Dil ve Toplum

11 Nisan 2015 0 yorum Dil ve Anlatım 506 Görüntüleme

Dilin toplumsal bir iletişim sistemi olması, toplumla ilgili birçok ögenin dilde de karşılık bulmasına sebep olur. Toplumsal statü, yaş, eğitim, toplumsal roller, cin­siyet vb. toplumsal ögeler, bireylerin dil davranışlarını da etkilemektedir. Dil, idrakî olduğu kadar toplumsal bir süreçtir.

Bu nedenle dili biçimlendiren birtakım toplumsal etkenlerden söz etmek ve iletişimi yorumlarken bu etkenleri de dikka­te almak gerekir. Toplum, dil kullanımını iki yönde kontrol eder. Birincisi bir dizi norm üretir. Bu normları az ya da çok öğrenir ve takip ederiz. İkincisi normlara uymak için motivasyon sağlar. Bu tür bir motivasyon, içinde bulunulan toplumsal duruma uygun konuşma biçimlerinin seçilmesine yardımcı olur (Hudson, 1996: 119). Toplumsal ögelerin, dil kullanımı üzerinde izlenebilen etkilerini toplumdilbilim incelemektedir.

İnsanlar farklı toplumsal ortamlarda, farklı amaçlar için, farklı dil biçimlerini kullanırlar. Örneğin birey, isteme eylemini gerçekleştirmek için evde, okulda, res­mî ya da samimi bulduğu ortamlarda aynı dilin farklı değişkelerini ya da biçimlerini kullanabilir. Konuşma ortamına ve iletişime katılanların durumuna göre tercih edi­len bu konuşma biçimlerinin her birine durumsal dil türü denir. Dilde görülen bu tür çeşitlilikler çoğu durumda, iletişim içindeki bireylerin eğitimleri, statüleri, top­lumsal rolleri, kültürel arka planları, toplumsal güçleri, cinsiyetleri gibi toplumsal ögelerin etkisi ile meydana gelir. Dil kullanımını etkileyen ve sözcelerin anlamlan­dırmasında belirleyici olan tüm bu ögeleri genel olarak toplumsal bağlam diye adlandırmak mümkündür. Toplumdilbilim çalışmaları varyantlaşmayı (çeşitlilik) önemsediği için çeşitliliğin gerçekleştiği her türlü toplumsal bağlama değer verir.

Toplumdilbilim çalışmalarında bölgesel diyalektlerin yanı sıra toplumsal diya­lektlerin yani sosyolektlerin varlığına da vurgu yapılmaktadır. Bu bağlamda bir bölgeden diğerine farklılaşan konuşma biçimleri bulunduğu gibi bir toplumsal kat­mandan diğerine, bir cinsten diğerine ya da bir eğitim düzeyinden diğerine deği­şebilen konuşma biçimlerinin de olduğu ve bir insanın birden fazla konuşma biçi­minin olup bunlardan hangisini ne zaman kullanacağına dair bir dizi toplumsal be­lirleyenin bulunduğu gibi ilgi çekici konular üzerinde durulmaktadır (Trudgill, 2000; Wardhough 1998).

Bireylerin hangi toplumsal bağlamlarda hangi konuşma biçimlerini tercih ettiği ya da tercih edilen konuşma biçimlerinin birtakım toplumsal anlamlara sahip olup olmadığı da dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir yönünü oluşturur. Konuşurken neyi nasıl söyleyeceğimiz, hangi cümle türlerini, hangi sözcükleri ya da sesleri kul­lanacağımız yönünde bir dizi tercih yaparız. Nasıl söylediğimiz de en az ne söyle­diğimiz kadar önemlidir. Zamir kullanımında sen/siz tercihi, hitap biçimleri, neza­ket stratejileri vb. dil bilimsel tercihler, içinde toplumsal anlam ve mesajları da ba­rındırmaktadır (Wardhaough, 1998; König 1990). Eklemeli bir dil olan Türkçede bu tür tercihler, yalnız sözlüksel birimlerden değil birtakım son ekler üzerinden de izlenebilmekte, dinleyiciye dayanışma, yakınlık ya da tersine mesafe ve farklılık yönünde mesajlar vererek ifadenin yorumunu etkileyebilmektedir.

