elimizdeki iki Alman malı kamyonun ile diğer arabaların da lastikleri yok.

AHMET: Ne yapabiliriz kumandanım?

KAMİL BEY: Zaman mazeret sunma zamanı değil Ahmet. Mutlaka bir çare bulmak lazımdır. Bu kamyon lastiklerini nerde bulabiliriz?

AHMET: Bildiğim kadarıyla buralarda yoktur komutanım. Ama belki İstanbul’da bulunabilir.

KAMİL BEY: Peki bu iş için kimi memur edebiliriz?

AHMET: Kumandanım, ben bu iş için birini tanıyorum. Bizim alayda Mehmet Muzaffer var. İstanbul Galatasaray sultanisi öğrencisiymiş. Harp başlayınca gönüllü olarak Çanakkale Cephesi’ne gelmiş. Gözü pek, sağlam seciyeli ve açıkgözlü bir çocuktur. Bu işin üstesinde gelebilecek kabiliyettedir. Emir buyurursanız çağırttıralım.

KAMİL BEY: Ne dersin, başarabilir mi?

AHMET: Kumandanım bu malzemelerin bir an önce diğer cephelere sevk olunması gerekmektedir. Bize lazım olan lastikleri ancak İstanbul’da bulabiliriz. Bu iş için uygun olan tek asker Mehmet Muzaffer’dir. Başka da çaremiz yok sanırım.

KAMİL BEY: Haklısın galiba. Peki çağırın gelsin.

II. SAHNE

( Alay karargahı. Alay kumandanı Kamil Bey ve emir subayı yüzbaşı Ahmet odadadırlar. Kapı vurulur. İçeri bir asker girer)

ASKER: Emir buyurduğunuz Sultanîli Mehmet Muzaffer geldi efendim.

KAMİL BEY: Alın içeri evladım.

(Mehmet Muzaffer içeri girer ve topuklarını vurarak selam verir.)

MEHMET MUZAFFER: Beni emretmişsiniz kumandanım.

KAMİL BEY: Gel evladım.Nasılsın Muzaffer?

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun kumandanım.

KAMİL BEY: Vatan için yaptığın büyük fedakârlığın göğsümüzü kabarttı muzaffer. Vatan için, tahsilini yarıda bırakıp hem de askerlikten muaf tutulduğun halde cepheye gönüllü yazılman büyük bir fedakârlık ve şeref örneğidir. Öncelikle seni kutlarım evladım.

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun kumandanım.

KAMİL BEY: Evladım, bir müşkülümüz vardır. Malumun düşman tasını tarağını toplayıp Çanakkale’den kaçtı. Türk milleti varını yoğunu ortaya koydu ama Çanakkale’den düşmanı geçirmedi. Çanakkale’de boğazın sularına gömülen düşman Hicaz’da, Yemen’de Irak’ta, Kafkasya’da ümüğümüzü sıkmaya çalışmaktadır. Tez elden buradaki malzemeleri diğer cephelere ulaştırmamız elzemdir. Fakat bu levazımatı ulaştıracak kamyon ve otomobil lastiğimiz ile diğer bir malzememiz yoktur. Bunlarsa ancak İstanbul’dan karşılanabilmekteymiş. Sen de İstanbul’u bilen bir genç olarak bu malzemeleri bize temin edeceksin. (Yüzbaşı Ahmet’e dönerek) Yüzbaşım, icap eden paranın ödenmesi için Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne yazdığımız tezkereyi Muzaffer’e veriniz.

AHMET BEY: Emredersiniz Kumandanım!

KAMİL BEY: (Muzaffer’e dönerek) Evladım, bu malzemeleri bize ulaştırman hayati önem taşımaktadır. Allah yardımcın olsun.

MEHMET MUZAFFER: İstediğiniz bütün malzemeleri getireceğim kumandanım. (Selam verir ve Yüzbaşı Ahmet Bey’le birlikte çıkarlar.)

III. SAHNE

Mehmet Muzaffer, İstanbul’a gelince ilk olarak ailesinin yanına uğrar. İstanbul’da memuriyetle iştigal eden babası ve annesi, Çanakkale Cephesi’deki oğullarını bir anda karşılarında görünce çok sevinmişlerdir. Aşağıdaki bölümde Mehmet Muzaffer’in ailesiyle hasret giderme sahnesi canlandırılmaktadır.

