Dil ve Anlatım – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Fri, 08 Nov 2019 14:19:23 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.16 Türkçenin Yazımında Kullanılan Alfabeler http://edebice.net/2015/04/11/turkcenin-yaziminde-kullan-lan-alfabeler/ http://edebice.net/2015/04/11/turkcenin-yaziminde-kullan-lan-alfabeler/#respond Sat, 11 Apr 2015 19:52:20 +0000 http://edebice.net/2015/04/11/turkcenin-yaziminde-kullan-lan-alfabeler/   TÜRKÇENİN YAZIMINDA KULLANILAN ALFABELER   Önceleri yazı, doğaüstü güçlerle ilişkilendirilen ve kaynağı konusunda yargıda bu­lunulmaktan çekinilen büyülü bir kavram olarak görülmüştür. Zamanla insanlar, en eski yazılı kaynaklara ulaşıp bunları

Türkçenin Yazımında Kullanılan Alfabeler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
 

TÜRKÇENİN YAZIMINDA KULLANILAN ALFABELER

 

Önceleri yazı, doğaüstü güçlerle ilişkilendirilen ve kaynağı konusunda yargıda bu­lunulmaktan çekinilen büyülü bir kavram olarak görülmüştür. Zamanla insanlar, en eski yazılı kaynaklara ulaşıp bunları çözmüşler ve yazı sistemleri arasında kar­şılaştırmalar yapıp yazının insan üretimi olduğunu kanıtlamışlardır. Birtakım kaya resimleriyle başlayan yazının macerası izlendikçe insanoğlunun ürettiği medeniye­tin macerası da ortaya çıkmaktadır. Kaya resimlerinin elbette bir yazı iddiası yok­tu; insan varlığının işaretlenmesi, belki de bir bellek oluşturma, ya da kalıcı olma düşüncesinin ilk yansımaları olarak değerlendirilmelidir. Bu kaya resimleri gelişe­rek zamanla insan dilinin, daha doğru bir anlatımla insanın kalıcı olmasına hizmet etmeye başladı, ancak dille yazının buluşması, insanlık tarihinin uzunluğu söz ko­nusu olduğunda çok kısa bir zaman dilimini kapsar. Yazı, bu kısa tarihine rağmen kalıcı ve görünür olmasından dolayı etkili olmuş ve zaman zaman dilin yerini aldı­ğı bile düşünülmüştür.

Tarihte Türkler kadar dillerini farklı alfabelerle yazmış başka bir millet olmadı­ğını söylemek abartı olmaz. Belgelerle izlenebilen yaklaşık 1350 yıllık süre boyun­ca Türkçe, 13 değişik alfabe ile yazılmıştır. Dünya dilleriyle kıyaslandığında durum daha iyi anlaşılacaktır: Avrupa dilleri başlangıçtan bu yana Latin alfabesiyle, Slav dilleri baştan beri Slav (Kiril) alfabesiyle, Arapça baştan beri Arap alfabesiyle yazıl­mış ve yazılmaya devam edilmektedir. Türkçe ise değişik dönem ve coğrafyalarda Köktürk, Soğd, Uygur, Mani, Brahmi, Tibet, Süryani, Arap, Grek, Ermeni, İbrani, Latin ve Slav (Kiril) alfabeleriyle yazılmıştır. Bunlardan Soğd, Mani, Brahmi, Tibet, Süryani, Grek, Ermeni ve İbrani alfabeleri belli tarihî dönemlerde kısa süreli olarak ve oldukça sınırlı çevrelerde kullanılmıştır. Geriye kalan Köktürk, Uygur, Arap, La­tin ve Kiril alfabeleri ise uzun sürelerle ve geniş coğrafyalarda kullanılmıştır.

Türkçenin bu kadar farklı alfabelerle yazılmasının nedeni, Türk milletinin yaşa­dığı hayat tarzıyla doğrudan ilgilidir. Türkler, çok erken devirlerden itibaren göçler ve fetihler nedeniyle Sibirya’dan İç Asya’ya, Ön Asya’dan Kafkaslar’a, Karadeniz kı­yılarından Orta Avrupa’ya kadar uçsuz bucaksız bir coğrafyaya dağılmış ve bunun sonucunda da pek çok halk ve kültürle karşı karşıya gelmiş, iç içe yaşamış ve kül­türel alışverişlerde bulunmuş, bazen de bu halklar içinde eriyip yok olmuştur.

Bütün tarih boyunca din, kültür ve medeniyet çevresi değişiklikleri, alfabe deği­şikliklerinin başlıca nedeni olmuştur. Tarihi tecrübe özellikle din ile alfabenin birbiriyle çok ilişkili olduğunu gösterir. Başka ülkelerin hâkimiyetinde yaşayıp kendini yönetme iktidarına sahip olamama da alfabe değiştirmenin bir başka sebebidir. Bu durumda istekli bir seçme değil, zorla kabul ettirme söz konusudur. Sovyetler Bir­liği döneminde Türk halklarının Kiril alfabesi kullanması bunun örneğidir.

Türkler şu anda da dillerini farklı coğrafyalarda üç ayrı alfabe ile yazmaktadır­lar. Bu alfabeler; Latin, Kiril ve Arap alfabeleridir. Türklerin tarihte ve bugün kul­landıkları alfabeleri genel hatlarıyla şöyle tanıtabiliriz:

 

 

Köktürk Alfabesi

Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin metinlerle izleyebildiğimiz tarihi boyunca, kullandıkları ilk düzenli, kuralları yerleşmiş yazı sistemi Kök­türk alfabesidir. Bu alfabe yabancı­larca Run harfleri, Yenisey Run harf­leri, Runik alfabe, Türk Run yazısı gi­bi terimlerle adlandırılmıştır. Ancak bu esrarengiz yazıyı okumayı başa­ran ilk araştırmacı olan V. Thomsen, “Türk alfabesi” olarak adlandırmıştır.

Bugüne kadar Köktürk alfabesiyle yazılan metinlerin ilk örneklerinin 7. yüzyıla kadar gidebildiği kabul edilmişken, yeni araştırmacılar çok daha eski tarihle­re giden yazıtlar bulmuşlar ve yazının dağıldığı coğrafyanın sınırlarının da yeniden çizilmesini gerektiren sonuçlara ulaşmışlardır.

 

Bugünkü Kazakistan sınırları içerisindeki Esik kurganlarında çıkan dört bin ci­varındaki buluntu içerisinde, üzerinde Köktürk harflerinin ilkel şekilleriyle yazıl­mış 26 harflik ibare olan bir taş vardır. MÖ 5.-4. yüzyıllara ait olan bu yazı, Kök­türk harflerinin kullanılma tarihini Or­hun yazıtlarından yaklaşık 1200 yıl, bugünden ise 2500 yıl geriye götür­mektedir.

Köktürk yazılı belgelerle Asya ve Avrupa’nın çok büyük bir bölümünde karşılaşılmaktadır. Bu durum, Köktürk yazı sisteminin oldukça uzun bir süre ve çok geniş bir coğrafyada kullanıl­mış olduğunun kanıtıdır. Köktürk ya­zısı, Uygur Kağanlığı ve Kırgız Kağan­lığı dönemlerinde de kullanılmıştır. Bu yazı çoğunlukla taşlar üzerine kazına­rak yazılmış olmakla birlikte Irk Bitig adlı eser gibi kağıda yazılmış ve gü­nümüze ulaşmış metinler de vardır.

Köktürk yazısının kökeni konu­sunda bugüne kadar pek çok kuram ortaya atılmıştır. Fakat bu kuramların hiç biri de bugün için herkesçe kabul görecek bir durumda değildir. Konuy­la ilgili uzmanlar tarafından bu yazı­nın kökeniyle ilgili olarak şu görüşler ileri sürülmüştür:

 

 

1.                     İskandinavyalıların ve Germenlerin kullandığı Runik yazıdan doğmuştur.

2.                     Grek yazısıyla ilişkilidir.

3.                     Küçük Asya’daki Yunan yazı sistemiyle ilişkisi vardır.

4.                     Sami yazısının etkileri görülmektedir.

5.                     Arami ya da onunla aynı kaynaktan çıkmış olan Pehlevi veya Soğut alfabe­sine dayanır.

6.                     İskandinav Run sistemiyle Arami sisteminin karışımıdır.

7.                     Arami yazısı ve Türk damgalarının karışımından çıkmıştır.

8.                     Türk damgalarından çıkmıştır.

9.                     Sogut ve Pehlevi yazısı etkileriyle beraber Türk damgalarından kaynaklan­mıştır (User, 2006: 35).

 

Köktürk yazısının kökeniyle ilgili tartışmalar sürmektedir ve henüz bir sonuca bağlanmamıştır. Ancak bu yazı yukarıda belirtildiği üzere Türkler tarafından ol­dukça uzun bir süre ve çok geniş bir coğrafyada yaygın olarak kullanılmıştır. Ay­rıca bu yazı sistemi, Türkçenin seslerini yazıya geçirebilme özelliği bakımından bugün kullandığımız Latin kökenli alfabe bir yana, tarih boyunca kullandığımız bütün alfabelerden daha yeterlidir.

 

Mani Alfabesi

Uygur kağanı Bögü 762 yılında Mani dinini kabul edip halkına da kabul ettirince Mani alfabesi, bu dini benimseyen Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Bu alfabeyle yazılmış metinler Doğu Türkistan’da Turfan civarında bulunmuştur. Mani alfabesiyle yazılmış Türkçe metinler, genellikle dini içeriklidir ve fazla da değildir. Uygurlardan adı bugüne ulaşan şair Aprınçur Tigin, Maniheist Uygur çevresine mensuptur ve Mani alfabesiyle yazılmış bazı şiirleri günümüze kadar gelmiştir. Türkçenin yazımı için çok yetersiz olan bu alfabe, dar bir çevrede ve 8-9. yüzyıllar­da kısa süre kullanılmış din yoluyla gelen ilk alfabedir.

Soğut Alfabesi

Soğut kavmi ile Türkler arasındaki ilişkiler oldukça eski tarihlere gitmektedir. Bi­rinci Köktürk kağanlığı zamanında 6. yüzyılda dikilmiş olan Bugut yazıtının Soğut diliyle yazılmış olması, bu ilişkinin ve Türkler üzerindeki Soğut etkisinin açık gös­tergelerinden biridir. Soğutlar, Fars kökenli bir kavim olup Köktürkler ve Uygurlar devrinde bölge ticaretinde söz sahibidirler. Bu kavim, inanç ve siyasette de zaman zaman etkili olmuştur. Bugünkü bilgilere göre Soğut alfabesi 9. yüzyıla ait olduğu düşünülen Karabalgasun yazıtında Soğutça bölümün yazılmasında kullanılmıştır.

Türkçenin yazımında son derece yetersiz olan bu alfabe, 22 harften oluşur ve sağdan sola yazılır.

Bu alfabe Türklere 8. yüzyılda gelmiş ve kısa zamanda birtakım değişikliklerle Uygur alfabesi olmuştur. Türkçenin seslerini yazıya geçirmek bakımından çok ye­tersiz olan bu yazının Türkler tarafından kullanılmasının nedeni ticaridir. Uzun sü­re Türklerle iç içe yaşayan ve zaman içerisinde Türkleşen Soğutların yazı sistemi­nin asıl önemi Uygur alfabesinin kaynağını oluşturmasıdır.

Uygur Alfabesi

Ötüken bölgesindeki Uygurlar, bir taraftan Köktürk harfleriyle yazıtlar dikerek Köktürklerdeki geleneği sürdürürken, diğer taraftan Soğutlarla geliştirdikleri siyasi ve ticari ilişkiler sonucunda Budizm’e ve Maniheizm’e yöneliyorlardı. Dinî ilişki, yazının da değiştirilmesi sonucunu doğurdu ve Soğut yazı sistemi geliştirilerek Uy­gur alfabesi oluşturuldu. Uygur yazı sistemi, Köktürk alfabesi gibi taş ve kayalara kazınarak da kullanıldı.

Budist, Manici ve Hristiyanlığa ait metinler, mektuplar, hukuk belgeleri, yarlık­lar (fermanlar), astronomi ile ilgili metinler, takvim ve tıp metinleri, Türk halk ede­biyatı metinleri gibi çeşitli alanlara ait eserlerin yazıya geçirilmesinde kullanılan Uygur alfabesi, köken olarak Soğut alfabesinden türemiş olsa da kullanım alanları ve süresi dikkate alındığında bir Türk alfabesi kimliğini kazanmıştır.

Uygur alfabesi; Hitaylar, Moğollar, Mançular, Kalmuklar, Buryatlar gibi halkla­rın alfabelerine de kaynaklık etmiştir.

Moğol İmparatorluğu, sadece Uygur yazısını benimsemekle kalmamış, devlet kademesindeki danışmanlar hep Uygurlardan oluşmuş ve komşu devletlerle ha­berleşmede Uygur Türkçesi kullanılmıştır.

Uygur alfabesi, Fatih ve II. Bayezit devirlerinde Osmanlı sarayında da bilinen ve kullanılan bir yazı sistemidir. Fatih’in, Uzun Hasan’a yolladığı iki mektup bu al­fabeyle yazılmıştır.

Özellikle 11-15. yüzyıllarda Çağatay, Altınordu ve Kıpçak sahalarına ait bazı eserlerin Uygur harfleriyle yazılmış olması, bu alfabenin kullanılma süresinin uzun­luğunu ve kullanılma alanının genişliğini gösterir.

Türklerin İslam dinini kabul etmelerinin hemen ardından Uygur alfabesi terk edilip Arap harflerine ani bir geçiş yaşanmamış, uzun süre bu iki alfabe yan yana kullanılmıştır. Hatta bu alfabenin, 13. yüzyıldan sonra bir süre çok yaygın olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır.

Kısaca Uygur alfabesi, 8-17. yüzyıllar arasında Doğu Türkistan, Harezm, Altın ordu bölgelerinden İstanbul’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kullanılmıştır. Esasen toplam 18 harften oluşan bu alfabe de Türkçenin yazımı için son derece ye­tersizdir. Ancak uzun bir süre büyük bir kültür birikiminin taşıyıcısı olması ona ha­tırı sayılır bir önem ve değer yüklemiştir.

 

Brahmi Alfabesi

Daha çok Budist Uygurlar tarafından kullanılan Brahmi alfabesi Hindistan köken­li bir yazı sistemidir. Din dolayısıyla kullanılan alfabelerdendir. Hintçeden, Budizm ile ilgili kitapların Türkçeye tercüme edilmesi sebebiyle Uygurlara gelmiş, ancak Türkçe için kullanışlı olmadığından yaygınlaşıp benimsenmemiştir. Bu yazıyla ya­zılıp da bugüne ulaşan çok az metin vardır.

Tibet Yazısı

Türklerle Tibetliler arasında çok eskilere giden bir ilişki olduğu Köktürk yazıtların­dan anlaşılmaktadır. Türkler arasında Budizm’in yayılmasında da Tibetli misyoner­ler etkili olmuştur. Uygur kağanlığı döneminde Tibetlilerle ilişkilerin arttığının bir göstergesi olarak Tibet yazısının Uygurlar arasında kullanılmaya başlanması göste­rilebilir. Tibet yazısı da Uygurlarca Brahmi yazısı gibi çok kullanılmamıştır. Türk­çenin ses sistemine çok uygun olmayan bu yazı sistemi, çok sınırlı sayıda metnin yazılmasında kullanılmış ve kısa zamanda da terk edilmiştir.

 

Süryani Alfabesi

20. yüzyılın başlarında Doğu Türkistan’da yapılan araştırmalarda 17’si bugün yaşa­mayan 30 ayrı dilde, 24 farklı alfabeyle yazılmış binlerce metin bulunmuştur. Bu karışıklık ve çeşitlilik o coğrafyada pek çok halkın, kültürün, inancın birlikte yaşa­dığını gösterir. Bu yüzden de Uygur Türk Devleti, tarihin kaydettiği en hoşgörülü, düşünce ve inanç hürriyetine en saygılı devletlerinden biri olarak değerlendirilir. Belirtilen bu çeşitliliğin unsurlarından biri de Süryani alfabesinin bir kolu olan Estrangelo yazısıdır.

Hristiyan misyonerler Türkler arasına 2. yüzyılda girmeye başlamışlarsa da bu di­nin Türklerce kabul edilen Nasturi mezhebi 7. yüzyılda yayılmaya başlamıştır.

Doğu Türkistan’ın Turfan şehri çevresinde araştırma yapan bilim adamları, bu bölgede pek çok Nasturi kilisesine rastlamışlardır. Farklı alfabelerle yazılmış olan bu dine ait metinler, daha çok bu kiliselerde bulunmuştur. Bunların içinde Estrangelo (Süryani) yazısıyla yazılmış metinler de vardır.

 

İbrani Alfabesi

Tarihteki Türk devletlerinin yöneticilerinden, Museviliği yalnızca Hazar Devleti yö­neticilerinin seçtiği bilinmektedir. Uygurlarda olduğu gibi Hazarlarda da çok çeşitli dinler ve halklar  engin bir hoşgörüyle bir arada ve barış içerisinde yaşamışlardır.

Köktürk Devleti’nin en batı ucundaki bir Türk boyu olan Hazarlar, bu devletin hâkimiyeti zayıflayınca Kafkasların ve Karadeniz’in kuzey bozkırlarında kendi dev­letlerini kurdular. Çok dinli ve çok dilli bir siyasi yapıya sahip olan Hazarlarda Kök­türk alfabesi yanında İbrani alfabesi de kullanılmıştır. Ancak Hazarlardan günümü­ze bu alfabe ile yazılmış belge kalmamıştır. Bugün var olan İbrani harfli Türkçe bel­geler, Hazarların torunları olduğu kabul edilen Karay Türklerinden kalmadır.

İbrani alfabesi, inanç sisteminin etkisiyle Türkler tarafından kullanılmış alfabe­lerdendir. İbrani alfabesi 9. yüzyılda, Museviliğin Karay mezhebine giren Hazar Türklerinin bilhassa kağan sülalesince kullanılmış olmalıdır. 16. yüzyıldan beri İb­rani alfabesini kullanan Karaylar, bugün bu alfabeyi yalnızca dini metinlerinde ve ibadet amaçlı kullanmaktadırlar.

Ermeni Alfabesi

Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi metinleri, özellikle Kafkaslarda ve Karadeniz’in ku­zeyinde karşımıza çıkar. Bu metinlerin Kıpçak Türklerinin hakimiyetinde yaşayan ve Kıpçakçayı ana dili olarak benimsemiş olan Ermenilere mi, yoksa Hristiyanlığı benimsemiş ve kilise yazısı olarak Ermeni alfabesini kabul etmiş olan Kıpçaklara mı ait olduğu konusu tartışmalıdır. Son zamanlarda ikinci görüş, yani bu metinle­rin Hristiyan Kıpçaklara ait olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Ermeni harfli me­tinler çoğunlukla dini konulu metinlerdir. Dar bir alanda din dolayısıyla ve kısa bir zaman diliminde kullanılan alfabelerdendir.

Grek Alfabesi

Bu alfabe, Anadolu’da Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı Karamanlı Türkler tarafından 18-20. yüzyıllar arasında kullanılmıştır.

Kuzey Sami yazısından gelişen yazı sistemlerinden biri olan Grek alfabesi, Ka­ramanlı Türkçesinin ses sistemini tam olarak yansıtmamaktadır. Sınırlı sayıda insan ve dar bir alanda kullanılmış olmasına rağmen Grek alfabesiyle çok sayıda eser ve­rilmiştir. Anadolu, Suriye, Balkanlar ve Kırım’ın bazı bölgelerindeki Ortodoks Hris­tiyan Türkler tarafından kullanılmış olan bu yazı sistemi de din dolayısıyla gelen alfabelerdendir. Lozan antlaşmasıyla bu alfabenin kullanımı sona ermiştir.

 

Arap Alfabesi

Türklerle Müslümanların ilişkilerinin sıklaşması 8. yüzyıl başlarına kadar gider.

Müslüman tüccar kervanları, dervişler gibi İslam’ı yaymak için çabalayanların uğ­raşları sonucunda öncelikle Karluklar, Karahanlılar, İdil Bulgarları ve Oğuzlar ara­sında yayılan İslamiyet, Türklerin en uzun süreyle kullanacağı alfabeyi de berabe­rinde getirmiştir. Bu alfabe bir müddet Uygur alfabesiyle bir arada kullanılmıştır.

İlk İslami eserler olan Kutadgu Bilig, Divanü Lügati’t-Türk, Atabetü’l-Hakayık gi­bi Türkçenin önemli eserlerinin yazarlarının elinden çıkan nüshaları günümüze ulaşmadığı için Uygur mu, yoksa Arap alfabesiyle mi yazıldıkları konusu tartışma­lıdır. Ancak zaman ilerledikçe Arap alfabesinin kullanımı yaygınlaşmış ve gittikçe bu alfabe Türklerin en yaygın ve en uzun süreli kullandıkları alfabe konumuna yükselmiştir.

Arap alfabesi Türkler arasında İslamiyet’in kabul edilmesinden 19. yüzyıla kadar geleneksel şekliyle kullanılagelmiştir. 19. yüzyıldan başlayarak bu alfabenin Türk­çenin yazımında yetersiz olduğu yazılmaya başlanmış, özellikle ünlüleri göstermek­te kullanılan harf ve işaretlerin eksikliği en çok eleştirilen yön olmuştur. Çeşitli dev­letlerin egemenliğinde yaşayan ve Arap alfabesini kullanan Türk aydınları özellikle 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında alfabenin düzeltilmesi ve Türkçeye daha uygun bir duruma getirilmesi konusunda tekliflerde bulunmuşlardır.

Arap alfabesinin Türkler arasında oldukça uzun bir süre kullanılması ve din yo­luyla gelmiş olması Türk dünyasının çok büyük bir kısmında bu yazının kutsal ol­duğu düşüncesinin yerleşmesine yol açmıştır. Bu algı birbiriyle ilgisi olmayan ba­ğımsız iki olgunun (din ve yazının) birbirine karıştırılmasının da sebebi olmuştur.

Bu yüzden Tanzimat yıllarına kadar yazıya en ufak bir müdahaleden söz dahi edi­lememiş, ancak Tanzimat’tan sonra alfabe tartışmaları başlamıştır.

Türkçenin yazımında dünyanın çeşitli ülkelerinde bugün de kullanılan alfabe­lerden biri de Arap alfabesidir. Özellikle İslam coğrafyasında İran, Irak, Suriye, Af­ganistan gibi ülkelerde yaşayan ve ana dilleri Türkçeyi okuyup yazma imkanına sahip olan Türk toplulukları, dillerinin yazımında Arap alfabesini kullanırlar. Çin hakimiyetindeki Doğu Türkistan (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) olarak adlandırılan ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerine sınır olan bölgedeki büyük çoğunluğunu Uy­gurların oluşturduğu Türk halkları da kendi lehçelerini Arap alfabesiyle yazmaya devam etmektedirler.

 

Kiril Alfabesi (Slav Alfabesi)

En eski Slav kitaplarının yazıldığı iki alfabeden biri olan Kiril alfabesi, 9. yüzyılda oluşturulmuştur. Bu alfabenin Rus topraklarına girmesi 9. yüzyıl ortalarında başlar.

10. yüzyılda Hristiyanlığını Ruslar arasında kabul görmesi, Kuzey Karadeniz ile bü­tün Sibirya ve Orta Asya’nın da kaderini belirler. Rusların bu dini kabul etmelerinin önemli sonuçlarından biri alfabe ve yazı diline kavuşmalarıdır. Önceleri küçük şe­hir devletleri halinde yaşayan Ruslar, Altın Ordu’nun yıkılışı ile beraber siyasi bir güç olmaya ve Türk topraklarında yayılmaya başlamıştır. Rusların yayılmacı politi­kaları sonucunda Rus olmayan pek çok halk Hristiyanlaştırılmış ve zamanla da Rus­laşmalardır. Bu durumdan en çok etkilenenler ise hiç şüphesiz o coğrafyanın eski yerleşikleri olan Türk halkları olmuştur. Kiril alfabesi asimilasyon politikalarının bir aracı olarak kullanılmış ve alfabeleri Kirilleştirilen ilk Türk soylu halk Çuvaşlar olmuştur. Sibirya Türk halklarını Hristiyanlaştırmak amacıyla kurulan bir misyoner ör­gütü tarafından Yakut, Altay, fior Türklerinin konuşma dillerine Kiril alfabesini uy­gulamış ve mümkün olduğunca küçük parçalara ayırma düşüncesiyle her birinin konuşma dili, yazı dilleri haline getirilmiştir. Müslüman olmayan Türk halklarının konuşma dilleri, Kiril alfabesini kullanan yazı dilleri durumuna getirilirken Müslü­man Türk toplulukları içinde de bazı aydınlar Kiril harflerinin kabul edilmesi gerek­tiğini savunmaya başlamışlardır. Hatta bunlardan bir kısmı kendi halklarının dilleri­ne ait alfabe ve dil bilgisi kitaplarını Kiril harfleriyle yazıp yayınlamışlardır.

1926’da yapılan Bakü Türkoloji Kongresi’nde bütün Türklerin Latin alfabesini kullanması yolunda bir karar alınmış ve Çuvaşlar dışında kalan bütün Türk toplu­lukları bu kararı uygulamışlardır. Eski Sovyetler Birliğinde yaşayan Türk halkları­nın Rus-Kiril alfabesini kullanmaları yolunda Moskova’nın aldığı karar üzerine 1939’da AzerbaycanlIlar, Tatarlar, Yakutlar ve Hakaslar; 1940’da Kazak, Kırgız, Başkurt, Karakalpak ve Özbekler; 1943’te Tuvalılar ve 1957’de de Gagavuz Türkleri Latin alfabesini bırakıp Kiril alfabesine geçmişlerdir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsız olan Türk Cumhuriyetlerin­den bir kısmı yeniden Latin alfabesini kullanmaya başlamıştır. Bugün Rusya Fede­rasyonu içerisinde yaşayan bütün Türk halklarıyla Kazakistan ve Kırgızistan Kiril alfabesini kullanmaya devam etmektedir.

 

Latin Alfabesi

Latin alfabesinin Grek alfabesinden doğduğu kabul edilmektedir. Bu alfabe, Türk- çenin yazılmasında çeşitli coğrafyalarda 14. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Türk­lerin kendi dillerini bu alfabeyle yazmalarına ise 20. yüzyıl başlarından itibaren rastlanır. Avrupalılar 14. yüzyıldan başlayarak Latin alfabesiyle pek çok Türkçe metin oluşturmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Latin harflerini kabul etme düşüncesi ilk olarak 1868de ortaya atılmıştır, ancak çok sert tepkiler görmüştür. Latin alfabesinin kabul edilmesi yolunda olumlu düşüncelere sahip olan Sultan II. Abdülhamit’in şu de­ğerlendirmesi dikkat çekicidir: ”Halkım ızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bizim yazımızın sırlarına alışmak kolay değildir. Latin alfa­besini almakla belki balkımızın işini kolaylaştırabilrriz”(User, 2006: 365).

Osmanlı devleti içerisindeki topluluklardan Latin harflerini ilk kullananlar Arna- vutlardır. Arnavutlar bu alfabeyi 1880’lerde yaygın olarak kullanmaktaydılar.

Osmanlı basınında özellikle 20. yüzyılın başlarında Latin alfabesinin taraftarları ve karşıtlarının büyük bir tartışmaya giriştikleri görülür. Birinci Dünya Savaşı yılla­rında duraklayan bu tartışmalar Kurtuluş Savaşının hemen ardından yeniden alev­lenmiştir. 1926-1927 yıllarında basında alfabe değişikliği ile ilgili pek çok yazı ya­yınlanır ve 1927’de alfabe değişikliği kararı alınır ve bu kararın uygulanması 1 Ka­sım 1928 tarihinde çıkarılan bir kanunla olur. Bu kararın alınmasında ve uygulan­masında elbette Bakü Türkoloji Kongresi’nde alınan karar da etkili olmuştur, çün­kü o kongreye Türkiye’den de temsilciler katılmış ve kararlar birlikte verilmiştir.

Arap alfabesinin Türkçenin ses sistemini karşılamaktan uzak bir yazı sistemi ol­duğu gerçeği Osmanlımn yetiştirdiği en büyük aydınlardan biri olan Katip Çelebi tarafından 17. yüzyılda ilk olarak dile getirilmiştir. Bu alfabenin yetersizliğini kabul eden bazı aydınlar da yazı reformundan bahsetmişler, ancak o dönemde bir sonuç alınamamıştır. Alfabe değişikliği ancak Atatürk’ün direktifleriyle ve TBMM’nin ka­rarıyla gerçekleşebilmiştir.

 

 

Türkçenin Yazımında Kullanılan Alfabeler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/04/11/turkcenin-yaziminde-kullan-lan-alfabeler/feed/ 0
Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri http://edebice.net/2015/04/11/turk-dilinin-tarihsel-donemleri/ http://edebice.net/2015/04/11/turk-dilinin-tarihsel-donemleri/#respond Sat, 11 Apr 2015 19:47:26 +0000 http://edebice.net/2015/04/11/turk-dilinin-tarihsel-donemleri/ Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri TURKÇENİN YAŞI Yeryüzündeki diller, çeşitli ölçülere göre sınıflandırılmışlar ve bu sınıflandırma sonu­cunda “dil aileleri” kavramı ortaya çıkmıştır. Halen tartışmalı olmakla birlikte Türkçe, Ural-Altay dil

Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri

TURKÇENİN YAŞI

Yeryüzündeki diller, çeşitli ölçülere göre sınıflandırılmışlar ve bu sınıflandırma sonu­cunda “dil aileleri” kavramı ortaya çıkmıştır. Halen tartışmalı olmakla birlikte Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensup kabul edilir. Bu kabul, Türkçenin önce­likle Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japonca gibi Altay dilleri ile daha sonra da Macarca, Fince vb. Ural dilleriyle akraba olduğu anlamına gelmektedir.

 

Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin Altay dillerinden ne zaman ayrılıp ba­ğımsız bir dil olarak kullanıldığına dair kesin yargıda bulunmak mümkün değildir. İlgi çekici bir konu olan bu “yaş” meselesi üzerine bazı görüşler vardır, ancak her­kesçe benimsenmiş bir tarih şimdilik söz konusu değildir. Çünkü konuyla ilgili el­de bulunan bilimsel veriler, kesin bir yaş belirlemek için yeterli görülmemektedir. Türkiye’de pek çok bilim adamınca kabul edilen bir görüş; Türkçenin yaşının bu­günden en az 8500 yıl geriye gittiği şeklindedir. Söz konusu olan bu süre, Türkçe­nin, bugün yeryüzünde yaşayan diller içerisindeki en yaşlı dillerden biri, belki de birincisi olduğunu gösterir. Bu şekilde MÖ 6500’lü yıllara tarihlenen Türkçenin ilk yazılı izlerine, MÖ 4000’li yıllarda tarih sahnesine çıkan ve insanlığa yazı yazmayı armağan eden Sümerlerden kalan tabletlerde rastlanır.

İnsanlık tarihi için son derece önemli olan Sümerler, oldukça önemli ve ken­dilerinden sonraki bütün medeniyetleri etkileyen bir medeniyet kurmuşlar, ayrı­ca medeniyetin taşıyıcısı kabul edilen yazıyı kullanmışlar ve pek çok yazılı bel­ge bırakmışlardır.

 

Sümercenin bugün yaşayan birtakım dillerle ilişkisi çok tartışılan konulardandır. Bu tartışmalara konu olan dillerden biri de Türkçedir ve bu tartışma uzun zamandır yapılmaktadır. Atatürk de bu tartışmalara ilgisiz kalmamış, 1935 yılında Dil ve Ta- rih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdurarak bu tür konuların araştırılmasını istemiştir.

Konuyla ilgili önemli bir çalışma yayınlayan Tuna (1990:49) Sümerce ve Türk­çe ile Sümerler ve Türkler arasındaki ilişkiler konusunda yaptığı araştırmaların so­nuçlarını birkaç madde halinde şöyle sıralar:

1.  Sümerce ve Türkçede 168 ortak kelime vardır ve bu kelimeler, akrabalıktan ya da kelime alışverişinden kaynaklanmış olabilir.

Diller arasındaki ortaklıklar, ya akrabalık ya da komşuluk ilişkisi sonucunda oluşur. Sümerce ile Türkçe arasında bir ilişki olduğu konusu, bu ortak keli­melerin tespit edilmesiyle kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispat edilmiş, ancak ilişkinin niteliği henüz netlik kazanmamıştır.

2.   Türklerin en az MÖ 3500’lerde Türkiye’nin doğu bölgesinde bulunduğu tes­pit edilmiştir.

3.    Türk dilinin zamanımızdan 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak varlığı ispatlanmıştır.

Türkçenin bilinmeyen zamanlarda Doğu ve Batı Türkçesi olarak adlandırdı­ğımız iki kola ayrıldığı pek çok bilim adamının benimsediği bir görüştür. Burada bu görüşe temel olacak bir zaman belirtilmiştir.

4.   Bugün, yaşayan Dünya dilleri arasında, en eski yazılı belgelere sahip olan dil, Türk dilidir. Bunun kanıtı, çivi yazılı Sümerce tabletlerdeki alıntı kelime­lerdir.

Osman Nedim Tuna’nın tespit ettiği 168 kelimeden birkaçı şunlardır:

SÜMERCE           TÜRKÇE

adakur                adak (ayak)

agar                   agır (ağır)

dingir                 teñri (Tanrı)

kaş-                    kaç-

men                   men (ben)

sag                    sag (sağ)

 

İki dil arasındaki ilişkiyi ispatlamak için bazı bilim adamları, üç-dört kelimenin ses ve anlam olarak örtüşmesini yeterli görürken, yukarıda belirtilen kaynakta 168 kelimenin yanı sıra bazı eklerin de ortak olduğu gösterilmiştir.

Türkçenin yaşıyla ilgili sorunlar tartışılırken doğal olarak Türklerin ana yurdu­nun neresi olduğu sorusu da gündeme gelmektedir. Herkesçe kabul edilmemekle beraber Altay dağları çevresi, Baykal gölü çevresi ya da Karadeniz ile Hazar arasın­daki bozkırların Türklerin ana yurdu olduğu şeklinde görüşler vardır. Sümerce ile Türkçenin ilişkisi, bu konuda yeni fikirlere ve tartışmalara yol açabilecek nitelikte­dir. Sümerlerin Mezopotamya’ya nereden geldikleri konusunda da çeşitli görüşler vardır. Bunlardan dikkate değer olanı, bu halkın kökenini Orta Asya’ya götüren gö­rüştür. Bütün bunların aydınlatılması için başta arkeoloji olmak üzere çeşitli bilim dallarının işbirliğine ve yeni araştırmalara gerek vardır.

Tarihin bilinmeyen zamanlarında atı ehlileştiren ve demiri işlemeyi öğrenen Türkler, bu iki tekniği kullanarak komşularına üstünlük sağlamışlar; yönetici ve ay­nı zamanda da “medeniyet kurucu” kavim konumuna yükselmişlerdir. İnsanlığın ortak medeniyetine de büyük katkısı olan bu durum, Türklerin çok erken çağlar­da geniş ve farklı coğrafyalara dağılmalarına, dolayısıyla da değişik halklarla kay­naşmalarına yol açmıştır. Türklerin çok erken devirlerde yaşamaya başladıkları bu hareketli, bir başka deyişle atlı konargöçer hayat tarzı, ana yurt konusundaki be­lirsizliğin temel nedenidir.

Konuşma dili olarak yaşı kesin rakamlarla ifade edilemeyen Türk yazı dilinin tarihini izleyebilmekteyiz. Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin ilk yazılı belgesi MS 687-692 yıllarına tarihlenen Çoyr yazıtıdır. Bu yazıttan 1200 yıl öncesine giden Esik kurganlarından çıkan bir taş üzerinde Köktürk yazısına çok benzeyen 26 ka­rakter tespit edilmiştir, ancak bugüne kadar tam olarak çözülememiştir. Bu yazı tam çözüldüğünde Türk yazı dilinin tarihi MÖ 5-4. yüzyıllardan başlatılacaktır.

 

TÜRKÇENİN TARİHSEL DÖNEMLERİ

Yukarıda belirtildiği üzere Türk dilinin Altay dillerinden ayrılıp bağımsız bir dil olarak konuşulmaya başlanması, tarihin bilinmeyen zamanlarına uzanmaktadır.

Ayrıca Türkçenin yine çok erken devirlerde Eski Doğu Türkçesi ve Eski Batı Türkçesi diye adlandırılan iki kola ayrıldığı genel kabul gören bir durumdur. Bir dilin lehçelere, yani ses, biçim ve telaffuz yönlerinden değişiklikler gösteren kollara ay­rılması, mekân farklılaşması ve zaman geçmesiyle, ayrıca farklı dillerle ilişkilere girmesiyle ilgilidir. Bir dilin konuşurları, bölünüp farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında dillerinde de önceleri çok önem arz etmeyen, ancak zamanla çoğalıp fark edilir duruma gelen değişiklikler görülür. Zaman geçtikçe artan bu değişiklik­ler, kolların başka başka dillerle ilişki içinde olmasıyla daha da artar. Türklerin ha­reketli, daha doğru bir ifadeyle konargöçer bir hayat yaşamaları, sürekli yer değiş­tirmelerine ve parçalanmalarına yol açmıştır. Yaşadıkları hayat tarzından kaynakla­nan bu bölünmeler, dillerinde de erken zamanlarda belirgin farklılıkların oluşma­sına yol açmıştır.

Türkçenin tarihsel dönemleri, özellikle yazıyla izlenemeyen karanlık diyebile­ceğimiz dönemlerin adlandırılmasında bilim adamları arasında birtakım farklılıklar görülmektedir. Ancak yazılı dönemlerin adlandırılması hemen bütün bilim adamla­rınca benzer biçimde ve benzer ölçütler dikkate alınarak yapılmıştır. Yazıyla izle­nemeyen dönemlerin adlandırılmasında Altay Çağı, En Eski Türkçe Çağı, İlk Türk­çe Çağı gibi terimler kullanılmıştır.

Dil içi ve dil dışı gelişmelerle yapılagelen adlandırmalar dikkate alınarak Türk­çenin özellikle yazıyla izlenebilen dönemleri şöyle açıklanabilir:

Hun Dönemi

Büyük bir imparatorluk olan Hun Devletinin içerisinde pek çok halk bulunmakta ve pek çok dil konuşulmaktaydı; ancak devletin kurucuları ve hakim unsuru Türklerdi. Çin yazmalarında karşılaşılan kişi, yer ve eşya adları Çincenin ses sistemine göre değiştirilerek yazıldıkları için Hun dili ile ilgili tam bilgi vermemektedir. Fakat bilim adamları Çin kaynaklarında karşılaşılan bu kelimelerin pek çoğunu Türkçe ile açıklamaktadırlar.

Çin kaynaklarında, Çince söyleyişle kaydedilmiş olan iki cümle vardır ki MS. 329 tarihli bu kayıt, Türkçenin şimdilik ilk cümle örneğidir. Çin kaynaklarında tes­pit edilen ve Hunlara ait olan bazı kelimeler ise şunlardır: Tengri, kut, il, törü, yabgu, ordu, sü, börü, temir, kural (silah), kapagçı (bekçi), bitigçi (yazar) (Ercilasun, 2011: 60). Görüldüğü üzere kelimeler; inanç, devlet, töre ve askerlikle ilgilidir.

Köktürk-Uygur Dönemi (Eski Türkçe)

Türkçenin MS 5-10. yüzyıllarını Eski Türkçe Dönemi olarak adlandırmak hemen herkesçe kabul edilmektedir. Eski Türkçe Dönemi, kendi içinde Köktürk ve Uygur dönemleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Köktürkler, Türkçenin bilinen ilk ve hacimli yazılı belgelerini bıraktıkları için kültür ve dil tarihimiz açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Orkun ırmağı kıyısında bulunan ve bengü (sonsuz) taş olarak adlandırılan granit üzerine yazılmış olan bu yazılar, 1893’te Danimarkalı bilgin V. Thomsen tarafından okunmuştur.

Hem Çin kaynaklarındaki hem Bizans kaynaklarındaki kayıtlardan 1. Köktürk Kağanlığı döneminde Türkçenin yazı dili olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Türk- lerin kendi yazdıkları belgelerle ilgili olarak sürekli yeni bilgiler ortaya çıkmakta ve yayınlar yapılmaktadır. En hacimlileri Kül Tigin, Bilge Tonyukuk ve Bilge Kağan adına dikilmiş olan bu yazıtlarla ilgili Türkiye ve Türkiye dışından pek çok bilim adamı çalışmış ve çalışmakta ve ayrıca sürekli yeni yazıtlar da bulunmaktadır.

Bu yazıtlardan Tonyukuk adına dikilmiş olan 725-726 yıllarında, Kül Tigin’e ait olan 21 Ağustos 732’de, Bilge Kağan yazıtı da 24 Eylül 735’te dikilmiştir. Orhun Abideleri adlı eserde Ergin (2002: XIV) bu yazıtların özelliklerini şöyle belirtir:

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin… İlk Türk tarihi… Taşlar üzerine yazılmış tarih… Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması… Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri… Türk nizamının, Türk töre­sinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası… Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları… Türk gururunun ilâhi yüksekliği… Türk feragat ve faziletinin büyük örneği… Türk edebiyatının ilk şaheseri… Türk hi­tabet sanatının erişilmez şaheseri… Yalm ve keskin üslûbun şaşırtıcı numûnesi…

Türk milliyetçiliğinin temel kitabı… Bir kavmi bir millet yapabilecek eser… Türk di­linin mübarek kaynağı… İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en ma­nalı mezar taşları…

Eski Türkçe olarak adlandırılan dönemin ikinci yarısını Uygur Türklerince ya­ratılan zengin edebiyat ürünleri oluşturmaktadır. Köktürklerdeki geleneğe uygun olarak Uygurlarda da her ne kadar anı taşları dikme yaygınsa da Uygurlar daha çok kâğıtlara yazılmış edebî ürünler bırakmışlardır. Ancak Köktürklerdeki geleneğe uy­gun olarak Ötüken Uygur Kağanlığı döneminden kalma taşlara yazılmış pek çok yazıt da vardır.

Türk medeniyet tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Uygurlar, Köktürkleri ortadan kaldırarak 745 yılında Orhun Uygur Kağanlığını kurdular. Bu devlet ise 840 yılında Kırgızlar tarafından ortadan kaldırıldı. Bu olay üzerine ülkelerini terk edip güneye göç eden Uygurlar, güneyde siyasi açıdan değil ama kültür tarihi açı­sından büyük önem taşıyan Kansu Uygur Devleti ve Hoço Uygur Devleti’ni kurdu­lar. Uygurların kuzeyden güneye göç etmeleri, millî hafızada yer etti ve Göç Des­tanı bu olay üzerine oluştu.

Güneye göçüp küçük devletçikler kuran ve tam olarak yerleşik hayata geçen Uygurlar, bozkır hayatlarına ait pek çok gelenekten uzaklaştılar. Orhun bölgesin­de yaşarken kullandıkları Orhun yazısını bırakıp dillerini çeşitli alfabelerle yazıya geçirdiler, ayrıca eski dinlerini de bırakıp Maniheizm’i, Budizm’i, Nasturilik’i vb. kabul edenler oldu. Bu dinlerin etkisiyle dinî bir edebiyat gelişti ve Çince, Tibetçe vb. komşu dillerden pek çok eser Uygurcaya tercüme edildi. Ağırlıklı olarak tercü­meye dayalı ve dinî bir edebiyat olan Uygur edebiyatında hayatın farklı alanlarına dair metinler de vardır. Uygurlardan günümüze yalnızca düz yazı metinler değil, şiirler de kalmıştır. Bazı şair adları da günümüze ulaşmıştır.

Türk edebiyatının bilinen ve Uygurlardan kalan ilk aşk şiiri, Aprınçur Tigin’e aittir ve şiirin ilk dörtlüğü şöyledir (Arat 1965: 20):

 

Uygur Türkçesi                                    Türkiye Türkçesi

Kasınçıgımın öyü kadgurar men       Yavuklumu düşünüp dertlenirim

Kadgurdukça                                        Dertlendikçe

Kaşı körtlem                                         Kaşı güzelim

Kavışıgsayur men.                              Kavuşmak isterim.

 

Karahanlı-Harezm Dönemi (Orta Türkçe)

İslam dini Türkler arasında 8. yüzyıldan başlayarak yavaş yavaş yayılmaya başlar ve 10. yüzyılda Karahanlı kağanı Abdulkerim Satuk Buğra Han zamanında toplu olarak din değiştirmeler, yani İslam dinini benimsemeler görülür. İslam dininin Türkler arasında hakim duruma gelmesi, dili de etkiler ve hem din değişikliğinden, hem de dilin iç bünyesindeki bazı değişmelerden dolayı Eski Türkçe döneminin kapandığı, Orta Türkçe döneminin başladığı kabul edilir.

10. yüzyılda başladığı kabul edilen bu dönem de kendi içerisinde Karahanlı Türkçesi ve Harezm Türkçesi olmak üzere ikiye ayrılır.

Karahanlı döneminden günümüze, sayı olarak çok olmamakla birlikte Türk dil ve kültür tarihi açısından son derece önemli eserler kalmıştır. 1069 yılında Yusuf Has Hacip tarafından yazılmış 6645 beyitten oluşan Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072 yılında başlanıp 1077 yılında tamamlanmış, 7000’den fazla Türkçe kelimenin Arapça karşılığı verilmekle kalınmayıp şiirlerle, atasözleri ve deyimlerle örneklendirilerek zenginleştirilmiş, Türk kültürünün hazinesi olarak değerlendirilen Divanü Lügati’t-Türk, Edip Ahmet Yüknekî tarafından yazılan Atebetü’l-Hakayık, Ahmet Yesevi’nin şiirlerinin toplanmasıyla oluşturulan Divan-ı Hikmet ve kim tara­fından yazıldığı tam olarak bilinmeyen Kur’an Tercümesi gibi eserler bu dönemin ürünleridir.

Bu eserlerden Kutadgu Bilig; Türk devlet anlayışını ve Türk’ün dünya ile ilişki­sini, insanlar arası ilişkileri, Türk’ün tabiat algısını, bilgi karşısındaki tavrını bizlere aktaran bir eserdir. Divanü Lügati’t-Türk ise yine Türk kültürü ile ilgili bilgiler ver­mekle birlikte esas olarak Türkçeden Arapçaya bir sözlüktür ve Türkçenin 11. yüz­yıldaki söz varlığını bize aktarır.

Harezm-Altınordu Türkçesi olarak da adlandırılan Harezm Türkçesinden günü­müze çoğu dinî ve edebî olmak üzere pek çok eser kalmıştır. Harezm dönemin­den kalan eserler içerisinde Türkçenin önemli sözlüklerinden biri olan ve ünlü bil­gin Zemahşerî tarafından yazılan Mukaddimetü’l-Edeb de vardır. Bu dönemden kalan diğer bazı eserler Muinü’l-Mürid, Hüsrev ü Şirin, Muhabbetname, Nehcü’l- Feradis vb.dir. 

12. yüzyıl sonlarına kadar değişik coğrafi bölgelerde farklı lehçelere ayrılmış olan Türkçe, tek yazı diline sahipken bu tarihten sonra birbirinden oldukça uzak coğrafyalarda üç ayrı yazı dili halinde gelişmeye başlamıştır. Bu yazı dilleri a. Ku­zey (Kıpçak) Türkçesi, b. Doğu (Çağatay) Türkçesi c. Batı (Eski Oğuz ya da Eski Anadolu) Türkçesidir.

 a.     Kuzey (Kıpçak) Türkçesi

Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesinin yazı dilidir ve Altınordu döneminde oluşan edebî dilin devamıdır. Asıl Kıpçak sahasında, yani Karadeniz’in kuzeyinde bu leh­çeyle oluşturulan en önemli eser Avrupalılar tarafından yazılmış olan Codex Cumanicus’dur. Kıpçak Türkçesinin asıl eserleri Mısır’da Kölemenler zamanında ya­zılmıştır. Karadeniz’in kuzeyindeki limanlardan toplanarak Mısır’da köle pazarla­rında satılan Kıpçaklar, bir müddet sonra orduya hakim olurlar ve devleti de ele geçirip Kölemen (Memluk) devletini kurarlar. İnsanlık tarihinde pek örneği olma­yan bu durum, dil konusunda da etkili olur. İdarecilerin dili özenilen dil durumu­na yükselir ve bu dille konuşmak ve yazmak moda haline gelir. Bunun sonucun­da Türkçe öğrenen pek çok bilgin ve şair, Mısır ve Suriye’de başta sözlük ve gra­mer olmak üzere pek çok Türkçe eser yazar. Bu şekilde Kuzey Türkçesi pek çok eserini Türk dünyasının en güneyinde, Mısır ve Suriye’de vermiş olur.

 b.    Doğu (Çağatay) Türkçesi

Müşterek Türkistan Türkçesi olarak da anılan Çağatay Türkçesi; esas dil malzemesi bakımından Uygur, Karahanlı çizgisinin devamıdır. Ancak bu yazı dillerinde fazla görülmeyen yabancı öğeler, İslam dininin yaygınlaşıp kökleşmesi dolayısıyla Çağa­tay Türkçesinde çokça görülür. Çağatay Türkçesi; içinde barındırdığı Arapça ve Farsça ögeler bakımından Osmanlı Türkçesini andırır. Bu lehçenin Osmanlı Türkçesiyle başka bir benzerliği de büyük bir edebiyat, bilim ve diplomasi dili olmasıdır.

14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden Çağatay edebiyatı; Klasik Öncesi Devir, Klasik Devir (Nevayi Devri) ve Klasik Sonrası Devir olmak üzere üçe ayrıla­rak incelenir. Klasik Öncesi Devir, bu edebiyatın oluşup gelişme devridir. Bu dö­nemde Lütfi ve Sekkaki gibi önemli şairler yetişmiştir. İkinci dönem olan Klasik De­vir için tek başına Nevayi devri de denilmektedir. Ali Şir Nevayi, hiç şüphesiz Türk edebiyatı için son derece önemli bir şahsiyettir. Otuzun üzerinde eser yazmış olan Nevayi, pek çok konuda öncü ve kurucudur. Nevayi, ilk şairler tezkiresi Mecalisü’n- Nefayis’in, Farsça ile Türkçeyi karşılaştırarak Türkçenin daha üstün bir dil olduğu sonucuna ulaştığı Muhakemetü’l-Lügateyn’in, Türk kültür tarihi açısından çok önem­li olan Nesayimü’l-Mahabbe’nin, dört adet divanın, beş adet mesnevinin, Türk ede­biyatının ilk biyografi örneklerinin yazarıdır. Klasik dönemin iki önemli edebiyatçı­sı da aynı zamanda hükümdar olan Hüseyin Baykara ile Babür’dür. Babür, hatıra türünde yazdığı eseriyle Türk nesrinin önemli örneklerinden birini vermiştir. Klasik sonrası devirde de başta dinî ve edebî olmak üzere pek çok eser yazılmıştır.

Çağatay Türkçesinin günümüzdeki devamı olarak Özbek Türkçesi kabul edilir.

 c.     Batı (Eski Oğuz) Türkçesi

Tarihte Oğuz Türklerinin kurduğu önemli devletlerden biri olan Büyük Selçuklu Devletinin Anadolu’yu fethetmesi, bu bölgeye büyük çoğunluğunu Oğuzların oluş­turduğu Türk kitlelerinin göç edip yerleşmesine yol açtı. Anadolu da Türklerin Bi­zans aleyhine sürekli genişlemesi ve buranın bir “İslam diyarı” durumuna gelme­siyle Türk olmayan başka pek çok halk da Türklerin arkasından gelip bu coğrafya­ya yerleşti. 13. yüzyılda Cengiz Han’ın önünden kaçan Türklerin de Anadolu’ya gelip yerleşmesiyle bölge büyük ölçüde Türkleşmiş oldu ve aynı yüzyılda burada Oğuz Türkçesi bir edebî dil olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle Anadolu Sel­çuklularının yıkılıp Beylikler’in kurulmasıyla Oğuz Türkçesi, yazı dili olarak Ana­dolu’da tam bir hâkimiyet kurmuş oldu. Oğuz Türkçesi, bu hâkimiyete hem Doğu Türkçesi yazı geleneğiyle hem de Farsça ve Arapçaya karşı mücadele ederek ulaş­tı. Nitekim Eski Oğuzca ile yazılmış ilk eserlerde Karahanlı Türkçesinin ses ve şe­kil özellikleri yer yer karşımıza çıkar. Bilim adamları bu tür Doğu Türkçesi özellik­leri barındıran eserleri “karışık dilli eserler” olarak adlandırmışlardır.

Batı Türkçesinin ilk dönemine Eski Oğuz Türkçesi ya da Eski Anadolu Türkçe­si denilmektedir. Bu dönem 12. yüzyıl sonlarında başlar ve 15. yüzyıl sonlarında tamamlanır. 16. yüzyılda Batı Türkçesinin Osmanlı Türkçesi dönemi başlar. Eski Oğuz Türkçesi yalnızca Anadolu’da değil, Azerbaycan, Irak ve Suriye’de de kulla­nılmıştır. Çünkü bu belirtilen yerlerin tamamı Anadolu’dan önceki Türk ve Türkçe yurtlarıdır. Eski Oğuz yazı dilinin siyasal sınırları ise Anadolu Selçukluları, Beylik­ler, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleriyle Osmanlının ilk dönemidir.

Eski Oğuz Türkçesine ait, kaynaklarda kayıtlı olup da bugüne ulaşamayan ve adları bilinen birtakım eserler vardır. Bu eserler bulundukça dönemin dil özellik­leri daha iyi aydınlanacaktır. Bu dönemde eser veren önemli bazı isimleri şöyle sı­ralayabiliriz: Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Yunus Emre, Ali, Şeyyad Hamza, Gülşehri, Aşık Paşa, Ahmet Fakih ve Hoca Mesut.

16. yüzyıl başlarında yazıya geçirildiği düşünülen Dede Korkut Kitabı da dil ve üs­lup özellikleriyle Eski Oğuz Türkçesine ait bir eser olarak kabul edilmektedir.

TÜRKİYE TÜRKÇESİ

Ana diller başlangıçta belirli bir coğrafyada ve sınırlı sayıda bir insan topluluğu ta­rafından iletişim aracı olarak kullanılırken zaman ve yer değişiklikleri bu dillerden kollar oluşmasına yol açar. Bu kollar zaman geçtikçe kendi şartlarında gelişir ve ay­rıldığı kaynak dilden farklılaşmaya ve kendisi de kollar doğurmaya başlar. Türkçe bu anlatılan durumu, insanlığın henüz yazıyla izlenemeyen devirlerinde yaşamış ve çok farklı coğrafyalara dağılıp çok çeşitli kollar halinde yaşar duruma gelmiştir. Ör­nek olarak Oğuz Türkçesi, ana dilden ayrılıp kendi şartlarında gelişti ve Türkçenin bir lehçesini oluşturdu. Daha sonra da Oğuz Türkçesinin Türkiye Türkçesi, Azer­baycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagauz Türkçesi gibi kolları ortaya çıktı.

Türk lehçe ve yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Güneybatı ya da Batı Türkçesi olarak adlandırılan gruba girer. Bu, yönleri esas alan bir sınıflan­dırmadır. Etnik sınıflandırmada ise Türkiye Türkçesi, Oğuz Türkçesinin bir koludur.

Orhun yazıtlarında adı geçen Türk boylarından biri olan Oğuzlar, kuzeyden gü­neye inip devlet kuran ve dünya tarihine büyük etkileri olan kavimlerden biridir. Oğuzlar, Seyhun boylarında yaşarken güneye inip Gazneliler’le 1040 yılında Dandanakan Savaşını yaparlar. 1040 yılı pek çok bilim adamı tarafından Batı Türk Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Bu devletin ilk ortaya çıkışı Selçuklu adıyla olur ve Selçuklular zamanında Anadolu büyük oranda bir Oğuz yurdu haline gelir. Anadolu’nun Türkleşmesi, Anadolu Selçukluları ve Beylikler zamanında tamamlanır.

Selçuklulardan günümüze kalan Türkçe eser yoktur, ancak Beylikler devri, Oğuz Türkçesinin yazı dili olduğu ve pek çok eser bıraktığı dönemdir. Bunun çe­şitli siyasi ve toplumsal sebepleri vardır. Türkçeden başka dil bilmeyen beyler, sa­natçıların Türkçe yazmalarını teşvik ettiler ve 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da Oğuz Türkçesi temeline dayalı bir yazı dili oluştu ve bu yazı dili bugüne kadar ke­sintisiz devam ederek mevcut yazı dilimizi doğurdu. Yaklaşık 700 yıldır kesintisiz devam eden ve eğitim, bilim, edebiyat, felsefe, din, askerlik gibi hemen hemen ha­yatın her alanına ait binlerce eser yazılan bu dil, Türkiye Türkçesi olarak adlandı­rılan dilin tarihi köküdür. Oğuz lehçesini esas alarak Anadolu’da gelişen Türk ya­zı dilini birtakım tarihi dönemlere ayırmak gerekmektedir. Bunlar; 15. yüzyıl son­larına kadar Eski Oğuz Türkçesi, 20. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı Türkçesi ve bu tarihten sonrası da Çağdaş Türkiye Türkçesi olarak adlandırılabilir. Eski Oğuz Türkçesinin ilk zamanlarında özellikle Anadolu Selçuklularının başkenti olan Kon­ya ve yakın çevrelerinde yoğun bir edebî faaliyet görülür. Daha sonra çeşitli bey­liklerin başkentlerinde benzer bir durum, sonunda da Osmanlının kültür merkezi haline getirdiği yerlerde aynı şey görülür. Bu dönemde yazılan eserlerin son dere­ce yalın bir dile sahip oldukları, yabancı kelimelere çok rağbet edilmediği ayrıca yabancı dillerden pek çok eserin de Türkçeye çevrildiği dikkat çeker.

16.yüzyılda Osmanlı Türkçesi olarak adlandırılan dönem başlar. Osmanlı Türk­çesi döneminde yazı dilinin yalınlığı büyük ölçüde kayboldu ve özellikle edebî dil­de Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar arttı. Ancak Osmanlı Türkçesiyle yazı­lan bütün eserler için aynı şey söylenemez. Dilin yalınlığı ya da ağırlığı yazardan yazara eserden esere farklılık gösterir. 17. yüzyıl gerek düz yazıda gerekse şiir di­linde en ağır örneklerle karşılaştığımız zaman dilimidir. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru yavaş yavaş bir sadeleşmenin başladığı da görülür. 19. yüzyılda yayınla­nan Tanzimat Fermanı, Osmanlı toplumu için pek çok konuda dönüm noktası ola­rak kabul edilir. Tanzimat’ın birinci nesli olarak adlandırılan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa, edebiyat eserlerinin hem içeriğinde, hem de dilinde birtakım deği­şiklikler başlatırlar. Bu değişiklikler hem yazılı edebiyatın, hem de eser konuları­nın çeşitlenmesinde görülür. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati topluluklarının Tanzimat­çılardan da ağır olan dilleri, Osmanlı Türkçesinin son örnekleri olur. 

Çağdaş Türkiye Türkçesi

1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in başlattığı “Yeni Lisan” hareketi Osmanlı Türkçesinin sonunu getirdi. Ömer Seyfettin, Genç Kalemler dergisinde yazdığı ya­zılarda İstanbul halkının konuşma diline dayanan yalın bir dil teklif etti ve öncele­ri çok büyük tepkilerle karşılaşan bu görüşler, zamanla pek çok edebiyat, bilim ve fikir adamı tarafından benimsenip kullanılmaya başlandı. Özellikle Ziya Gökalp’ın de katılmasıyla “Yeni Lisan” hareketi çok güçlendi. Edebiyatta millilik ve dilde sa­deleşme birkaç yıl içinde devrin bütün aydınlarınca kabul edilip uygulama alanına geçirildi. Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka Gündüz gibi romancılar; Fa­ruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya gibi şairler eserlerini yalın bir dille yazdılar. Devrin en büyük şairi olan Yahya Kemal ve sokaktaki insanın konuşma üslubuy­la şiirler yazarak günlük konuşma dilini şiire sokan Mehmet Akif de sade dili be­nimsediler. Tanzimat döneminde yeni yüksek okulların açılması, bazı bilim kurumlarının oluşturulması çeşitli bilim dallarıyla ilgili terimler yapılmasını gerektir­mişti; bu terimler de çoğunlukla Arapça ve Farsça kelimeler kullanılarak yapılmış­tı. Daha sonra bu terimler de Türkçeleştirildi.

Cumhuriyet Döneminde Türk tarihinde bir ilk olmak üzere “dil” bir devlet me­selesi olarak görüldü ve konuyla ilgili pek çok çalışma yapıldı. Yaklaşık 700 yıllık bir geçmişe sahip olan Türkiye Türkçesi yazı dili, sıkıntılı ve buhranlı dönemler ge­çirmiş olmasına rağmen aydınların ve devletin kısa süreli yakın ilgisiyle durulaşıp yeniden hayatın her alanında hâkim duruma geldi.

Türkçe şu anda okul öncesinden başlayarak yükseköğrenimin en son aşaması­na kadar bütün aşamaların eğitim dilidir. Her ne kadar ülkenin bazı eğitim kurumlarında yabancı dillerle eğitim yapılması önemli bir sorun olsa da Türkçenin hâki­miyetini sarsacak boyutta değildir.

Türkçe, günümüzde yaşayan diller içerisinde en eski yazı diline sahip dillerden biridir. Bu durum, Türkçenin bilim dili olarak da eskiliğinin bir göstergesidir. Türk dili, her ne kadar uzun tarihi boyunca komşu dillerden etkilenmiş ve ihmal edil­mişse de pek çok bilim eseri ortaya koymuştur. Bu dille bugün de binlerce bilim­sel eser yazılmaktadır. Dolayısıyla Türkçe bir bilim dilidir.

Türkçenin sanat eseri ortaya koymak bakımından da hiçbir dünya dilinden aşa­ğı kalır tarafı yoktur, hatta Türkçenin en zengin yönü sanat yönüdür. Tarih boyun­ca binlerce sanatkâr tarafından sayısız eserde işlenen Türkçe, bugün de pek çok sanatkârın kaleminden eserler üretmektedir.

Türkçe bin yıldan daha fazla bir süredir İslam dini ve başka dinlerle ilgili pek çok eserin yazılabildiği bir dildir. Bütün din kavramlarını eksiksiz karşılayabilen bu dil, gelişmiş bir din dilidir.

şu anda Türkiye’de Türkçeyle her gün yüzlerce kitap, gazete ve dergi yayınlan­makta ayrıca yine yüzlerce radyo ve televizyon Türkçe programlar yayınlamakta­dır. Bu yönüyle Türkçe önemli bir basın-yayın dilidir. Tüm bunlara bakıldığında devlet ve toplum hayatı Türkçeyle yürümektedir denilebilir. Bu durum bir dilin ya­şaması ve gelişip zenginleşmesi sonucunu doğurur.

Türkiye’nin bazı iyi okullarında yabancı dille eğitim yapılsa da, dükkân tabela­larında ve vitrinlerinde yabancı adlar artsa da bunlar gelip geçici özentilerdir. Na­sıl ki Selçuklular ve Osmanlılarda eğitim dili yer yer Arapça olmuş fakat bugün bı­rakılmışsa bugünkü durumu da gelip geçici olarak görmek gerekir. Ayrıca bugün­den geriye bakıldığında Türkçe yerine Arapça veya Farsçayı, yani yabancı dilleri tercih edenlerin hiç de iyi hatırlanmadığı düşünülürse bugünkü durumu da gele­cek kuşakların aynı şekilde değerlendireceklerini unutmamak gerekir.

 Yukarıda belirtilenler Türkiye Türkçesinin, Türkiye’de yaşayan insanların her türlü ilişkilerinde başvuracakları bir araç olduğunu göstermektedir. Dil, bir anlaş­ma aracı olduğu gibi insanların birikim ve kazanımlarını saklayıp sonraki kuşakla­ra aktarma aracı olduğu için de çok değerlidir. Ayrıca insan ve ulus kimliğinin en belirgin göstergesi olduğu için de üzerine titrenilmesi ve özenilmesi gerekir. Unu­tulmamalıdır ki bilim ve sanat ile ilgili faaliyetlerini yabancı bir dille yapan toplum­lar; zaman, beyin, emek ve para harcayarak ürettikleri şeyleri önce dilini kullan­dıkları halkın hizmetine sunmaktadırlar.

Türkçenin Yazımında Kullanılan Alfabeler için tıklayınız.

 

 

 

 

 

 

 

Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/04/11/turk-dilinin-tarihsel-donemleri/feed/ 0
Dil ve Toplum http://edebice.net/2015/04/11/dil-ve-toplum/ http://edebice.net/2015/04/11/dil-ve-toplum/#respond Sat, 11 Apr 2015 16:11:35 +0000 http://edebice.net/2015/04/11/dil-ve-toplum/ Dilin toplumsal bir iletişim sistemi olması, toplumla ilgili birçok ögenin dilde de karşılık bulmasına sebep olur. Toplumsal statü, yaş, eğitim, toplumsal roller, cin­siyet vb. toplumsal ögeler, bireylerin dil davranışlarını da

Dil ve Toplum yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Dilin toplumsal bir iletişim sistemi olması, toplumla ilgili birçok ögenin dilde de karşılık bulmasına sebep olur. Toplumsal statü, yaş, eğitim, toplumsal roller, cin­siyet vb. toplumsal ögeler, bireylerin dil davranışlarını da etkilemektedir. Dil, idrakî olduğu kadar toplumsal bir süreçtir.

Bu nedenle dili biçimlendiren birtakım toplumsal etkenlerden söz etmek ve iletişimi yorumlarken bu etkenleri de dikka­te almak gerekir. Toplum, dil kullanımını iki yönde kontrol eder. Birincisi bir dizi norm üretir. Bu normları az ya da çok öğrenir ve takip ederiz. İkincisi normlara uymak için motivasyon sağlar. Bu tür bir motivasyon, içinde bulunulan toplumsal duruma uygun konuşma biçimlerinin seçilmesine yardımcı olur (Hudson, 1996: 119). Toplumsal ögelerin, dil kullanımı üzerinde izlenebilen etkilerini toplumdilbilim incelemektedir.

İnsanlar farklı toplumsal ortamlarda, farklı amaçlar için, farklı dil biçimlerini kullanırlar. Örneğin birey, isteme eylemini gerçekleştirmek için evde, okulda, res­mî ya da samimi bulduğu ortamlarda aynı dilin farklı değişkelerini ya da biçimlerini kullanabilir. Konuşma ortamına ve iletişime katılanların durumuna göre tercih edi­len bu konuşma biçimlerinin her birine durumsal dil türü denir. Dilde görülen bu tür çeşitlilikler çoğu durumda, iletişim içindeki bireylerin eğitimleri, statüleri, top­lumsal rolleri, kültürel arka planları, toplumsal güçleri, cinsiyetleri gibi toplumsal ögelerin etkisi ile meydana gelir. Dil kullanımını etkileyen ve sözcelerin anlamlan­dırmasında belirleyici olan tüm bu ögeleri genel olarak toplumsal bağlam diye adlandırmak mümkündür. Toplumdilbilim çalışmaları varyantlaşmayı (çeşitlilik) önemsediği için çeşitliliğin gerçekleştiği her türlü toplumsal bağlama değer verir.

Toplumdilbilim çalışmalarında bölgesel diyalektlerin yanı sıra toplumsal diya­lektlerin yani sosyolektlerin varlığına da vurgu yapılmaktadır. Bu bağlamda bir bölgeden diğerine farklılaşan konuşma biçimleri bulunduğu gibi bir toplumsal kat­mandan diğerine, bir cinsten diğerine ya da bir eğitim düzeyinden diğerine deği­şebilen konuşma biçimlerinin de olduğu ve bir insanın birden fazla konuşma biçi­minin olup bunlardan hangisini ne zaman kullanacağına dair bir dizi toplumsal be­lirleyenin bulunduğu gibi ilgi çekici konular üzerinde durulmaktadır (Trudgill, 2000; Wardhough 1998).

Bireylerin hangi toplumsal bağlamlarda hangi konuşma biçimlerini tercih ettiği ya da tercih edilen konuşma biçimlerinin birtakım toplumsal anlamlara sahip olup olmadığı da dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir yönünü oluşturur. Konuşurken neyi nasıl söyleyeceğimiz, hangi cümle türlerini, hangi sözcükleri ya da sesleri kul­lanacağımız yönünde bir dizi tercih yaparız. Nasıl söylediğimiz de en az ne söyle­diğimiz kadar önemlidir. Zamir kullanımında sen/siz tercihi, hitap biçimleri, neza­ket stratejileri vb. dil bilimsel tercihler, içinde toplumsal anlam ve mesajları da ba­rındırmaktadır (Wardhaough, 1998; König 1990). Eklemeli bir dil olan Türkçede bu tür tercihler, yalnız sözlüksel birimlerden değil birtakım son ekler üzerinden de izlenebilmekte, dinleyiciye dayanışma, yakınlık ya da tersine mesafe ve farklılık yönünde mesajlar vererek ifadenin yorumunu etkileyebilmektedir.

Dil kullanımı üzerinde etkili olan toplumsal unsurlardan biri de konuşan birey­ler arasındaki toplumsal mesafedir. Toplumsal mesafe, konuşur ve dinleyici arasın­daki toplumsal sınırı derinleştirerek konuşurun otoritesine ve toplumsal statüsüne dinamizm kazandırır. Bu nedenle kimi bağlamlarda, dinleyiciye aradaki toplumsal sınırı ve statü farkını hatırlatmak ve hissettirmek için konuşur tarafından özellikle kullanılır: “Ayşe Hanım, bu evrakları en kısa zamanda çoğaltın.” “Ayşe bu evrak­ları en kısa zamanda çoğalt. ” Bu tür çeşitlilikler, bir konuşma durumunda konu­şurun dinleyici ile olan ilişkisi ve bizzat kendilerini nasıl tanımladığı ile ilgili ipuç­ları da verir (Giles ve Coupland, 1991: 3).

Toplumsal mesafe veya yakınlık bağlamında önemli bir kuram olan bağdaştır­ma kuramından da kısaca söz etmekte yarar var. İnsanlar birbirleriyle konuşurken konuşmaları birbirine benzer hâle gelir. Yani konuşurun tarzı konuştuğu kişinin stili ile birleşir. Bu süreç konuşma bağdaşması olarak adlandırılır. Bu da özellikle konuşur hitap ettiği kişiden hoşlanmışsa ya da onu memnun etmek istiyorsa ger­çekleşir. Konuşma tarzını karşıdakine yaklaştırmak bir bakıma kibarlık stratejisidir. Yani hitap edilenin tarzı kabul edilebilir ve taklit etmeye değer anlamına gelir (Holmes, 1992: 255). İnsanlar beğendikleri insanların konuşmaları ile kendi konuş­malarını bağdaştırdıkları gibi bunun tam tersini yaparak konuşmalarını farklılaştı­rabilirler. Farklılaştırma, genellikle konuşurların görüş ayrılığı yaşadığı durumlarda, politik nedenlerle ya da statü üstünlüğünü vurgulamak, ilgi çekmek gibi kaygılar­la yapılabilir (Holmes, 1992: 297, 298). Durumu basit bir örnekle somutlaştıralım. Uzun yıllar önce memleketinden ayrılan ve eğitimini, standart dilde ve büyük şe­hirlerde alan bir kişinin, kendi yöresine döndüğünde yöresel ağızla konuşmayı ter­cih etmesi, çevresindekilere yakınlık ve dayanışma mesajı verecektir. Aynı kişinin, edindiği standart biçimle konuşmayı tercih etmesi ise karşı tarafta toplumsal mesa­fenin derinleştiği hissini uyandırabilir.

 

Dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir başka görünümü de toplumsal nezakettir. Toplumsal nezaket mesafe, saygı, dayanışma, yakınlık vb. toplumsal ilişkilerin ile­tişim kodunda birtakım karşılıklar bulduğu ve birden fazla stratejisi olan bir olgu­dur. Dil bilimsel açıdan nazik olmak, kişilerle aramızdaki toplumsal ilişkinin gerek­lerine uygun biçimde konuşmaktır. Uygun olmayan dil bilimsel seçimler kaba ola­rak düşünülür (Holmes, 1992: 97). Levinson, nezaketin üç ana stratejisinden bah­seder: Negatif nezaket, pozitif nezaket ve örtük nezaket (Brown ve Levinson: 2004). Bu stratejiler ‘onur’ kavramıyla yakından ilişkilidir.

 

Negatif nezaket, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık gösterilen; konuşurun dinleyiciyle arasındaki toplumsal mesafeyi koruduğu, daha resmî stratejilerden oluşur: Kapıyı kapatabilir misiniz? Lütfen evrakları imzalayın vb. Negatif nezaket dinleyici üzerinde baskı oluşturmamak ve istenilen işi yapıp yapmamak konusun­daki özgürlük alanını daha geniş tutmak amacıyla gerçekleştirilen nezaket strateji­lerini içine alır; konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal mesafenin fazla olduğu durumlarda kullanılır. Burada negatif, olumsuzluk anlamında değildir. Negatif ne­zaket stratejilerinin iletişim ortamına çıkışı daha dolaylı ifadelerle gerçekleşir: Pen­cereyi açabilir misiniz?

 

Pozitif nezaket ise, sosyal mesafenin azaldığı, yerini yakınlığın ve dayanışma­nın aldığı, daha az resmî stratejilerden oluşmaktadır: Abla şunu ver, ekmeği uzat- sana vb. Buradan hareketle, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık kadar, top­lumsal yakınlık ve dayanışmaya farkındalığın da nezaket olgusunun bir parçası ol­duğu anlaşılır. Örtük nezaketle kastedilense konuşurun dinleyiciyi baskı altına al­madan, isteğini örtük bir biçimde, sezdirerek anlatmasıdır (Brown ve Levinson, 2004). Sezdirmeler, genellikle doğrudan söylenmesi konuşur tarafından çekinceli görülen durumlarda tercih edilmektedir. Bu strateji, ifadeyi yumuşatabileceği gibi doğrudan reddedilme riskini de büyük oranda azaltır.

Nezaket stratejilerinden hangisinin kullanılacağı toplumsal belirleyenlere, özel­likle de konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal ilişkilere; ayrıca mesajın içeriği­ne göre de belirlenir. Konu birçok disiplinle ilgilidir; ancak bu disiplinlerin başın­da toplumdilbilim gelir (Brown ve Levinson, 2004).

 

Toplum ve dil ilişkisini etkileyen ögelerden biri de toplumsal ağdır. Toplumsal ağ, bir kişinin diğer insanlarla yaşadığı ilişkiler toplamı ya da bireylerin etrafında oluşan ilişki örüntüleri (Milroy, 1987: 105) biçiminde tanımlanabilir. İnsanlar ara­sındaki ilişkilerin yapısı ve türü farklılık gösterir. Bu ilişkiler yakınlık/kaynaşma bi­çiminde ise bu yoğun ve çok yönlü bir toplumsal ağa işaret eder. Bunun anlamı toplumsal ağdaki kişilerin birçoğunun birbiri ile yakın olması ve bu yakınlığın çok yönlü olmasıdır. Örneğin iki kişinin hem iş arkadaşı hem de komşu olması gibi. Yoğun toplumsal ağların norm oluşturucu bir rolü vardır; insanlarla gerçekleştiri­len her iletişim, bir çeşit sorumluluk duygusu geliştirir ve bu durum, bu ağdaki in­sanları baskı altına alır. Toplumsal ağ içinde oluşan bu normlar toplumsal normla­ra da karışır. Örneğin ağdaki kişiler dayanışmayı göstermek üzere daha yerel ko­nuşurlar. Bireylerin konuşmalarının, onların ait olduğu sosyal ağlarla ilişkili olma­sı şaşırtıcı değildir. Yetişkin insanlar birden fazla sosyal ağa ait olduklarında, bir ağdan diğerine geçtiklerinde, farkında olmadan konuşma biçimlerinin de değiştiği gözlenir (Holmes, 1992: 204).

 

Dille toplumsal kimlikler ve toplumsal roller arasında da ilişki vardır. Bireylerin toplumsal kimlikleri, bütün toplumsal rollerinden oluşan karmaşık bir yapıdır. Bu kimlikler bazen bireylere dayatılmakta; bazen de kendileri tarafından seçilmektedir. Kimlikler kişilerin milliyeti, eğitimi, yaşı, cinsiyeti gibi birçok unsurla ilgili olabilir. Toplumsal kimlikler dinamiktir. Eğitim, tecrübe vb. nedenlerle değişebilmektedir. Dil ise kimliklerin göstergesidir. Konuştuğumuz insanlar hakkında, sadece dillerin­den yola çıkarak bilgi sahibi olabilir, muhatabımızın diline bakarak nereli, nasıl ve hangi görüşten olduğunu tahmin edebiliriz (Develi, 2006: 32). Kullandığımız keli­meler; konuşma tarzları gibi, toplumsal rollerimiz ve kimliklerimiz hakkında ipucu vermektedir.

 

Dil, toplumsal kimliklerin şekillendirilmesinde de önemli roller üstlenir. Her yenilenme ve yeni bir söylem inşa etme faaliyeti dille başlar. Bu nedenle bağımsız­lığını kazanan ülkelerde dil, bağımsız kimlik inşasının en temel aracı olarak görü­lür ve bu doğrultuda dil politikaları geliştirilir. Bunun en tipik örneklerinden biri, 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasından sonra yeni ku­rulan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerin, kendi dillerini resmî dil ilan etmeleri ve ulusal kimliklerini, ulusal dilleri ekseninde oluşturmalarıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail’in millî kimliklerinin bir göstergesi olarak 2000 yıldır dinî metinler ve klasik literatür dışında kullanılma­yan bir dil olan İbraniceyi yeniden diriltme girişimi, ulus kimliklerinin oluşturulma­sında dilin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Cumhuriyetin ilanı sonra­sında, 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) kurulması ve Türk dil devrimi ile dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklerin dilden ayıklanarak bu sözcüklerin yerlerini alabilecek Türkçe sözcüklerin türetilmeye çalışılması, ayrıca Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi, yeni kurulan Türk devletinin kimlik inşasının yönünü de göstermektedir. Dil ve alfabe, millî kimliklerin oluşturulmasın­da ve yönünün belirlenmesinde kritik öneme sahip unsurların başında gelir.

 

Dil kullanımı üzerinde etkili olan bir diğer toplumsal olgu da toplumsal sınıf ve gruplardır. Bu konuda verilen en tipik örneklerden biri, toplumsal sınıf farklılıkları­nın keskin sınırlarla ve çok belirgin bir şekilde oluştuğu Hindistanda, her bir kas­tın diğerinden farklı konuşma özelliklerine sahip olduğu, bir bakıma kast diyalekt­lerinin var olduğudur (Trudgill, 2000: 34).,

 

Toplumdilbilimin son zamanlarda üzerinde durduğu konulardan biri de kadın ve erkeklerin dillerinde yapı, söz varlığı, tarz gibi farklılıkların olup olmadığıdır. Toplumdilbilim açısından cinsiyet, yalnız biyolojik değil, toplumsal gerçeklikte ve dil üzerinde yansımalar bulan toplumsal bir olgu olarak görülür. Söz gelimi kadın­ların, konuşmalarında leylak rengi, cam göbeği, vişne çürüğü gibi ayrıntı bildiren renk isimlerini erkeklere göre daha fazla kullanma eğiliminde olduğu söylenir (Wardhaugh, 1998: 319). Diğer yandan, kadınların erkeklere göre daha dolaylı ko­nuşma biçimlerini tercih ettikleri Lakoff’tan (1973) bu yana iddia edilegelmiştir. Lakoff, kadınların dolaylı biçimler kullanmalarını, sonraları çokça eleştirilen kadınla­rın güçsüzlüğü teziyle açıklamıştır. Ancak dolaylılık her zaman güçsüz olmaya işa­ret etmeyebilir. Tannen (1994: 79), dolaylılığın salt cinsiyetle ilişkilenen ve kültür­lerden bağımsız bir olgu olmadığı düşüncesindedir. Ona göre erkekler de kadınlar kadar dolaylı konuşabilirler; ancak farklı durumlarda farklı yollarla dolaylı olma eğilimindedirler. Bazı dillerde ise kadınların, erkeklerin kullandığı biçimlere oranla daha eski biçimleri kullandığı gözlenmiştir. Günümüze kadar Türkçe üzerine yapı­lan birçok çalışmada, kadınların erkeklere oranla daha nazik oldukları, standart bi­çimleri kullanmaya daha eğilimli oldukları sonuçlarına ulaşılmıştır (Duman ve Ka­rasu, 1999; Bayyurt, 1999). Temelde tüm bu sonuçlar, kadınların ve erkeklerin fark­lı sosyalleşme süreçleri yaşamalarından kaynaklanmaktadır.

 

Cinsiyetin biyolojik olarak değil toplumsal bir olgu olarak incelenmesine iliş­kin, tarihsel-edebî metinlerimiz üzerinden bir örnek vererek konuyu biraz somut­laştırmaya ve örne