Dil kullanımı üzerinde etkili olan toplumsal unsurlardan biri de konuşan birey­ler arasındaki toplumsal mesafedir. Toplumsal mesafe, konuşur ve dinleyici arasın­daki toplumsal sınırı derinleştirerek konuşurun otoritesine ve toplumsal statüsüne dinamizm kazandırır. Bu nedenle kimi bağlamlarda, dinleyiciye aradaki toplumsal sınırı ve statü farkını hatırlatmak ve hissettirmek için konuşur tarafından özellikle kullanılır: “Ayşe Hanım, bu evrakları en kısa zamanda çoğaltın.” “Ayşe bu evrak­ları en kısa zamanda çoğalt. ” Bu tür çeşitlilikler, bir konuşma durumunda konu­şurun dinleyici ile olan ilişkisi ve bizzat kendilerini nasıl tanımladığı ile ilgili ipuç­ları da verir (Giles ve Coupland, 1991: 3).

Toplumsal mesafe veya yakınlık bağlamında önemli bir kuram olan bağdaştır­ma kuramından da kısaca söz etmekte yarar var. İnsanlar birbirleriyle konuşurken konuşmaları birbirine benzer hâle gelir. Yani konuşurun tarzı konuştuğu kişinin stili ile birleşir. Bu süreç konuşma bağdaşması olarak adlandırılır. Bu da özellikle konuşur hitap ettiği kişiden hoşlanmışsa ya da onu memnun etmek istiyorsa ger­çekleşir. Konuşma tarzını karşıdakine yaklaştırmak bir bakıma kibarlık stratejisidir. Yani hitap edilenin tarzı kabul edilebilir ve taklit etmeye değer anlamına gelir (Holmes, 1992: 255). İnsanlar beğendikleri insanların konuşmaları ile kendi konuş­malarını bağdaştırdıkları gibi bunun tam tersini yaparak konuşmalarını farklılaştı­rabilirler. Farklılaştırma, genellikle konuşurların görüş ayrılığı yaşadığı durumlarda, politik nedenlerle ya da statü üstünlüğünü vurgulamak, ilgi çekmek gibi kaygılar­la yapılabilir (Holmes, 1992: 297, 298). Durumu basit bir örnekle somutlaştıralım. Uzun yıllar önce memleketinden ayrılan ve eğitimini, standart dilde ve büyük şe­hirlerde alan bir kişinin, kendi yöresine döndüğünde yöresel ağızla konuşmayı ter­cih etmesi, çevresindekilere yakınlık ve dayanışma mesajı verecektir. Aynı kişinin, edindiği standart biçimle konuşmayı tercih etmesi ise karşı tarafta toplumsal mesa­fenin derinleştiği hissini uyandırabilir.

 

Dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir başka görünümü de toplumsal nezakettir. Toplumsal nezaket mesafe, saygı, dayanışma, yakınlık vb. toplumsal ilişkilerin ile­tişim kodunda birtakım karşılıklar bulduğu ve birden fazla stratejisi olan bir olgu­dur. Dil bilimsel açıdan nazik olmak, kişilerle aramızdaki toplumsal ilişkinin gerek­lerine uygun biçimde konuşmaktır. Uygun olmayan dil bilimsel seçimler kaba ola­rak düşünülür (Holmes, 1992: 97). Levinson, nezaketin üç ana stratejisinden bah­seder: Negatif nezaket, pozitif nezaket ve örtük nezaket (Brown ve Levinson: 2004). Bu stratejiler ‘onur’ kavramıyla yakından ilişkilidir.

 

Negatif nezaket, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık gösterilen; konuşurun dinleyiciyle arasındaki toplumsal mesafeyi koruduğu, daha resmî stratejilerden oluşur: Kapıyı kapatabilir misiniz? Lütfen evrakları imzalayın vb. Negatif nezaket dinleyici üzerinde baskı oluşturmamak ve istenilen işi yapıp yapmamak konusun­daki özgürlük alanını daha geniş tutmak amacıyla gerçekleştirilen nezaket strateji­lerini içine alır; konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal mesafenin fazla olduğu durumlarda kullanılır. Burada negatif, olumsuzluk anlamında değildir. Negatif ne­zaket stratejilerinin iletişim ortamına çıkışı daha dolaylı ifadelerle gerçekleşir: Pen­cereyi açabilir misiniz?