(Ev hali. Ortada masa etrafında sandalyeler. Arkada sedir. Zamanın ev halinin anlatabilecek diğer dekor unsurları)

(M. Muzaffer’in anne ve babası evdedirler. Kapı çalınır)

BABASI: Allah Allah, kim ola ki bu saatte? Bakıver hanım. Kimmiş?

ANNESİ: (Kapıyı açar ve büyük bir sevinçle) Muzaffer oğlum! Yavrum. Hoş geldin. (Birlikte içeri girrler) Bak bey bak, kim geldi.

BABASI: Muzaffer, oğlum, hoş geldin. (oğluna sarılır.) Hay Allah. Ne diyeceğimi şaşırdım şimdi. Gel, gel otur hele.

M. MUZAFFER: Nasılsın baba?

BABASI: Nasıl olalım oğlum. İyiyiz hamdolsun. Sen bizi boş ver, nasıl oldu bu iş, terhis mi oldun yoksa?

M. MUZAFFER: Hayır baba. Savaş henüz bitmedi.

ANNESİ: Oğlum, sizin cephede savaş bitti, düşman Çanakkale’de boğuldu dedilerdi. Aslı yok muymuş?

M. MUZAFFER: Doğrudur anacığım. Düşman Çanakkale’de yenildi. Tasını tarağını toplayıp çekip gitti. Ama…

ANNESİ: (Sözünü keserek) Aması ne?

M. MUZAFFER: Aması, savaş Çanakkale’de bitti ancak diğer cephelerde devam ediyor. Filistin’de, Kafkasya’da, Irak’ta askerlerimiz çok zor şartlarda vuruşuyor.

BABASI: Peki oğlum, sizi neden gönderdiler?

M. MUZAFFER: Bizi göndermediler baba.

BABASI: Ne, yoksa askerden mi kaçtın?

M. MUZAFFER: Olur mu hiç öyle şey baba. Kumandanım beni buraya bir görev için yolladı.

ANNESİ: Ne görevi bu oğul?

M. MUZAFFER: Savaş Çanakkale Cephesi’nde sona erince buradaki asker ve diğer malzemeleri düşmanla vuruştuğumuz diğer cephelere sevk etmek emrini aldık. Ancak bu kadar malzemeyi sevk edecek yeterli sayıda aracımız yok. Elimizde iki tane Alman malı kamyonetimiz ve birkaç binek otomobilimiz var. Bunlar için lastik ve daha birkaç askeri malzemeye ihtiyacımız varmış. Bu malzemeler Çanakkale’de yokmuş. Kumandanım bunları bulmam için beni İstanbul’a yolladı.

ANNESİ: Demek yine gideceksin öyle mi?

M. MUZAFFER: Vatan görevi bitmedi anacığım. Kumandanım bana çok güveniyor. Onun için bu göreve beni seçtiler. Alayımızın ihtiyacı olan bu malzemeleri mutlaka bulmalıyım.

BABASI: Bu saydıkların İstanbul’da da zor bulunur oğlum. Nerden bulacaksın bunları?

M. MUZAFFER: Yarından itibaren her yeri arayacağım baba. Bu tür malzemeler genellikle Rum ya da Yahudi tüccarların elinde bulunur. İlk önce onalar bakacağım.

BABASI: Hayırlısı, inşallah bulursun.

M. MUZAFFER: İnşallah baba. Bu malzemelere çok ihtiyacımız var. Mutlaka bulmalıyım.

ANNESİ: Hayırlısı, Allah’ım yardımcın olsun oğul. Peki Malzemeleri götürdükten sonra ne olacak oğul? Sen de gidecek misin onlarla?

M. MUZAFFER: Elbette anacığım. Biz gitmeden olur mu? Eğer bu görevimi layıkıyla yerine getirebilirsem zabit olurum. Osmanlı ordusunun bir zabiti olarak cephede en önde olmalıyız anacığım.

BABASI: Sizi nereye yollayacaklar oğlum?

M. MUZAFFER: Tam olarak bilmiyorum baba. Ama bizim alayın Filistin Cephesine yollanacağını duymuştum.

BABASI: Neyse hanım, oğlan yol yorgunudur. Hele yiyecek bir şeyler getir de karnını doyuralım. Hele ondan sonra bol bol konuşuruz.

ANNESİ: Doğru ya. Sevincimden yemeği memeği unuttum. Şimdi kurarım sofrayı.

M. MUZAFFER: Ben de size kavuşunca açlığı falan unutmuşum. Ama karnım zil çalıyordu aslında.

IV. SAHNE

Mehmet Muzaffer, aradığı lastiğin bulmakta çok zorlanmaktadır. Çünkü o zaman, İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir bulunan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Mehmet Muzaffer nihayet İstediklerini Karaköy’de bir Yahudide bulacaktır.)

MEHMET MUZAFFER:Merhabalar bey amca.

YAHUDİ TÜCCAR: Merhabalar efendim.

MEHMET MUZAFFER: Günlerdir soruşturuyorum, sizde otomobil ve kamyon lastiği bulunuyormuş.

YAHUDİ TÜCCAR : Doğrudur evladım. Aradıklarından bende vardır. Ancak bunlar çok değerli ve nadir bulunan eşyalardır. Bu sebeple biraz pahalıdırlar.

MEHMET MUZAFFER: Olsun efendi, sen fiyatını söyle. Ne kadar istiyorsun?

YAHUDİ TÜCCAR: Ne yapacaksın bunları evladım. Senin ne işine yarar bunlar?

MEHMET MUZAFFER: Orası seni alakadar etmez efendi. Sen fiyatını söyle.

YAHUDİ TÜCCAR: 100 liracık evladım.

MEHMET MUZAFFER: Çüş… Arabayı mı satıyorsun be. Bu kadar eder mi bu meretler.

YAHUDİ TÜCCAR: Keyfin bilir evladım. Para senin mal benim.

MEHMET MUZAFFER: (Kendi kendine söylenir gibi) Tuzun kuru tabi. Nasılsa ocağına düştük.

YAHUDİ TÜCCAR : Bir şey mi dedin evladım.

MEHMET MUZAFFER: Neyse efendi, sen şu malları hazır et. Ben parayı alıp geleceğim.

V. SAHNE

(Mehmet Muzaffer, lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Bir Kaymakam Yarbay’ın huzuruna çıkarıldı. Elinde getirdiği tezkereyi Kaymakam’a uzattı)

KAYMAKAM: Nedir bu?

MEHMET MUZAFFER: Çanakkale’deki alayıma lazım olan levazımatın alımı ile ilgili tezkeredir efendim.

KAYMAKAM: (Tezkereyi sesli okur)“İcab eden paranın tevdi edilmesi hususunda müsaadelerinizi arz ederiz” (M. Muzaffer’e dönerek) Ne alacaksın bu parayla?

MEHMET MUZAFFER: Oto kamyon lastiği alınacak efendim.

KAYMAKAM: (Bir süre sessiz kaldıktan sonra M. Muzaffer’e kızgın kızgın bakarak) Bana bak oğlum, ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git! İnsanı günaha sokma. Para mara yok!

MEHMET MUZAFFER: (Ayaklarını topuklarına vurarak selam çaktı) Müsaadenizle efendim.

VI. SAHNE

(M. Muzaffer, Harbiye Nezareti’nin bahçesinden dışarıya doğru ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemeleri alıp mutlaka alaya ulaştırması gerekiyordu.)

MEHMET MUZAFFER:Elimizde iki kamyon ve araba var lastikleri yokdiğer malzemeler de mutlaka lazım. Beni bulur diye ta buralara gönderdiler. İşe bak. Tam lastikleri buldum, para yok. Hay aksi. Ne yapacağım ben şimdi. Elim de boş döneme ki. Kumandanıma ne diyeceğim? Bu işi mutlaka çözmem lazım. Bana çok güvendiler. Parayı mutlaka bulmalıyım, ama nasıl? (Uzunca bir süre bir köşede başı elleri arasında düşündü durdu. Sonra birden) Tamam buldum işte. Altı üstü bir kağıt değil mi bu… Şimdi doğruca şu Yahudi tüccarın yanına gideyim de malları hazır etsin.

VII.. SAHNE

MEHMET MUZAFFER: Merhaba tüccar efendi. Paranın tedarik işi akşama bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden önce vapur kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin.

YAHUDİ TÜCCAR: Olur evladım. Sen yeter ki paradan haber ver.

MEHMET MUZAFFER: Paran hazır tüccar efendi, tasalanma. Hadi eyvallah. (Tam çıkarken) Ha bu arada altın para vermiyorlar kağıt para verecekler.

YAHUDİ TÜCCAR: Napalım evladım. Para paradır. Hay hay.

VIII. SAHNE

(M. Muzaffer bütün gece odasının loş ışığında, kırtasiyecilerden tedarik ettiği para basımında kullanılan kağıtla 100 liralık bir banknot yapmıştır. Ortada tahta masa ve sandalye bulunan bir oda. Masanın kenarında bir gaz lambası yanmaktadır.)

MEHMET MUZAFFER: Neredeyse bitti. Üzerine “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” yazdık mı tamamdır. (Biraz durakladıktan sonra) Neden öyle yazıyorum ki. Bu paranın bedeli Dersaadet’te mi ödenecek. Bu paranın bedeli ödense ödense Çanakkale’de ödenir. Bu paranın karşılığını fazlasıyla vermedik mi biz onlara? “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır” Evet böyle yazmalıyım. (Kağıt üzerine yazı yazar gibi yaptıktan sonra) Nihayet bitti işte. Bir çini mürekkebi ve bir kağıt işimizi gördü. Gerçeğiyle ilk bakışta hiç ayırt edilmiyor. Hadi bakalım tüccar efendi, gözlerinin içinin parladığını şimdiden görür gibiyim.

IX. SAHNE

(M. Muzaffer, Erkan-ı Harbiye’den yanına aldığı birkaç askerle Yahudi tüccarın yanına gelir.)

MEHMET MUZAFFER: Tüccar efendi, hazır ettin mi bizim malları?

YAHUDİ TÜCCAR: Etmem mi evladım. Malların arkada.

MEHMET MUZAFFER:Al bakalım tüccar efendi 100 kaimeni. (Yahudi tüccara parayı uzatır)

YAHUDİ TÜCCAR: Evladım bunu dersaadette bozarlar değil mi?

MEHMET MUZAFFER: Bu para her yerde geçer tüccar efendi. Sen rahat ol. Hatta bedelini dersaadette değil Çanakkale’de, Yemen’de, Kafkasya’da, Filistin cephelerinde ödüyoruz. Biz nice bedeller ödedik vatan uğruna namus uğruna, bir senin 100’lüğünün bedelini mi ödeyemeyeceğiz.

X. SAHNE

Yahudi Tüccar’dan lastikleri alan muzaffer, İstanbul’da anne ve babasıyla helâlleştikten sonra doğruca alayına geri döner

Kamil Bey’in odası, kapı vurulur.

ASKER: İstanbul’a görevlendirdiğiniz Mehmet Muzaffer geldi efendim.

KAMİL BEY: Alın içeri evladım.

ASKER: Başüstüne kumandanım!

KAMİL BEY: Hoş geldin Muzaffer

MEHMET MUZAFFER: Sağ olun Kumandanım. İstediğiniz bütün malzemeleri getirdim kumandanım.

KAMİL BEY: Sağ ol evladım. Vatan için yaptığın fedakarlıklara bir yenisini daha ekledin. Bütün Türk milleti sana minnettar olacaktır. Sağ ol, var ol oğlum.

MEHMET MUZAFFER: Vatan sağ olsun kumandanım.

( Bundan sorası malum. Yahudi tüccar üç gün sonra parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Tabi parayı bozmadılar. Bozamazdılar çünkü para sahteydi. Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi yapmaktan mı çekindi bu bilinmez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit kaimeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu. Peki subay namzedi Mehmet Muzaffer’e ne oldu. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz emanetleri yerine ulaştırmış, daha sonra gönüllü olarak Filistin Cephesine gitmiş ve Gazze’de 1917’de şehit düşmüştür. Şehit Teğmen Mehmet Muzaffer’in şahsında bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.)

Yaşar Vural

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum