Araştırma-İnceleme-Eleştiri – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.14 Târik-i Dünyâ http://edebice.net/2017/12/15/tarik-i-dunya/ http://edebice.net/2017/12/15/tarik-i-dunya/#respond Fri, 15 Dec 2017 19:14:15 +0000 http://edebice.net/?p=8133 Târik-i Dünyâ: Hevâ ve hevesi terk eden. Dünyanın fâni olan yanını terk edip Allah rızası yolunda olan. Sen’in olmadığın bir yer var mı ki? Sen’i aramak için göğe çıkıyorlar, Açıkça

Târik-i Dünyâ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
hallac-c4b1-mansur

Târik-i Dünyâ: Hevâ ve hevesi terk eden. Dünyanın fâni olan yanını terk edip Allah rızası yolunda olan.

Sen’in olmadığın bir yer var mı ki?
Sen’i aramak için göğe çıkıyorlar,
Açıkça sana baktıklarını görüyorsun
Lâkin, onlar kör, sen’i göremiyorlar!

Satırların sahibi dönemin yazarı Hallac-ı Mansur, yazıları ve görüşleri nedeniyle Abbâsî Halifesi, Muktedir Bi’llâh’ın emriyle 26 Mart 922 tarihinde Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlanır; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edilir.

Hallaç, katı görüşlü müslümanları şoka uğratan radikal görüşleri sebebiyle çok fazla göze batmış, Tanrı’da eriyip yok olmak anlamında söylediği,
“Enel Hak” yani “Ben Tanrının tâ kendisiyim” sözü sebebiyle içinde Allah’ın 99 sıfatından biri olan “hak” da geçtiği için 912 yılında tutuklanmış ve uzun yıllar hapis kalmıştır.

Alenen işkence edildikten sonra, vücudundaki tüm deri kesilen yazar (Bir kuzunun kesiminden sonra postunun çikarmasi benzeri) yarı canlı haça gerilip halka teşhir edildiğinin ertesi günü ölür.

Öldükten sonra da başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikilir; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savrulur. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırılır.

O’na döneceğine inanman için,
O’ndan olduğunu kabul etmen gerek!

– Hallac-ı Mansur

Ben,
Gülebilmemiz için ağlayan
Ağlayabilmemiz için gülen adam.
Ben bir tarik-i dünya.
Hallac-ı Mansur’dan sonra
Benim derim yüzülecek
Zonguldak’ta
Ve gözlerime mil çekilecek…

– Rüştü Onur

Zafer ondandır, ondan gâlibiz
Cihan bilsin biz ona hakimiz
Din üzre hem alim, hem zakiriz
Dilimiz der;
Allah bir, Allah bir, Allah bir…

Târik-i Dünyâ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/12/15/tarik-i-dunya/feed/ 0
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış http://edebice.net/2017/11/19/marasli-seyhoglu-satimis/ http://edebice.net/2017/11/19/marasli-seyhoglu-satimis/#respond Sun, 19 Nov 2017 20:56:05 +0000 http://edebice.net/?p=7902 Faruk Nâfiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” adlı şiirinde geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Sarıkamış’tan sağ dönen bir askerdir Köyüne, anne ve babasına dönmek için yola çıkan, onca yolu geçen ama verem olan

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
han-gece

Faruk Nâfiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” adlı şiirinde geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Sarıkamış’tan sağ dönen bir askerdir
Köyüne, anne ve babasına dönmek için yola çıkan, onca yolu geçen ama verem olan Satılmış, bir han odasında son nefesini verdiğinde, odasının duvarında şu dizeler vardır:

Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslımı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…

O dönem Sarıkamış’a sevk edilen askerlerimiz Yemen cephesinden geldiği için soğuk hava şartlarına elverişli kıyafet ve mühimmatları mevcut değildir:

On yıl var ayrıyım kına dağından
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben…

Uzaklarda bir bekleyeni varsa, gözleri dalar insanın
Ötelere çok ötelere…
Kimi zaman içinde bulunduğu durumu aşıp başka engellere takılır varamaz sılaya, savrulur:

Gönlümü çekse de yârin hayâli
Aşmaya kudretim yetmez cibâli
Yolcuyum bir kuru yaprak misâli
Rüzgârın önüne katılmışım ben…

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/11/19/marasli-seyhoglu-satimis/feed/ 0
Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşımız http://edebice.net/2017/03/15/mehmed-akif-istiklal-marsimiz/ http://edebice.net/2017/03/15/mehmed-akif-istiklal-marsimiz/#respond Wed, 15 Mar 2017 10:22:20 +0000 http://edebice.net/?p=5118 Mehmed Âkif’in hayatının ilk yarısı, yani 1873’ten 1908’e kadar olan ilk 35 yılı, sanat, edebiyat, yazma ve yayın çalışmaları için bir yetişme devresi sayılabilir. O, bu zaman zarfında anne ve

Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşımız yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
mehmet_akif_ersoy
Mehmed Âkif’in hayatının ilk yarısı, yani 1873’ten 1908’e kadar olan ilk 35 yılı, sanat, edebiyat, yazma ve yayın çalışmaları için bir yetişme devresi sayılabilir. O, bu zaman zarfında anne ve babasından dinî ve millî terbiye almış; ilk, orta ve yüksek tahsilini tamamlamış; Kur’ân’ı hıfz edip hâfız olmuş; Arapça, Farsça ve Fransızcayı iyi derecede öğrenmiştir.
Arapça, İslâmî ilimleri edinmek, Farsça ise Fars edebiyatından faydalanmak için gerekli iki vasıtaydı. O devirde bizde İngilizceden daha çok revaçta olan Fransızca ise Osmanlıların batıya açılan penceresidir. Kendisi, tahsil hayatı boyunca daha ziyade dil derslerine alâka duyduğunu ve bunlarda başarılı olduğunu söyler. II. Meşrutiyet’ten önce yazdığı, fakat çoğunu beğenmeyip imha ettiği ilk şiirleri, ona aruz ölçüsünü ve bir ahenk unsuru olarak kafiyeyi iyi kullanma alışkanlığı kazandırmıştır. Mehmed Âkif, 1908’den evvel de bazı şiirlerini yayınlamakla birlikte, manzum ve mensur eserlerini esas olarak II. Meşrutiyet’ten sonra Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-reşâd dergilerinde yayınlamıştır. Küfe, Hasta, Seyfi Baba, Kocakarı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Meyhane gibi manzum birer hikâye olan ilk şiirlerinde onun işsizlik, yetimlik, hastalık, yaşlılık ve içki alışkanlığı gibi sosyal meseleleri son derece tesirli bir dille tasvir ettiği görülür. Bu şiirlerinde cemiyetteki hastalara, yaşlılara, kimsesizlere şefkat, merhamet duygularını telkin ettiği, ayrıca işsizlik, tembellik, cehalet, içki düşkünlüğü gibi kötülükleri yerdiği görülür. Mehmed Âkif, hayatının “yetişme devresi” diye adlandırdığımız ilk 35 yılında, Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıl süren saltanatının büyük bir kısmını idrak etmiştir. Kendisi, devrin birçok aydını gibi, Sultan II. Abdülhamid’e ve onun “istibdat” olarak nitelendirdiği sıkı idare tarzına muhalif olanlardan biridir. II. Meşrutiyet’ten sonra II. Abdülhamid tahttan indirilmiş; İttihad ve Terakki Fırkası iş başına geçmiştir. Âkif de bu partiye girmiş, fakat daha sonra fikir ayrılıkları yüzünden İttihatçılarla yollarını ayırmıştır. Çünkü başa gelenler, yaptıkları iş ve sebep oldukları felâketlerle Sultan Abdülhamid’e neredeyse rahmet okutmuşlardır… 1912-13 yıllarındaki Balkan Savaşları sonucunda asırlardır Osmanlı idaresinde bulunan şehir ve ülkeler elden çıkmış; orada yaşayan Müslümanlar, Türkler, katliam ve zulümlere maruz kalmıştır. Bu zulümleri şiirlerinde son derece tesirli bir dille tasvir eden Âkif, uğranılan musibetlerin sebepleri üzerinde durarak Müslümanları uyandırmaya çalıştı. Berlin’e gidiş sebebi de Almanya’da Osmanlılar, Tükler ve İslâm aleyhindeki propagandalara karşı doğruları anlatmak, kendi millet ve ülkesine hizmet etmektir. Balkan felâketlerinin ardından 1914’te kopan Umumi Harbe Osmanlı Devleti de katıldı; müttefiki Almanlarla birlikte mağlûp oldu. Bunun ardından imzalanan Mondros Mütarekesiyle Anadolu işgal edilmeye başlandı. İstanbul’da yayın faaliyetleriyle meşgul olan Âkif’in yazdığı bazı acı, hüzün ve ıztırap yüklü şiirler, âdeta altı yüz yıllık bir devletin batışı, kaybedilen vatan toprakları için yazılmış birer mersiye gibidir. Âkif’in Anadolu’da başlayan Millî Mücadeleye katılışı, halkın bu harekete güven duymasını sağlamıştır. O, şiirleri, yazıları ve vaazlarıyla İstiklâl Harbimizin manevî lideri oldu. İstiklâl Marşı’nı, açılan yarışmaya gönderilmiş 724 şiirin beğenilmemesi ve Maarif vekilince iletilen talep üzerine yazdı; vaad edilen para mükâfatını da almadı. Müsabakaya katılan ve marş sözü olabileceği düşünülen bazı şiirler, bugün elimizdedir. Bunlar, İstiklâl Marşı yanında edebî yönden çok sönük ve zayıf manzumelerdir. Ankara’da, Tâceddin dergâhında birkaç gün içinde yazılan İstiklâl Marşı, millî ve manevî değerlerimizi büyük bir maharetle dile getiren, muhteşem bir şiirdir. Ne var ki, TBMM’de Burdur milletvekili olarak bulunan Âkif, mebusluğu sona erince, emekli maaşını alamamış; üstelik vatan, millet ve Türkiye’nin hür, müstakil bir devlet olması uğrunda büyük hizmetleri geçmesine rağmen, polise takip ettirilmişti. Bunun üzerine 1925’te, çok sevdiği yurdundan ayrılmak ve Mısır’a gidip yerleşmek zorunda kaldı. Kendisi Diyanet İşleri Reisliğinin istediği Kur’an meali üzerinde yıllarca çalıştı; fakat namazlarda aslının yerine okutulabileceği endişesiyle bu meali resmî makamlara teslim etmedi; aldığı avansı iade etti. Mehmed Âkif, Türkçe’yi ve edebiyatımızı iyi derecede bilen, dilimizi mensur ve manzum eserlerinde çok iyi kullanan bir şair ve yazardır. O, klâsik edebiyatımızı, Servet-i Fünun şiir ve nesrini, resmî yazıcılık dilini, atasözlerini, halk tabirlerini ve argoyu bilen bir şairdir. Mehmed Âkif’in üslûbu çok çeşitlilik gösterir. Manzumeleriyle hikâye, mektup, fıkra, makale gibi türleri birleştirmiş; eserlerinin konularına göre üslûbunu ayarlamayı iyi bilmiştir. Âkif, devrinde Recâizâde Mahmud Ekrem, Ali Ekrem, Süleyman Nazif, Cenab Şehabeddin, Mithat Cemâl, Yakup Kadri gibi birçok şair ve yazar tarafından edebî kudreti ve mahareti takdir edilmiş bir şairdir. Onun tesiri ve şöhreti, başka bazı şair veya yazarlar gibi yaşadığı devirle sınırlı kalmamış, vefatından sonra da eserleri defalarca basılmış; Safahât’ı en çok neşredilen ve okunan şiir kitapları arasında yer almıştır. Diğer birçok manzum eseri onun vezin ve kafiyedeki başarısını, duygu ve düşüncelerini güzel bir şekilde anlatmadaki ustalığını gösterirse de Çanakkale Şehitleri, Necid Çöllerinden Medîne’ye, Bülbül, İstiklâl Marşı gibi şiirleri, büyük bir şair olduğunu isbat eder. Onun şair değil, “nâzım” olduğunu ileri sürenler, rahatlıkla denebilir ki, kıskançlık, ideolojik taraf tutuculuk, kendi sanat anlayışını mutlak doğru kabul etme gibi değişik tesirler altında hareket etmektedir. Sadece büyük bir şair ve değerli bir yazar değil, aynı zamanda yetişmekte olan çocuklarımıza ve gençlerimize ahlâkı, faziletiyle örnek gösterilebilecek bir şahsiyettir Mehmed Âkif…

 

 

 

 

Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşımız yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/03/15/mehmed-akif-istiklal-marsimiz/feed/ 0
Mehmet Akif’in Türk Milletine Hizmetleri* http://edebice.net/2017/03/12/mehmet-akifin-turk-milletine-hizmetleri/ http://edebice.net/2017/03/12/mehmet-akifin-turk-milletine-hizmetleri/#respond Sun, 12 Mar 2017 19:49:47 +0000 http://edebice.net/?p=5062 Mehmet Akif Ersoy tam olarak kimdir? Bir şair, bir yazar, bir baytar, bir siyasetçi, bir fikir adamı, bir propagandacı, bir din adamı… Mehmet Akif, bunlardan hangisidir? Akif bu sayılanlardan hepsi

Mehmet Akif’in Türk Milletine Hizmetleri* yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
mehmet_akif_ersoy

Mehmet Akif Ersoy tam olarak kimdir? Bir şair, bir yazar, bir baytar, bir siyasetçi, bir fikir adamı, bir propagandacı, bir din adamı… Mehmet Akif, bunlardan hangisidir? Akif bu sayılanlardan hepsi olduğu gibi, erdemli, ahlâklı, vatansever, ilkeli, inançlı, sabırlı, milliyetçi, İslamcı bir tefekkür ve iman eridir? Bu sıfatlar onu ifade için abartılmış sıfatlar değildir. Onun hayatı okunup araştırıldıkça bu sıfatların hepsini layıkıyla hak ettiği görülecektir. Zaten şu ifadeleri söylediğimizi duysa yahut bir şekilde aramızda olsa, “lütfen bana hak etmediğim vasıfları tevcih etmeyiniz, ben bunların hiçbirini hak etmiyorum” diyebilecek kadar da alçakgönüllüdür.

Akif’in bilinen hayat hikâyesinin detayına fazlaca girmeye gerek yoktur. Akif, İstanbul, Fatih’te Sarıgüzel semtinde İpekli Temiz Tahir Lakaplı müderris Tahir Efendi ile, Buhara Türklerinden Mehmet Efendi’nin kızı Emine Şerife Hanım’ın çocuğu olarak hicri 1290 (miladi 1873)’te doğmuştur. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif’in “Akif” olması da biraz söyleyişle ilgili. İnsanlar Ragif’in yanlış teleffuz edildiğini sanarak çocuğa “Akif” diye çağırmaya başlarlar. Oysa babası ebced hesabıyla doğum tarihini (rı=200, gayın=1000, ye= 10, fe=80 toplam: 1290)) verdiği için bilinçli olarak çocuğa Ragif ismini koymuştu.

O dönemin tüm çocukları gibi mahalle mektebine giden Akif, daha sonra sırasıyla Fatih ilkmektebine, Fatih Merkez Rüştiyesine ve Mülkiye İdadisine gider. İdadinin (bugünkü lise) ardında Mülkiyenin idadi kısmından sonra yüksek kısmına geçer. Ancak babası bu okulu bitiremeden vefat edince (1888), gündüzlü okuma imkanı olmayan Akif, yine o sıralarda açılan ve mezunlarına hemen iş bulma vaadinde bulunan Mülkiyenin Baytar Mektebine (Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi) kaydolur ve bu okulu 1893’te birincilikle bitirir. Hiç vakit kaybetmeden Maadin ve Ziraat Nezaretinde Müfettiş yardımcılığı görevi ile işe başlar.

Akif bu görevinde iken, Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın birçok yerini görev gereği gezer ve bu seyahatler ona müthiş bir gözlem gücü ve aynı zamanda İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu yakından tetkik eme fırsatı verir.

1898’de Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evlenir. Akif’in bu evlilikten 3 kızı ve 3 oğlu dünyaya gelir. Oğullarından İbrahim küçük yaşta vefat eder. Kızları Cemile, Feride ve Suat Hanım. Akif’in büyük oğlu Emin 24 Ocak 1967’de bir kamyon kasasında ölü bulundu İstanbul’da, küçük oğlu Tahir de 2000 yılına kadar yaşadı o da bir hastanede hayatını kaybetti.

Meşrutiyet’ten Sonra Âkif

O dönemin birçok aydını gibi II. Abdülhamit’in basına ve siyasete uyguladığı sansürden Mehmet Akif de rahatsızdı. 1908’de meşrutiyet ilan edildikten sonra oluşan nispeten özgürlük havasında Eşref Edip’in sahibi olduğu Sırat-ı Müstakim dergisinde başyazar olarak yazmaya başladı. 31 Mart vakasından sonra 2. Abdülhamit tahtan indirilmiş, yerine Mehmet Reşad (V. Mehmet) tahta çıktı. Osmanlı bu tarihten sonra hızlı bir çözülmenin içine girmiş, Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları peş peşe patlak vermiş, sonuç olarak Osmanlı hepsinden yara alarak çıkmış, Birinci Dünya Savaşı sonunda da herkese malum olduğu üzere Anadolu işgal edilmeye başlanmıştı.

Mehmet Akif gerek sırat-ı müstakim (daha sonra bu derginin ismi Sebilürreşad olacaktır) dergisinde yazdığı yazı ve şiirlerle gerekse cami kürsülerinde verdiği vaazlarla milletinin ve devletinin içine düştüğü duruma isyan etmiş, milleti nifak ve tefrikalara karşı uyarmıştır. Örneğin Balkan faciası sırasında verdiği vaazdan alınan şu cümleler onun çok yerinde tespitleridir:

“Allah’tan sonra yegâne istinadgâhımız olan o koca orduyu senelerden beridir, isyan bastırmaya, memlekette kol kol olmuş tefrika yangınlarını söndürmeye mecbur etmek ıztırarında (zorunda) kalmasaydık, askerimiz için böyle bir muvaffakiyetsizlik tasavvur olunabilir miydi? “

“Bizi düşmanımızın kuvve-i külliyesi (bütün kuvvetleri) perişan etmedi; belki onların taliâları (öncüleri) başımıza bu felaketi getirdi. O talia ne idi biliyor musunuz? Ordularından –senelerce- evvel hududumuzun dahiline soktukları tefrika idi.”[1]

Yine Akif Balkan faciası sebebiyle şiirlerinde de haykırır, yaş döker:

“İlahi şer-i ma’sumun bu topraklardı son yurdu

Nasıl teyid-i kahrın en rezil akvama vurdurdu

Evet, milletlerin en kahbesinden üç leim[2] ordu

Gelip tâ sinemizden vurdu, hem nasıl vurdu:

Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu[3]

 

Denilebilir ki milletin o felaketli günlerinde Akif kadar hiç kimse feryâd edip gözyaşı dökmemiştir[4]

Balkanlardaki yangın daha sönmeden Birinci Cihan harbi patlak verir ve ordumuz toparlanamadan kendini savaşın içinde bulur. Birinci Cihan Harbinde Mehmet Akif’e önemli görevler verilmiştir. Harbiye Nezaretine bağlı olarak çalışan Teşkilat-ı Mahsusa önce onu Berlin’e daha sonra da Ceziretül Arab’a (Arabistan yarımadası) gönderdi. Birincisinde görevi Almanların esir ettiği İtilaf Devletleri safında savaşmış Müslüman askerlere Osmanlının da Müslüman olduğu bu sebeple aynı dine mensup olanların birlikte mücadele etmeleri, düşmanın amaçlarına hizmet etmemek gerektiğini anlatıyordu. Mehmet Akif Berlin’de bulunduğu sıralarda Çanakkale Savaşı cereyan ediyordu. Akif, bu savaşı ruhunun en derinliklerine kadar duyuyor ve heyecandan gecelerce uyuyamıyordu. Hepimizin bildiği meşhur “Çanakkale Şehitlerine” şiiri Akif’in o günlerde Berlin’de yazdığı şiiridir.

Mehmet Akif, Berlin’den dönünce İstanbul’da çok duramadan Teşkilat-ı Mahsusa kendisine yeni bir görev daha vermişti: Şerif Hüseyin, Osmanlıya karşı isyan etmiş, kıvılcım tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Şerif Hüseyin’in karşısında yer alan Araplarla görüşmek ve onların Osmanlıya bağlılığını pekiştirmek göreviyle Arap Yarımadasına gelen Akif, İslam dünyasının içine düştüğü durumu bu seyahatte daha iyi görecek ve o meşhur “Necid Çöllerinden Mediney’ye”[5] şiirini bu seyahatte yazacaktır.

Ne Türk ordusunun kudreti ne de M. Akif’in nefesi birinci dünya savaşından mağlup çıkmamıza engel olacaktır.  Osmanlı, İtilaf Devletleri ile Mondros’ta ateşkes antlaşması imzalayarak teslim olur. (30 Ekim 1918) Akif İstanbul’a dönünce kendisine Dar’ül Hikme’de (Osmanlının son dönemlerinde kurulmuş bir tür ilmi müessese, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiyye)  görev verilir. Akif’in burada da Türk milletine karşı önemli hizmetleri olacaktır zira, Kuvayi Milliye’ye karşı yayın yapması için bu kurum kullanılmak istenmiş, ancak Âkif, buradaki görevi esnasında bu yayınlara müsaade etmemişti.[6]

Kurtuluş Savaşında Mehmet Akif:

Birinci Dünya savaşı sona ermiş ve memleket yavaş yavaş işgale başlanmıştı. Bu sıralarda ülkede çeşitli kurtuluş çareleri aranıyor, mandacılık bile teklif ediliyordu. Sebilürreşad dergisinden haykıran Akif, bu fikri savunanlara şiddetle karşı çıkıyordu:

“Türklerin 25 asırdan beri İstikl3allerini muhafaza etmiş bir millet oldukları tarihen müsbet bir hakikattir. Türkler İstiklâlsiz yaşayamaz.”[7] diyerek itirazını ifade ediyordu.

Biz Mehmet Akif’in Kurtuluş Mücadelesine Ankara’da başladığını zannederiz Oysa o, Mustafa Kemal Paşa kendisini çağırmadan önce –Yani İzmir İşgalinin sonrasında, İzmir’in işgali 15 Mayıs 1919) – Kuvayi Milliye’nin ilk vücud bulduğu yere yani Balıkesir’ e giderek orada Zağanos Paşa Camii’nde halkı harekete çağırdı, ümitsizliği bırakın, kımıldanın diye haykırdı. Sebilürreşad dergisi, gizli açık demeden milli kuvvetler yararına neşriyat yapıyor, Anadolu’ya geçenlere yardımcı oluyordu. Nihayet Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Ali Şükrü Bey ve Mehmet Akif, yanına oğlu Emin’i alarak zorlu bir yolculuktan sonra Ankara’ya gelirler. Atatürk, Mehmet Akif’in Ankara’ya gelmesine çok sevinmiş, kendisine bizatihi teşekkür etmiştir.  Mehmet Akif’in tıpkı Teşkilatı Mahsusa’da olduğu gibi TBMM hükümetinde de benzer yararlılıkları olmuştur. Ankara hükumetinin ihtiyacı olan propaganda ve moral desteği bu vesileyle bulunmuş, Mehmet Akif, Ankara’nın bir nevi manevi cephesini oluşturmuştur. Konya’da isyan hareketleri başgösterince Mehmet Akif Konya’ya gitmiş, oradaki halka milli mücadele lehine vaaz ve nasihatlerde bulunmuştur. Yine Sebilürreşat İstanbul’dan Ankara’ya gelmeden önce Kastamonu’da yayına başlamış, bu vesileyle Akif, Kastamonu’ya gitmiş orada Sevr antlaşmasının öldürücü maddelerini Nasrullah camiinde halkın anlayabileceği bir dille anlatmıştır. Nasrullah Camiinde söyle seslenmişti cemaate:

“Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile ordularla teyyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin emek kaygısına düştüğü zaman yıkılır.”[8]

Mehmet Akif’in camilerde verdiği vaaz ve hutbeler Sebilürreşat marifetiyle tüm Anadolu’daki vilayet, mutasarrıflıklara, sancaklara gönderildi. Bu vaaz ve hutbeler birçok toplantı ve camide okutuldu. Böylelikle, İstanbul’daki ayrılıkçı ve Milli Hareket düşmanı neşriyatın Anadolu’daki etkisi de kırılmış oluyor, halkın Ankara’ya olan güveni sağlamlaşıyordu.

İstiklâl Marşı ve Âkif

Ankara hükümeti hem orduya hem de millete moral vermek, Ankara Hükümeti’nin resmiliğini perçinlemek amacıyla bir milli marş müsabakası açar. Bu müsabakaya 724 şiir gönderildiğini Eşref Edip kitabında nakleder.[9] Ancak Maarif Vekaleti, gönderilen şiirler içinde İstiklâl Marşı olabilecek kudrette bir şiir bulamayınca özellikle Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif’İn bu yarışmaya katılmadığını fark eder ve kendisinin (m. Akif’in) para karşılığında milletine marş yazmayacağını öğrenir ve bunun bir şekilde halledileceğini söyleyerek M Akif’i marş yazmaya razı eder. Mehmet Akif bu şiiri Taceddin Dergahına kapanarak 10 günde yazar ve komisyona teslim eder. Şiir 17 Şubat’ta Sebilürreşad’da yayımlanır. Şiir 1 Mart’ta Meclis kürsüsünden Hamdullah Suphi Bey tarafından okunmuş ve 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te yapılan görüşmede resmen kabul edilmiştir.[10]

Bunda sonrası malum, vatanımız düşman işgalinden kurtulur ve Mehmet Akif Mayıs 1923’te dostu, can yoldaşı Eşref Edip’le İstanbul’a döner. Bu dönüş başka bir hicranın da habercisidir ve İstanbul’da da çok duramayan Akif, dostu Abbas Halim Paşa’nın yanına Mısır’a gider. Burada 11 yıl gönüllü sürgün kalır ve 1936’da hasta olarak yurda döner. 27 Aralık 1936’da baki âleme göç eder.

Âkif Kimdir?

Mehmet Akif,

Gönüllü sürgün,

Ahlâk abidesi,

İyi bir hatip ve hâfız

Şiirini davasına adamış edip,

Yanlış anlaşılmış ya da öyle anlaşılmak istenmiş, haksızlığa uğramış insan,

Bir erdem anıtı,

Bir entelektüel, bir aydın

İyi bir yurtsever

Kur’an tercümesi yapacak kadar din âlimidir.

İyi bir vaiz ve hak, hakikat davası için iyi bir propagandacı… ( Bu kelime bugünkü manasıyla belki soğuk gelebilir ancak, o dönemde Türklere ve Osmanlı Devleti’ne daha sonra da Ankara Hükümeti’ne yönelik kara propagandalara karı M. Akif gerek Almanya ve Arabistan’da gerekse Anadolu’da güçlü üslubu ve nutkuyla insanları etkilemeyi başarmış, camilerde verdiği vaazlarla da cemaati kendinden geçirmiş hüngür hüngür ağlatmıştır. Çünkü o kendi inanmadığı hiçbir şeyi insanlara anlatmamış, onları kandırmamıştır.)

Âkif kendine münhasır bir şahsiyet, bir dava adamıdır!

 

* Bafra TÜRKAV Şubesinin düzenlediği 12 Mart İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü” programında sunulan metin. 12 Mart 2017
[1] Eşref Edib, Mehmet Âkif Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları (Yay. Haz. Fahrettin Gün), Beyan yay. İst. 2010, s. 80
[2] Üç aşağılık ordu (Sırp, Bulgar Yunan orduları)
[3] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, (Haz. M. Ertuğrul Düzdağ), Gonca yay. İst. 1987, s. 179
[4] Eşref Edib, A.g.e.  2010, s. 79
[5] Mehmet Akif Ersoy, a.g.e. 1987, s. 311
[6] Eşref Edib, ag.e. 2010, s. 99
[7] Eşref Edip, a.g.e. 2010, s. 102
[8] Esref Edip, a.g.e. 2010, s. 114
[9] Eşref Edib, a.g.e. 2010, s. 126
[10] Eşref Edip, a.g.e. 2010, s. 135

Mehmet Akif’in Türk Milletine Hizmetleri* yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/03/12/mehmet-akifin-turk-milletine-hizmetleri/feed/ 0
Kitaba ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı http://edebice.net/2017/02/24/kitaba-ulasmak-hic-kadar-kolay-olmamisti/ http://edebice.net/2017/02/24/kitaba-ulasmak-hic-kadar-kolay-olmamisti/#respond Fri, 24 Feb 2017 14:35:49 +0000 http://edebice.net/?p=4514 Dünyada ne kadar kitap var böyle Çalışıp-didindim getirdim ele. Okudum, okudum, sonra da vardım Her saklı hazineden bir dürr çıkardım. Nizami Gencevi   “Kitap, istikbale yollanan mektup. Smokin giyen heyecan,

Kitaba ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Dünyada ne kadar kitap var böyle

Çalışıp-didindim getirdim ele.

Okudum, okudum, sonra da vardım

Her saklı hazineden bir dürr çıkardım.

Nizami Gencevi

 

Kitap, istikbale yollanan mektup. Smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür.” – demiş meşhur mütefekkir Cemil Meriç. Evet, kitap gerçekten de yarına – geleceğe – yollanan kimi zaman umut, kimi zaman korku, kimi zaman sevda, kimi zaman hicran, kimi zaman nasihat yüklü mesajlar içeren en kadim mektup türlerindendir. Kitap bazen yazıldığı çağın heyecanlarını şatafatlı bir biçimde yarına taşırken, bazen bütün zamanlar için geçerli olan âlem-şümul hitabeti ile insanlığa seslenmektedir. Bu kitapların muhitü’l-maarif olan müellifleri asırlar öncesinden bu günümüze ayna olmayı başarmış ve cemiyetin ezeli marazlarına merhem olagelmişler. İşte böyle cihanşümul âlim ve şairlerden Nizami Gencevi’nin doğduğu ve yaşadığı şehir Gence bu günlerde yeniden ülkenin ve dünyanın dikkati kendisine çekmeği başarmış büyük projelere ev sahipliği yapmaktadır.

Öğreğin “Azerbaycan gençliği 2011-2015 yıllarında Devlet Programı” çerçevesinde 2012 yılı Ocak ayında yapılan internet oylama sonucunda Gence şehri Azerbaycan’ın ilk Gençlik Başkenti seçilmiştir. Gence şehri 2015’te Avrupa Gençlik Başkenti adını kazanmak için Avrupa’da düzenlenen “European Youth Capital” yarışmasına iştirak etmiş, adaylar listesine girmiş, 2016 senesinde Avrupa Gençlik Başkenti seçilmiştir. Bu projeler kapsamında şehirde çeşitli etkinlikler düzenlenmiş, altyapı çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Gence sadece “gençlik şehri” olmakla kalmamış, şiire, sanata ve irfana verilen değer sayesinde Nizami yurdun 2017 yılında Bağımsız Devletler Topluluğu Kültür Başkenti seçilmiştir.

2016 senesinin sonlarına doğru Gence daha bir ferdi projeye ev sahipliği yapmıştır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı yanında Gençler vakfının desteği ile Nureddin Rahimli yepyeni bir proje başlattı. Gence kitap kulübü gönüllülerinin de seve-seve iştirak ettiği proje kapsamında özel siparişle küçük ev şeklinde kitap rafları yaptırıldı ve şehrin çeşitli yerleri dikildi. Toplam 10 adet raf her birinde 20 kitap olmakla gençlerin daha fazla toplandığı parklarda, bazı yükseköğretim kurumlarının ve öğrenci yurtlarının önünde yerleştirildi.  “Okuyan Gençlik  – Serbest Kütüphane” projesi kapsamında kurulan kütüphaneler tüm şehir ahalisinin kullanımına verildi. Şehir halkı tarafından çok büyük ilgi göre proje yerel ve ulusal televizyon kanallarında haber oldu, çeşitli kişi ve kurumlarca yapılan kitap bağışları sayesinde kütüphaneler daha da büyüdü. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan bu tür projeler sayesinde insanlar okudukları kitapları başkaları ile de paylaşmak, yeni kitaplar okumak ve gezmek ve dinlenmek için gittikleri parklarda serbestçe kullanabilecekleri bir kütüphane ile karşılaşabilmekteler. Türk yazar, akademisyen ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu’nun tabiri ile söylersek “Kitaplar bir odanın olduğu gibi, bir kafanın süsü olmaktan ibaret değildir, onlar uygar her insanın günlük ekmeği, ruhun gıdasıdır.”

Gence şehrinde başlatılan bu projenin yeni projeler için ilham kaynağı olması ve büyüyerek tüm Türk dünyasını kapsayan kütüphane ağına dönüşmesi temennimizdir.

Genceçay parkbulvar

Gence Devlet Üniversitesi

Gence Devlet Üniversitesi

Azerbaycan Devlet Agrar Üniversitesi

Azerbaycan Devlet Agrar Üniversitesi

Azerbaycan Devlet Agrar Üniversitesi – Yurt

Azerbaycan Devlet Agrar Üniversitesi – Yurt

Ferruh Rahimov – Gence/Azerbaycan

Kitaba ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/02/24/kitaba-ulasmak-hic-kadar-kolay-olmamisti/feed/ 0
Jorge Luis Borges’ten Yazarlık Öğütleri http://edebice.net/2015/06/23/jorge-luis-borges-ten-yazarl-k-oeguetleri/ http://edebice.net/2015/06/23/jorge-luis-borges-ten-yazarl-k-oeguetleri/#respond Tue, 23 Jun 2015 06:36:33 +0000 http://edebice.net/2015/06/23/jorge-luis-borges-ten-yazarl-k-oeguetleri/ Bir yazarın kitaplarına asla koymaması gerekenlere dair on altı uis Borges’ten Lironik öğüt.   EDEBİYATTA ŞUNLARDAN KAÇINMAK ÖNEMLİDİR1 Yapıta ya da adı sanı bilinen kişilere tamamen aykırı yorumlar getirmek. Örnekse,

Jorge Luis Borges’ten Yazarlık Öğütleri yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Bir yazarın kitaplarına asla koymaması gerekenlere dair on altı uis Borges’ten Lironik öğüt.

 

EDEBİYATTA ŞUNLARDAN KAÇINMAK ÖNEMLİDİR
1 Yapıta ya da adı sanı bilinen kişilere tamamen aykırı yorumlar getirmek. Örnekse, Don Juan’ın kadın düşmanlığı, vb.
2 Birbirine en kaba anlamıyla benzemeyen ya da zıt çiftler kullanmak. Don Quijote ve Sancho Panza ya da Sherlock Holmes ve Watson gibi.
3 Kişileri deli taraflarıyla tanımlama yöntemine başvurmak. Dickens’ın yaptığı gibi.
4 Olay örgüsü içinde, zaman ve mekânla tuhaf oyunlara girişmek. Faulkner, Borges ve Bioy Casares’in yaptığı gibi.
5 Şiirsellik adına okurun kendini özdeşleştirebileceği durum ve kişiler kullanmak.
6 Mite dönüşmeye yatkın kişiler kullanmak.
7 Kasıtlı olarak belli bir mekâna, belli bir döneme, sözün özü yerel bir atmosfere mal edilmiş cümleler ve sahneler.
8 Karmakarışık sıralandırmalar yapmak.
9 Metafor kullanmak, özellikle de görsel metaforlar. Daha somut olarak, tarım, denizcilik ve bankacılıkla ilgili metaforlar kullanmak. Kesinlikle önerilmeyen örnekse, Proust.

10 Antropomorfizme (insan biçimcilik) başvurmak.
11 Romanı oluştururken, düşünsel kurgunun başka bir ki­tabı anımsatması. Örnekse, Joyce’un Ulysses’i ve Homeros’un Odysseia’sı.
12 Mönü, albüm, yol tarifi ya da konserlere benzeyen kitap­lar yazmak.
13 Çizgiye gelebilecek her şey. Bir filme dönüştürülebileceği duygusu uyandıran her şey.
14 Eleştirel denemelerde tarihsel ya da biyografik gönder­meler yapmak. Üzerine çalışılan yazarın özel yaşantısının ya da kişiliğinin metne sızması. Her şeyden önce, psikanaliz.
15 Polisiye romanlarda evcil sahneler; felsefi konuşmalar geçerken de dramatik sahneler yaratmak. Ve son olarak:
16 Kibir, alçakgönüllülük, oğlancılık, oğlancılıktan tırım tırım kaçınmak ve intihar.

Jorge Luis Borges’ten Yazarlık Öğütleri yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/06/23/jorge-luis-borges-ten-yazarl-k-oeguetleri/feed/ 0
Oku, Yazarın Yüreğine Saplamak http://edebice.net/2015/06/22/oku-yazarin-yuregine-saplamak/ http://edebice.net/2015/06/22/oku-yazarin-yuregine-saplamak/#respond Mon, 22 Jun 2015 17:13:18 +0000 http://edebice.net/2015/06/22/oku-yazarin-yuregine-saplamak/   Sıradan fakat net bir dil kullanıp sıradan olaylar ve şeyler hakkında bir şiir ya da kısa öykü yazmak ve bunlara –bir sandalye, bir çatal, bir taş, bir kadın küpesine-

Oku, Yazarın Yüreğine Saplamak yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
 

Sıradan fakat net bir dil kullanıp sıradan olaylar ve şeyler hakkında bir şiir ya da kısa öykü yazmak ve bunlara –bir sandalye, bir çatal, bir taş, bir kadın küpesine- yoğun, hatta şaşırtıcı bir güç yüklemek mümkündür.

–bu, Nabokov’un seveceği türde sanatsal hazzın kaynağıdır.- Deneyselciliğin  bayraktarlığını yapan ya da başka türlüsü, kaba bir gerçeklikle bezenmiş, düzmece ya da kazara yaratılmış edebiyattan nefret ederim. İsaac Babel’in “Guy de Maupassant” adlı olağanüstü güzellikteki öyküsünde anlatıcı, edebiyat uğraşıyla ilgili şunları söyler: “Hiçbir demir ok, yüreği, doğru yere konmuş nokta kadar derinden delip geçemez.”

                                                                                             Raymond Carver

Oku, Yazarın Yüreğine Saplamak yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/06/22/oku-yazarin-yuregine-saplamak/feed/ 0
Enver Paşa’nın Sarıkamış Vasiyeti http://edebice.net/2014/12/29/enver-pasa-n-n-sar-kam-s-vasiyeti/ http://edebice.net/2014/12/29/enver-pasa-n-n-sar-kam-s-vasiyeti/#respond Mon, 29 Dec 2014 09:56:48 +0000 http://edebice.net/2014/12/29/enver-pasa-n-n-sar-kam-s-vasiyeti/   Sarıkamış Harekatı, bizim tarihimizin acı sayfalarından biridir. Sebep ve sonuçları üzerine çokça tartışılan bu harekatın izleri günümüzde hâlâ taptaze. Rus ordusuyla mücadeleden ziyade soğuk ve kötü hava şartlarıyla mücadelenin

Enver Paşa’nın Sarıkamış Vasiyeti yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
 

Sarıkamış Harekatı, bizim tarihimizin acı sayfalarından biridir. Sebep ve sonuçları üzerine çokça tartışılan bu harekatın izleri günümüzde hâlâ taptaze.

Rus ordusuyla mücadeleden ziyade soğuk ve kötü hava şartlarıyla mücadelenin sonucunda on binlerce askerimizi Allahüekber Dağları’nda kar altında bıraktık. 90 bin askerimizin şehit olduğu tevatürünün bugün dahi geçerliliğini koruduğu bu harekâttan geriye çok acı hatıralar kaldı. 

90 bin askerimizin bu harekatta şehit düştüğü tezini kim ne zaman hangi maksatla ortaya atmış bu pek bilinmez ancak bu tevatüre kendim de dahil bizden çok inanan oldu. Zira şehitlerimizi anma vesilesiyle yapılan birçok toplantı ve törende bu 90 bin şehit ifadesini hâlâ duyuyoruz. Oysa bunun böyle olmadığı gerek Genel Kurmay Başkanlığınca Gerekse bazı tarihçilerimizce ortaya kondu. Genel Kurmay Başkanlığı Rusların donmuş halde 23 bin Türk askerini gömdüklerini Rus kaynaklarından nakleder. Mehmet Niyazi de 90 bin sayısını Rusların uydurduğunu belirterek bu savaşta Türk tarafının tüm kayıplarının 23 bin olduğunu belirtir.

90 bin askerin abartılı bir sayı olduğu birçok tarihçi tarafından ortaya konması, orada bir dram yaşandığı gerçeğini örtmez. 90 bin değil de 9 bin askerimizi dahi savaşta değil de dondurucu soğuğa kurban vermemiz vicdanlarımızı, yüreklerimizi kanatmaya yeter. Kaldı ki, bu civanları o kahredici soğuğa kurban etmemiş olsaydık, daha sonra vereceğimiz kurtuluş mücadelemizde elimiz belki daha kuvvetli olacak, birçok mücadeleyi çok fala sıkıntıya düşmeden kazanmasını bilecektik. Bu düşüncelerin belki bugün için bir değeri yok ama bazı keşkeler insanın içini hâlâ yakıyor.

Sarıkamış Harekâtının günah keçisi olarak çoğu zaman Enver Paşa gösterilir. Bu gerçekten böyle midir, bunu tarihçilerimiz daha iyi yorumlar ancak, Enver Paşa’nın arşivlerden çıkan aşağıdaki vasiyeti bize olayların başka yönünü gösteriyor. Enver Paşa 1877-78 Osmanlı-Rus Harbinde Ruslara kaptırılan Kars, Ardahan, Batum ve Sarıkamış’ı geri almak ve Kafkas Cephesinde Rusları mağlup etmek amacıyla bu harekatı düzenlemiş ve şartların lehimize gitmesi durumunda da bu amaca ulaşılacağı kanısındaydı. Ancak, tarih; şartların Enver Paşa’nın hesap ettiği gibi gelişmediğini, bu harekâtın tam bir faciayla neticelendiğini yazacaktır. Ancak Enver Paşa Sarıkamış faciasından biraz önce kaleme aldığı vasiyetnamede dönemin hükûmetine bakın neler söylüyor:[1]

“Hükûmete: Plânım, Ruslar’a hemen iki misli üstün iki kolordu ile arkalarına düşerek geri çekilmeye mecbur etmek ve bu suretle 11. Kolordu ve Süvari fırkasiyle takip olunan düşmanı karşılayıp tamamiyle mahvetmekti. Dokuzuncu ve Onuncu Kolordu muvaffakiyetle hareketi yaptı. Düşmana taarruz edildi fakat mağlup edilemedi. Şimdi 11. Kolordu ve Süvari fırkasını bekliyorum. Gelir de yetişirse, düşmanı bozacağım. Fakat gelmeden düşman zayıflamış kıt’alarımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak olursa o vakit ordu mahvolmuş demektir.

Şimdiye kadar asker ve zabitler hiç kusursuz harbettiler. Her manev­rayı yaptılar. Eğer Allah da yardım ederse muvaffakiyet kesindir. Eğer muvaffak olamazsam son neferimle beraber öleceğim. Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyorum ve öyle ölüyorum. Düşmana sonuna kadar karşı koyunuz. Herhalde sonunda muvaffak olacağız. Ben hareketime pişman olmadan kalben müsterîh olarak ölüyorum. Yaşasın dinim, vatanım, padişahım.

Eğer geride kalanlarıma yardım etmek isterseniz: Eşim Sultan Efendi Hazretleri’nin ödeneği kâfi değildir. Kendisinin rahatça yaşaması için hiç olmazsa başkumandanlık ödeneğimin onun ödeneğine ilâvesi ve annemle babamın refahının sağlanması ile ilâhî rahmete mazhar olmam için birkaç hayır yapılmasını rica eder, yükselmesine çalışmaktan başka bir maksat beslemediğim din ve milletime dua eder, tanıyanlara selâm ederim. Yaşasın Müslümanlık, Osmanlılık ve Osmanlılar’ın Padişahı Sultan Mehmed Han.

Enver.

Servet nâmına birşeyim yoktur. Maamafih ne varsa refikam Sultan Efendi Hazretleri’ne bırakıyorum.

Enver”

 

 

 




[1] Murat Bardakçı, Sarıkamış’taki Büyük Felaketin Sorumlusu Hafız Hakkı Paşa’nın Pişmanlık Günlüğü, Habertürk gazetesi, 23. 12. 2012 tarihli sayısı

Enver Paşa’nın Sarıkamış Vasiyeti yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/12/29/enver-pasa-n-n-sar-kam-s-vasiyeti/feed/ 0
Zaman İçinde Türk Basını http://edebice.net/2014/06/24/zaman-icinde-tuerk-bas-n/ http://edebice.net/2014/06/24/zaman-icinde-tuerk-bas-n/#respond Tue, 24 Jun 2014 12:44:45 +0000 http://edebice.net/2014/06/24/zaman-icinde-tuerk-bas-n/ Türk basınında her dönemde mevcut iktidara yakın görünme isteği, gösterilmesi gereken hürmetin de ötesinde bir övgü ile resmi makamlara şirin görünme kaygısı olmuştur. Bafra’nın ilk gazetelerinden olan (ilk gazetesi olup

Zaman İçinde Türk Basını yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Türk basınında her dönemde mevcut iktidara yakın görünme isteği, gösterilmesi gereken hürmetin de ötesinde bir övgü ile resmi makamlara şirin görünme kaygısı olmuştur.

Bafra’nın ilk gazetelerinden olan (ilk gazetesi olup olmadığına emin değilim) Bafrasesi adlı gazetenin ciltlenmiş nüshalarını karıştırırken, Atatürk’ün ölümünün 1. Yıldönümünde yapılan bu haber dikkatimi çekti. “Millî Şef” ifadesi, bir unvan olmanın da ötesinde bir sıfatken “dünyanın en mümtaz siması” tamlamasına ne isim bulmalı. Anadolu’nun bu ücra kazasının tek yayın organı böyle bir yakıştırmayı ayakta kalabilmek için mi yoksa dönemin şartlarının gereği mi yapmıştır?

Bugünküne ne de çok benziyor değil mi?

Yaşar Vural

Zaman İçinde Türk Basını yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/06/24/zaman-icinde-tuerk-bas-n/feed/ 0
İstiklâl Marşı’mızın Yazılış Süreci http://edebice.net/2014/03/04/istiklal-mars-m-z-n-yaz-l-s-suereci/ http://edebice.net/2014/03/04/istiklal-mars-m-z-n-yaz-l-s-suereci/#respond Tue, 04 Mar 2014 07:50:46 +0000 http://edebice.net/2014/03/04/istiklal-mars-m-z-n-yaz-l-s-suereci/ 12 Mart İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü yaklaşıyor. Bu sebeple İstiklâl Marşı’mızın yazılma sürecini kısaca hatırlatalım istedik.   Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmıştı.

İstiklâl Marşı’mızın Yazılış Süreci yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

12 Mart İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü yaklaşıyor. Bu sebeple İstiklâl Marşı’mızın yazılma sürecini kısaca hatırlatalım istedik.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmıştı. İzmir’in ve İstanbul’un işgali ile Osmanlı hükümetinin çaresizliğini gören Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Ankara’da millî bir meclis açmış bu meclis Türk milletinin umudu olmuştu. Meclis açılışını takip eden 6-7 aylık dönem sonunda millete ve orduya güç ve moral verecek millî bir marşa ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı. 25 Ekim 1920’de Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Milli Marş yarışması yapıldığı ilan edilmiş yarışmada seçilecek esere 500 lira ödül verileceği duyurulmuştur.

Yarışmaya 23 Aralık 1923’e kadar gönderilen eserler değerlendirilmiş, ancak millî marş olacak değerde bir eser bulunamamıştır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey Mehmet Akif’in yarışmaya katılmamış olduğunu öğrenir ve bunun sebeplerini soruşturur. Mehmet Akif’in yarışmaya ödül konulduğu için katılmamış olduğunu öğrenince ona bir mektup göndererek  ödül konusunun uygun biçimde çözüleceğini söyler. 5 Şubat 1921 tarihli bu mektubun ardından Mehmet Akif Ersoy, şimdi bir müze olan Taceddin Dergahı’ndaki evine çekilerek marşı 10 günlük bir zaman diliminde yazmıştır. 17 Şubat 1921’de Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanan İstiklâl Marşı, 1 Mart 1921’de Hamdullah Suphi Bey tarafından Meclis’te okunmuştur. Meclis görüşmeleri sonucunda 12 Mart 1921’de “istiklâl Marşı” milli marş olarak kabul edilmiştir.  

17 Mart 1921’de İstiklâl Marşı için beste yarışması duyurusu yapılmış ancak 1924’te Ali Rıfat çağatay’ın bestesi Milli eğitim Bakanlığı’nda oluşturulan bir kurulca kabul edilmiş ve ilgili yerler ve bütün okullara bildirilmiştir. Marş 1924’ten 1930’a kadar Ali Rıfat Bey’in bestesiyle çalınmış 1930 çıkarılan bir emirle Zeki Üngör’ün bestesi çalınmaya başlanmıştır. Günümüzde de çalınan beste bu bestedir.  

edebice.net

İstiklâl Marşı’mızın Yazılış Süreci yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/03/04/istiklal-mars-m-z-n-yaz-l-s-suereci/feed/ 0