 

Pozitif nezaket ise, sosyal mesafenin azaldığı, yerini yakınlığın ve dayanışma­nın aldığı, daha az resmî stratejilerden oluşmaktadır: Abla şunu ver, ekmeği uzat- sana vb. Buradan hareketle, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık kadar, top­lumsal yakınlık ve dayanışmaya farkındalığın da nezaket olgusunun bir parçası ol­duğu anlaşılır. Örtük nezaketle kastedilense konuşurun dinleyiciyi baskı altına al­madan, isteğini örtük bir biçimde, sezdirerek anlatmasıdır (Brown ve Levinson, 2004). Sezdirmeler, genellikle doğrudan söylenmesi konuşur tarafından çekinceli görülen durumlarda tercih edilmektedir. Bu strateji, ifadeyi yumuşatabileceği gibi doğrudan reddedilme riskini de büyük oranda azaltır.

Nezaket stratejilerinden hangisinin kullanılacağı toplumsal belirleyenlere, özel­likle de konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal ilişkilere; ayrıca mesajın içeriği­ne göre de belirlenir. Konu birçok disiplinle ilgilidir; ancak bu disiplinlerin başın­da toplumdilbilim gelir (Brown ve Levinson, 2004).

 

Toplum ve dil ilişkisini etkileyen ögelerden biri de toplumsal ağdır. Toplumsal ağ, bir kişinin diğer insanlarla yaşadığı ilişkiler toplamı ya da bireylerin etrafında oluşan ilişki örüntüleri (Milroy, 1987: 105) biçiminde tanımlanabilir. İnsanlar ara­sındaki ilişkilerin yapısı ve türü farklılık gösterir. Bu ilişkiler yakınlık/kaynaşma bi­çiminde ise bu yoğun ve çok yönlü bir toplumsal ağa işaret eder. Bunun anlamı toplumsal ağdaki kişilerin birçoğunun birbiri ile yakın olması ve bu yakınlığın çok yönlü olmasıdır. Örneğin iki kişinin hem iş arkadaşı hem de komşu olması gibi. Yoğun toplumsal ağların norm oluşturucu bir rolü vardır; insanlarla gerçekleştiri­len her iletişim, bir çeşit sorumluluk duygusu geliştirir ve bu durum, bu ağdaki in­sanları baskı altına alır. Toplumsal ağ içinde oluşan bu normlar toplumsal normla­ra da karışır. Örneğin ağdaki kişiler dayanışmayı göstermek üzere daha yerel ko­nuşurlar. Bireylerin konuşmalarının, onların ait olduğu sosyal ağlarla ilişkili olma­sı şaşırtıcı değildir. Yetişkin insanlar birden fazla sosyal ağa ait olduklarında, bir ağdan diğerine geçtiklerinde, farkında olmadan konuşma biçimlerinin de değiştiği gözlenir (Holmes, 1992: 204).

 

Dille toplumsal kimlikler ve toplumsal roller arasında da ilişki vardır. Bireylerin toplumsal kimlikleri, bütün toplumsal rollerinden oluşan karmaşık bir yapıdır. Bu kimlikler bazen bireylere dayatılmakta; bazen de kendileri tarafından seçilmektedir. Kimlikler kişilerin milliyeti, eğitimi, yaşı, cinsiyeti gibi birçok unsurla ilgili olabilir. Toplumsal kimlikler dinamiktir. Eğitim, tecrübe vb. nedenlerle değişebilmektedir. Dil ise kimliklerin göstergesidir. Konuştuğumuz insanlar hakkında, sadece dillerin­den yola çıkarak bilgi sahibi olabilir, muhatabımızın diline bakarak nereli, nasıl ve hangi görüşten olduğunu tahmin edebiliriz (Develi, 2006: 32). Kullandığımız keli­meler; konuşma tarzları gibi, toplumsal rollerimiz ve kimliklerimiz hakkında ipucu vermektedir.

 

Dil, toplumsal kimliklerin şekillendirilmesinde de önemli roller üstlenir. Her yenilenme ve yeni bir söylem inşa etme faaliyeti dille başlar. Bu nedenle bağımsız­lığını kazanan ülkelerde dil, bağımsız kimlik inşasının en temel aracı olarak görü­lür ve bu doğrultuda dil politikaları geliştirilir. Bunun en tipik örneklerinden biri, 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasından sonra yeni ku­rulan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerin, kendi dillerini resmî dil ilan etmeleri ve ulusal kimliklerini, ulusal dilleri ekseninde oluşturmalarıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail’in millî kimliklerinin bir göstergesi olarak 2000 yıldır dinî metinler ve klasik literatür dışında kullanılma­yan bir dil olan İbraniceyi yeniden diriltme girişimi, ulus kimliklerinin oluşturulma­sında dilin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Cumhuriyetin ilanı sonra­sında, 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) kurulması ve Türk dil devrimi ile dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklerin dilden ayıklanarak bu sözcüklerin yerlerini alabilecek Türkçe sözcüklerin türetilmeye çalışılması, ayrıca Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi, yeni kurulan Türk devletinin kimlik inşasının yönünü de göstermektedir. Dil ve alfabe, millî kimliklerin oluşturulmasın­da ve yönünün belirlenmesinde kritik öneme sahip unsurların başında gelir.

 

Dil kullanımı üzerinde etkili olan bir diğer toplumsal olgu da toplumsal sınıf ve gruplardır. Bu konuda verilen en tipik örneklerden biri, toplumsal sınıf farklılıkları­nın keskin sınırlarla ve çok belirgin bir şekilde oluştuğu Hindistanda, her bir kas­tın diğerinden farklı konuşma özelliklerine sahip olduğu, bir bakıma kast diyalekt­lerinin var olduğudur (Trudgill, 2000: 34).,

 

Toplumdilbilimin son zamanlarda üzerinde durduğu konulardan biri de kadın ve erkeklerin dillerinde yapı, söz varlığı, tarz gibi farklılıkların olup olmadığıdır. Toplumdilbilim açısından cinsiyet, yalnız biyolojik değil, toplumsal gerçeklikte ve dil üzerinde yansımalar bulan toplumsal bir olgu olarak görülür. Söz gelimi kadın­ların, konuşmalarında leylak rengi, cam göbeği, vişne çürüğü gibi ayrıntı bildiren renk isimlerini erkeklere göre daha fazla kullanma eğiliminde olduğu söylenir (Wardhaugh, 1998: 319). Diğer yandan, kadınların erkeklere göre daha dolaylı ko­nuşma biçimlerini tercih ettikleri Lakoff’tan (1973) bu yana iddia edilegelmiştir. Lakoff, kadınların dolaylı biçimler kullanmalarını, sonraları çokça eleştirilen kadınla­rın güçsüzlüğü teziyle açıklamıştır. Ancak dolaylılık her zaman güçsüz olmaya işa­ret etmeyebilir. Tannen (1994: 79), dolaylılığın salt cinsiyetle ilişkilenen ve kültür­lerden bağımsız bir olgu olmadığı düşüncesindedir. Ona göre erkekler de kadınlar kadar dolaylı konuşabilirler; ancak farklı durumlarda farklı yollarla dolaylı olma eğilimindedirler. Bazı dillerde ise kadınların, erkeklerin kullandığı biçimlere oranla daha eski biçimleri kullandığı gözlenmiştir. Günümüze kadar Türkçe üzerine yapı­lan birçok çalışmada, kadınların erkeklere oranla daha nazik oldukları, standart bi­çimleri kullanmaya daha eğilimli oldukları sonuçlarına ulaşılmıştır (Duman ve Ka­rasu, 1999; Bayyurt, 1999). Temelde tüm bu sonuçlar, kadınların ve erkeklerin fark­lı sosyalleşme süreçleri yaşamalarından kaynaklanmaktadır.

 

Cinsiyetin biyolojik olarak değil toplumsal bir olgu olarak incelenmesine iliş­kin, tarihsel-edebî metinlerimiz üzerinden bir örnek vererek konuyu biraz somut­laştırmaya ve örneğimizi dil-kültür-toplum ilişkisi bağlamında yorumlamaya çalı­şalım. Türk dilinin önemli eserlerinden biri olan Dede Korkut Hikâyelerinde, ka­dınların ve erkeklerin birbirleriyle konuşma ve birbirlerine hitap etme biçimlerine bakıldığında hikâyelerin oluşma sürecini kapsayan tarihî dönem içerisinde Türk kadınının toplum konumu ve dil davranışlarıyla ilgili bazı çıkarımlarda bulunmak mümkündür.

 

Dede Korkut Hikâyelerinde ortaya çıkan kadın tipi İslamiyet öncesi Türk top­lumsal yapısını daha fazla yansıtmaktadır. Dede Korkut Hikâyelerinde kadın, da­hil olduğu her toplumsal bağlamda çekinmeden konuşabilmekte, duygu ve dü­şüncelerini, tercihlerini açıkça dile getirmekte, evlilik kurumu içerisinde kadının görüşleri dikkate alınmaktadır. Örneğin Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde, Bayındır Han’ın verdiği büyük davette, evladı olmadığı için kara çadıra oturtulan Dirse Han’ın yaptığı ilk iş, otağına dönüp karısı ile konuşmak, fikirleşmek olur.

 

Dirse Han, hikâyedeki ifadeyle, dişi ehlinün sözüyle hareket eder ve dileğine ula­şır. Kadın ve erkek arasındaki bu dayanışma, günümüz toplumsal yapısı içerisin­de sıradan gibi gözükse de hikâyelerin biçimlendiği dönem için önemli olmalıdır. Çünkü, Dede Korkut Hikâyelerinden uzun yıllar sonra, 19. yüzyıl sonlarında ya­zılan Türk romanlarında bile kadınlar sıkça susma eğilimi göstererek bir roman dekoru gibi dururlar. Bu kadınlar, kendi kaderini çizme, tercihlerini yaşama geçir­me gücüne sahip değillerdir. İstedikleri kişilerle evlenemez, birçok engelle karşı­laşırlar (bkz. Següzeşt, İntibah). Oysa Dede Korkut Hikâyelerinde kadın, kiminle evleneceğine kendi karar verir. Evleneceği kişinin kahramanlığını, yiğitliğini sı­nar; onunla savaşır, güreşir. Örneğin Bay Büre Beyoğlu Bamsı Beyrek hikâyesin­de Banı Çiçek; Ka^lı Kocaoğlu Kan Turalı hikâyesinde de Selcen Hatun evlenme kararına bu yolla ulaşır. Dede Korkut Hikâyelerinde erkeklerin kadınlara hitapla­rı ve kadın-erkek konuşma parçaları, kadınların toplumsal rolüne, toplumsal or­ganizasyon içindeki yerine ve dönemin aile yapısına dair ipuçları vermektedir. Kadının, erkeğin gözündeki konumunu algılayabilme noktasında Dirse Han’ın eşine hitabı önemlidir:

Berü gelgil başum bahtı, evüm tahtı!/Evden çıkub yöriyende selvi boylum/ Toplugında sarmaşanda kara saçlum /Kurlu yaya benzer çatma kaşlum /Koşa badem sıgmayan tar agızlum /Güz almasına benzer al yanaklum /Kadunum, ziregüm, dölegüm.

Bu metinden de anlaşılacağı gibi Dirse Han için hanımı başının bahtı, evinin tahtıdır. Bu ifadeler kadına duyulan saygıyı tanıklamaktadır. 16. yüzyılda Kanunî tarafından yazılan aşağıdaki gazeli okurken dildeki değişimle birlikte benzer söz kalıplarının kullanıldığını da görebilirsiniz.

 

Celîs-i halvetim varım habîbim mâh-ı tâbânım

Enîsim mahremim varım güzeller şâhı sultânım

 

Hayâtım hâsılım ömrüm şarâb-ı kevserim adnim

Bahârım behcetim rûzum, nigârım verd-i handânım

 

Neşâtım işretim bezmim çerâğım neyyirim şem’im

Turunc u nâr u nârencim benim şem’-i şebistânım

 

Nebâtım sükkerim gencim cihân içinde bî-rencim

Azîzim Yûsufum varım gönül mısrındaki hânım

 

Sitanbulum Karamanım diyâr-ı milket-i Rûmum

Bedahşânım u Kıpçak’ım u Bağdâdım Horasânım

 

Saçı vavım kaşı yayım gözü pür-fitne bîmârım

Ölürsem boynuna kanım meded hey nâ-müselmânım

 

Kapında çünki meddâhım seni medh iderim dâim

Yürekpür-gam gözüm pür-nem Muhibbîyem hoş-elhânım

                              Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)

 

 

 

 

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum