Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri

11 Nisan 2015 0 yorum Dil ve Anlatım 592 Görüntüleme

Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri

TURKÇENİN YAŞI

Yeryüzündeki diller, çeşitli ölçülere göre sınıflandırılmışlar ve bu sınıflandırma sonu­cunda “dil aileleri” kavramı ortaya çıkmıştır. Halen tartışmalı olmakla birlikte Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensup kabul edilir. Bu kabul, Türkçenin önce­likle Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japonca gibi Altay dilleri ile daha sonra da Macarca, Fince vb. Ural dilleriyle akraba olduğu anlamına gelmektedir.

 

Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin Altay dillerinden ne zaman ayrılıp ba­ğımsız bir dil olarak kullanıldığına dair kesin yargıda bulunmak mümkün değildir. İlgi çekici bir konu olan bu “yaş” meselesi üzerine bazı görüşler vardır, ancak her­kesçe benimsenmiş bir tarih şimdilik söz konusu değildir. Çünkü konuyla ilgili el­de bulunan bilimsel veriler, kesin bir yaş belirlemek için yeterli görülmemektedir. Türkiye’de pek çok bilim adamınca kabul edilen bir görüş; Türkçenin yaşının bu­günden en az 8500 yıl geriye gittiği şeklindedir. Söz konusu olan bu süre, Türkçe­nin, bugün yeryüzünde yaşayan diller içerisindeki en yaşlı dillerden biri, belki de birincisi olduğunu gösterir. Bu şekilde MÖ 6500’lü yıllara tarihlenen Türkçenin ilk yazılı izlerine, MÖ 4000’li yıllarda tarih sahnesine çıkan ve insanlığa yazı yazmayı armağan eden Sümerlerden kalan tabletlerde rastlanır.

İnsanlık tarihi için son derece önemli olan Sümerler, oldukça önemli ve ken­dilerinden sonraki bütün medeniyetleri etkileyen bir medeniyet kurmuşlar, ayrı­ca medeniyetin taşıyıcısı kabul edilen yazıyı kullanmışlar ve pek çok yazılı bel­ge bırakmışlardır.

 

Sümercenin bugün yaşayan birtakım dillerle ilişkisi çok tartışılan konulardandır. Bu tartışmalara konu olan dillerden biri de Türkçedir ve bu tartışma uzun zamandır yapılmaktadır. Atatürk de bu tartışmalara ilgisiz kalmamış, 1935 yılında Dil ve Ta- rih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdurarak bu tür konuların araştırılmasını istemiştir.

Konuyla ilgili önemli bir çalışma yayınlayan Tuna (1990:49) Sümerce ve Türk­çe ile Sümerler ve Türkler arasındaki ilişkiler konusunda yaptığı araştırmaların so­nuçlarını birkaç madde halinde şöyle sıralar:

1.  Sümerce ve Türkçede 168 ortak kelime vardır ve bu kelimeler, akrabalıktan ya da kelime alışverişinden kaynaklanmış olabilir.

Diller arasındaki ortaklıklar, ya akrabalık ya da komşuluk ilişkisi sonucunda oluşur. Sümerce ile Türkçe arasında bir ilişki olduğu konusu, bu ortak keli­melerin tespit edilmesiyle kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispat edilmiş, ancak ilişkinin niteliği henüz netlik kazanmamıştır.

2.   Türklerin en az MÖ 3500’lerde Türkiye’nin doğu bölgesinde bulunduğu tes­pit edilmiştir.

3.    Türk dilinin zamanımızdan 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak varlığı ispatlanmıştır.

Türkçenin bilinmeyen zamanlarda Doğu ve Batı Türkçesi olarak adlandırdı­ğımız iki kola ayrıldığı pek çok bilim adamının benimsediği bir görüştür. Burada bu görüşe temel olacak bir zaman belirtilmiştir.

4.   Bugün, yaşayan Dünya dilleri arasında, en eski yazılı belgelere sahip olan dil, Türk dilidir. Bunun kanıtı, çivi yazılı Sümerce tabletlerdeki alıntı kelime­lerdir.

Osman Nedim Tuna’nın tespit ettiği 168 kelimeden birkaçı şunlardır:

SÜMERCE           TÜRKÇE

adakur                adak (ayak)

agar                   agır (ağır)

dingir                 teñri (Tanrı)

kaş-                    kaç-

men                   men (ben)

sag                    sag (sağ)

 

İki dil arasındaki ilişkiyi ispatlamak için bazı bilim adamları, üç-dört kelimenin ses ve anlam olarak örtüşmesini yeterli görürken, yukarıda belirtilen kaynakta 168 kelimenin yanı sıra bazı eklerin de ortak olduğu gösterilmiştir.

Türkçenin yaşıyla ilgili sorunlar tartışılırken doğal olarak Türklerin ana yurdu­nun neresi olduğu sorusu da gündeme gelmektedir. Herkesçe kabul edilmemekle beraber Altay dağları çevresi, Baykal gölü çevresi ya da Karadeniz ile Hazar arasın­daki bozkırların Türklerin ana yurdu olduğu şeklinde görüşler vardır. Sümerce ile Türkçenin ilişkisi, bu konuda yeni fikirlere ve tartışmalara yol açabilecek nitelikte­dir. Sümerlerin Mezopotamya’ya nereden geldikleri konusunda da çeşitli görüşler vardır. Bunlardan dikkate değer olanı, bu halkın kökenini Orta Asya’ya götüren gö­rüştür. Bütün bunların aydınlatılması için başta arkeoloji olmak üzere çeşitli bilim dallarının işbirliğine ve yeni araştırmalara gerek vardır.

Tarihin bilinmeyen zamanlarında atı ehlileştiren ve demiri işlemeyi öğrenen Türkler, bu iki tekniği kullanarak komşularına üstünlük sağlamışlar; yönetici ve ay­nı zamanda da “medeniyet kurucu” kavim konumuna yükselmişlerdir. İnsanlığın ortak medeniyetine de büyük katkısı olan bu durum, Türklerin çok erken çağlar­da geniş ve farklı coğrafyalara dağılmalarına, dolayısıyla da değişik halklarla kay­naşmalarına yol açmıştır. Türklerin çok erken devirlerde yaşamaya başladıkları bu hareketli, bir başka deyişle atlı konargöçer hayat tarzı, ana yurt konusundaki be­lirsizliğin temel nedenidir.

Konuşma dili olarak yaşı kesin rakamlarla ifade edilemeyen Türk yazı dilinin tarihini izleyebilmekteyiz. Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin ilk yazılı belgesi MS 687-692 yıllarına tarihlenen Çoyr yazıtıdır. Bu yazıttan 1200 yıl öncesine giden Esik kurganlarından çıkan bir taş üzerinde Köktürk yazısına çok benzeyen 26 ka­rakter tespit edilmiştir, ancak bugüne kadar tam olarak çözülememiştir. Bu yazı tam çözüldüğünde Türk yazı dilinin tarihi MÖ 5-4. yüzyıllardan başlatılacaktır.

 

TÜRKÇENİN TARİHSEL DÖNEMLERİ

Yukarıda belirtildiği üzere Türk dilinin Altay dillerinden ayrılıp bağımsız bir dil olarak konuşulmaya başlanması, tarihin bilinmeyen zamanlarına uzanmaktadır.

Ayrıca Türkçenin yine çok erken devirlerde Eski Doğu Türkçesi ve Eski Batı Türkçesi diye adlandırılan iki kola ayrıldığı genel kabul gören bir durumdur. Bir dilin lehçelere, yani ses, biçim ve telaffuz yönlerinden değişiklikler gösteren kollara ay­rılması, mekân farklılaşması ve zaman geçmesiyle, ayrıca farklı dillerle ilişkilere girmesiyle ilgilidir. Bir dilin konuşurları, bölünüp farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında dillerinde de önceleri çok önem arz etmeyen, ancak zamanla çoğalıp fark edilir duruma gelen değişiklikler görülür. Zaman geçtikçe artan bu değişiklik­ler, kolların başka başka dillerle ilişki içinde olmasıyla daha da artar. Türklerin ha­reketli, daha doğru bir ifadeyle konargöçer bir hayat yaşamaları, sürekli yer değiş­tirmelerine ve parçalanmalarına yol açmıştır. Yaşadıkları hayat tarzından kaynakla­nan bu bölünmeler, dillerinde de erken zamanlarda belirgin farklılıkların oluşma­sına yol açmıştır.

Türkçenin tarihsel dönemleri, özellikle yazıyla izlenemeyen karanlık diyebile­ceğimiz dönemlerin adlandırılmasında bilim adamları arasında birtakım farklılıklar görülmektedir. Ancak yazılı dönemlerin adlandırılması hemen bütün bilim adamla­rınca benzer biçimde ve benzer ölçütler dikkate alınarak yapılmıştır. Yazıyla izle­nemeyen dönemlerin adlandırılmasında Altay Çağı, En Eski Türkçe Çağı, İlk Türk­çe Çağı gibi terimler kullanılmıştır.

Dil içi ve dil dışı gelişmelerle yapılagelen adlandırmalar dikkate alınarak Türk­çenin özellikle yazıyla izlenebilen dönemleri şöyle açıklanabilir:

Hun Dönemi

Büyük bir imparatorluk olan Hun Devletinin içerisinde pek çok halk bulunmakta ve pek çok dil konuşulmaktaydı; ancak devletin kurucuları ve hakim unsuru Türklerdi. Çin yazmalarında karşılaşılan kişi, yer ve eşya adları Çincenin ses sistemine göre değiştirilerek yazıldıkları için Hun dili ile ilgili tam bilgi vermemektedir. Fakat bilim adamları Çin kaynaklarında karşılaşılan bu kelimelerin pek çoğunu Türkçe ile açıklamaktadırlar.

Çin kaynaklarında, Çince söyleyişle kaydedilmiş olan iki cümle vardır ki MS. 329 tarihli bu kayıt, Türkçenin şimdilik ilk cümle örneğidir. Çin kaynaklarında tes­pit edilen ve Hunlara ait olan bazı kelimeler ise şunlardır: Tengri, kut, il, törü, yabgu, ordu, sü, börü, temir, kural (silah), kapagçı (bekçi), bitigçi (yazar) (Ercilasun, 2011: 60). Görüldüğü üzere kelimeler; inanç, devlet, töre ve askerlikle ilgilidir.

Köktürk-Uygur Dönemi (Eski Türkçe)

Türkçenin MS 5-10. yüzyıllarını Eski Türkçe Dönemi olarak adlandırmak hemen herkesçe kabul edilmektedir. Eski Türkçe Dönemi, kendi içinde Köktürk ve Uygur dönemleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Köktürkler, Türkçenin bilinen ilk ve hacimli yazılı belgelerini bıraktıkları için kültür ve dil tarihimiz açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Orkun ırmağı kıyısında bulunan ve bengü (sonsuz) taş olarak adlandırılan granit üzerine yazılmış olan bu yazılar, 1893’te Danimarkalı bilgin V. Thomsen tarafından okunmuştur.

Hem Çin kaynaklarındaki hem Bizans kaynaklarındaki kayıtlardan 1. Köktürk Kağanlığı döneminde Türkçenin yazı dili olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Türk- lerin kendi yazdıkları belgelerle ilgili olarak sürekli yeni bilgiler ortaya çıkmakta ve yayınlar yapılmaktadır. En hacimlileri Kül Tigin, Bilge Tonyukuk ve Bilge Kağan adına dikilmiş olan bu yazıtlarla ilgili Türkiye ve Türkiye dışından pek çok bilim adamı çalışmış ve çalışmakta ve ayrıca sürekli yeni yazıtlar da bulunmaktadır.

Bu yazıtlardan Tonyukuk adına dikilmiş olan 725-726 yıllarında, Kül Tigin’e ait olan 21 Ağustos 732’de, Bilge Kağan yazıtı da 24 Eylül 735’te dikilmiştir. Orhun Abideleri adlı eserde Ergin (2002: XIV) bu yazıtların özelliklerini şöyle belirtir:

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin… İlk Türk tarihi… Taşlar üzerine yazılmış tarih… Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması… Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri… Türk nizamının, Türk töre­sinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası… Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları… Türk gururunun ilâhi yüksekliği… Türk feragat ve faziletinin büyük örneği… Türk edebiyatının ilk şaheseri… Türk hi­tabet sanatının erişilmez şaheseri… Yalm ve keskin üslûbun şaşırtıcı numûnesi…

Türk milliyetçiliğinin temel kitabı… Bir kavmi bir millet yapabilecek eser… Türk di­linin mübarek kaynağı… İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en ma­nalı mezar taşları…

Eski Türkçe olarak adlandırılan dönemin ikinci yarısını Uygur Türklerince ya­ratılan zengin edebiyat ürünleri oluşturmaktadır. Köktürklerdeki geleneğe uygun olarak Uygurlarda da her ne kadar anı taşları dikme yaygınsa da Uygurlar daha çok kâğıtlara yazılmış edebî ürünler bırakmışlardır. Ancak Köktürklerdeki geleneğe uy­gun olarak Ötüken Uygur Kağanlığı döneminden kalma taşlara yazılmış pek çok yazıt da vardır.

Türk medeniyet tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Uygurlar, Köktürkleri ortadan kaldırarak 745 yılında Orhun Uygur Kağanlığını kurdular. Bu devlet ise 840 yılında Kırgızlar tarafından ortadan kaldırıldı. Bu olay üzerine ülkelerini terk edip güneye göç eden Uygurlar, güneyde siyasi açıdan değil ama kültür tarihi açı­sından büyük önem taşıyan Kansu Uygur Devleti ve Hoço Uygur Devleti’ni kurdu­lar. Uygurların kuzeyden güneye göç etmeleri, millî hafızada yer etti ve Göç Des­tanı bu olay üzerine oluştu.

Güneye göçüp küçük devletçikler kuran ve tam olarak yerleşik hayata geçen Uygurlar, bozkır hayatlarına ait pek çok gelenekten uzaklaştılar. Orhun bölgesin­de yaşarken kullandıkları Orhun yazısını bırakıp dillerini çeşitli alfabelerle yazıya geçirdiler, ayrıca eski dinlerini de bırakıp Maniheizm’i, Budizm’i, Nasturilik’i vb. kabul edenler oldu. Bu dinlerin etkisiyle dinî bir edebiyat gelişti ve Çince, Tibetçe vb. komşu dillerden pek çok eser Uygurcaya tercüme edildi. Ağırlıklı olarak tercü­meye dayalı ve dinî bir edebiyat olan Uygur edebiyatında hayatın farklı alanlarına dair metinler de vardır. Uygurlardan günümüze yalnızca düz yazı metinler değil, şiirler de kalmıştır. Bazı şair adları da günümüze ulaşmıştır.

Türk edebiyatının bilinen ve Uygurlardan kalan ilk aşk şiiri, Aprınçur Tigin’e aittir ve şiirin ilk dörtlüğü şöyledir (Arat 1965: 20):

 

Uygur Türkçesi                                    Türkiye Türkçesi

Kasınçıgımın öyü kadgurar men       Yavuklumu düşünüp dertlenirim

Kadgurdukça                                        Dertlendikçe

Kaşı körtlem                                         Kaşı güzelim

Kavışıgsayur men.                              Kavuşmak isterim.

 

Karahanlı-Harezm Dönemi (Orta Türkçe)

İslam dini Türkler arasında 8. yüzyıldan başlayarak yavaş yavaş yayılmaya başlar ve 10. yüzyılda Karahanlı kağanı Abdulkerim Satuk Buğra Han zamanında toplu olarak din değiştirmeler, yani İslam dinini benimsemeler görülür. İslam dininin Türkler arasında hakim duruma gelmesi, dili de etkiler ve hem din değişikliğinden, hem de dilin iç bünyesindeki bazı değişmelerden dolayı Eski Türkçe döneminin kapandığı, Orta Türkçe döneminin başladığı kabul edilir.

10. yüzyılda başladığı kabul edilen bu dönem de kendi içerisinde Karahanlı Türkçesi ve Harezm Türkçesi olmak üzere ikiye ayrılır.

Karahanlı döneminden günümüze, sayı olarak çok olmamakla birlikte Türk dil ve kültür tarihi açısından son derece önemli eserler kalmıştır. 1069 yılında Yusuf Has Hacip tarafından yazılmış 6645 beyitten oluşan Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072 yılında başlanıp 1077 yılında tamamlanmış, 7000’den fazla Türkçe kelimenin Arapça karşılığı verilmekle kalınmayıp şiirlerle, atasözleri ve deyimlerle örneklendirilerek zenginleştirilmiş, Türk kültürünün hazinesi olarak değerlendirilen Divanü Lügati’t-Türk, Edip Ahmet Yüknekî tarafından yazılan Atebetü’l-Hakayık, Ahmet Yesevi’nin şiirlerinin toplanmasıyla oluşturulan Divan-ı Hikmet ve kim tara­fından yazıldığı tam olarak bilinmeyen Kur’an Tercümesi gibi eserler bu dönemin ürünleridir.

Bu eserlerden Kutadgu Bilig; Türk devlet anlayışını ve Türk’ün dünya ile ilişki­sini, insanlar arası ilişkileri, Türk’ün tabiat algısını, bilgi karşısındaki tavrını bizlere aktaran bir eserdir. Divanü Lügati’t-Türk ise yine Türk kültürü ile ilgili bilgiler ver­mekle birlikte esas olarak Türkçeden Arapçaya bir sözlüktür ve Türkçenin 11. yüz­yıldaki söz varlığını bize aktarır.

Harezm-Altınordu Türkçesi olarak da adlandırılan Harezm Türkçesinden günü­müze çoğu dinî ve edebî olmak üzere pek çok eser kalmıştır. Harezm dönemin­den kalan eserler içerisinde Türkçenin önemli sözlüklerinden biri olan ve ünlü bil­gin Zemahşerî tarafından yazılan Mukaddimetü’l-Edeb de vardır. Bu dönemden kalan diğer bazı eserler Muinü’l-Mürid, Hüsrev ü Şirin, Muhabbetname, Nehcü’l- Feradis vb.dir. 

12. yüzyıl sonlarına kadar değişik coğrafi bölgelerde farklı lehçelere ayrılmış olan Türkçe, tek yazı diline sahipken bu tarihten sonra birbirinden oldukça uzak coğrafyalarda üç ayrı yazı dili halinde gelişmeye başlamıştır. Bu yazı dilleri a. Ku­zey (Kıpçak) Türkçesi, b. Doğu (Çağatay) Türkçesi c. Batı (Eski Oğuz ya da Eski Anadolu) Türkçesidir.

 a.     Kuzey (Kıpçak) Türkçesi

Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesinin yazı dilidir ve Altınordu döneminde oluşan edebî dilin devamıdır. Asıl Kıpçak sahasında, yani Karadeniz’in kuzeyinde bu leh­çeyle oluşturulan en önemli eser Avrupalılar tarafından yazılmış olan Codex Cumanicus’dur. Kıpçak Türkçesinin asıl eserleri Mısır’da Kölemenler zamanında ya­zılmıştır. Karadeniz’in kuzeyindeki limanlardan toplanarak Mısır’da köle pazarla­rında satılan Kıpçaklar, bir müddet sonra orduya hakim olurlar ve devleti de ele geçirip Kölemen (Memluk) devletini kurarlar. İnsanlık tarihinde pek örneği olma­yan bu durum, dil konusunda da etkili olur. İdarecilerin dili özenilen dil durumu­na yükselir ve bu dille konuşmak ve yazmak moda haline gelir. Bunun sonucun­da Türkçe öğrenen pek çok bilgin ve şair, Mısır ve Suriye’de başta sözlük ve gra­mer olmak üzere pek çok Türkçe eser yazar. Bu şekilde Kuzey Türkçesi pek çok eserini Türk dünyasının en güneyinde, Mısır ve Suriye’de vermiş olur.

 b.    Doğu (Çağatay) Türkçesi

Müşterek Türkistan Türkçesi olarak da anılan Çağatay Türkçesi; esas dil malzemesi bakımından Uygur, Karahanlı çizgisinin devamıdır. Ancak bu yazı dillerinde fazla görülmeyen yabancı öğeler, İslam dininin yaygınlaşıp kökleşmesi dolayısıyla Çağa­tay Türkçesinde çokça görülür. Çağatay Türkçesi; içinde barındırdığı Arapça ve Farsça ögeler bakımından Osmanlı Türkçesini andırır. Bu lehçenin Osmanlı Türkçesiyle başka bir benzerliği de büyük bir edebiyat, bilim ve diplomasi dili olmasıdır.

14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden Çağatay edebiyatı; Klasik Öncesi Devir, Klasik Devir (Nevayi Devri) ve Klasik Sonrası Devir olmak üzere üçe ayrıla­rak incelenir. Klasik Öncesi Devir, bu edebiyatın oluşup gelişme devridir. Bu dö­nemde Lütfi ve Sekkaki gibi önemli şairler yetişmiştir. İkinci dönem olan Klasik De­vir için tek başına Nevayi devri de denilmektedir. Ali Şir Nevayi, hiç şüphesiz Türk edebiyatı için son derece önemli bir şahsiyettir. Otuzun üzerinde eser yazmış olan Nevayi, pek çok konuda öncü ve kurucudur. Nevayi, ilk şairler tezkiresi Mecalisü’n- Nefayis’in, Farsça ile Türkçeyi karşılaştırarak Türkçenin daha üstün bir dil olduğu sonucuna ulaştığı Muhakemetü’l-Lügateyn’in, Türk kültür tarihi açısından çok önem­li olan Nesayimü’l-Mahabbe’nin, dört adet divanın, beş adet mesnevinin, Türk ede­biyatının ilk biyografi örneklerinin yazarıdır. Klasik dönemin iki önemli edebiyatçı­sı da aynı zamanda hükümdar olan Hüseyin Baykara ile Babür’dür. Babür, hatıra türünde yazdığı eseriyle Türk nesrinin önemli örneklerinden birini vermiştir. Klasik sonrası devirde de başta dinî ve edebî olmak üzere pek çok eser yazılmıştır.

Çağatay Türkçesinin günümüzdeki devamı olarak Özbek Türkçesi kabul edilir.

 c.     Batı (Eski Oğuz) Türkçesi

Tarihte Oğuz Türklerinin kurduğu önemli devletlerden biri olan Büyük Selçuklu Devletinin Anadolu’yu fethetmesi, bu bölgeye büyük çoğunluğunu Oğuzların oluş­turduğu Türk kitlelerinin göç edip yerleşmesine yol açtı. Anadolu da Türklerin Bi­zans aleyhine sürekli genişlemesi ve buranın bir “İslam diyarı” durumuna gelme­siyle Türk olmayan başka pek çok halk da Türklerin arkasından gelip bu coğrafya­ya yerleşti. 13. yüzyılda Cengiz Han’ın önünden kaçan Türklerin de Anadolu’ya gelip yerleşmesiyle bölge büyük ölçüde Türkleşmiş oldu ve aynı yüzyılda burada Oğuz Türkçesi bir edebî dil olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle Anadolu Sel­çuklularının yıkılıp Beylikler’in kurulmasıyla Oğuz Türkçesi, yazı dili olarak Ana­dolu’da tam bir hâkimiyet kurmuş oldu. Oğuz Türkçesi, bu hâkimiyete hem Doğu Türkçesi yazı geleneğiyle hem de Farsça ve Arapçaya karşı mücadele ederek ulaş­tı. Nitekim Eski Oğuzca ile yazılmış ilk eserlerde Karahanlı Türkçesinin ses ve şe­kil özellikleri yer yer karşımıza çıkar. Bilim adamları bu tür Doğu Türkçesi özellik­leri barındıran eserleri “karışık dilli eserler” olarak adlandırmışlardır.

Batı Türkçesinin ilk dönemine Eski Oğuz Türkçesi ya da Eski Anadolu Türkçe­si denilmektedir. Bu dönem 12. yüzyıl sonlarında başlar ve 15. yüzyıl sonlarında tamamlanır. 16. yüzyılda Batı Türkçesinin Osmanlı Türkçesi dönemi başlar. Eski Oğuz Türkçesi yalnızca Anadolu’da değil, Azerbaycan, Irak ve Suriye’de de kulla­nılmıştır. Çünkü bu belirtilen yerlerin tamamı Anadolu’dan önceki Türk ve Türkçe yurtlarıdır. Eski Oğuz yazı dilinin siyasal sınırları ise Anadolu Selçukluları, Beylik­ler, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleriyle Osmanlının ilk dönemidir.

Eski Oğuz Türkçesine ait, kaynaklarda kayıtlı olup da bugüne ulaşamayan ve adları bilinen birtakım eserler vardır. Bu eserler bulundukça dönemin dil özellik­leri daha iyi aydınlanacaktır. Bu dönemde eser veren önemli bazı isimleri şöyle sı­ralayabiliriz: Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Yunus Emre, Ali, Şeyyad Hamza, Gülşehri, Aşık Paşa, Ahmet Fakih ve Hoca Mesut.

16. yüzyıl başlarında yazıya geçirildiği düşünülen Dede Korkut Kitabı da dil ve üs­lup özellikleriyle Eski Oğuz Türkçesine ait bir eser olarak kabul edilmektedir.

TÜRKİYE TÜRKÇESİ

Ana diller başlangıçta belirli bir coğrafyada ve sınırlı sayıda bir insan topluluğu ta­rafından iletişim aracı olarak kullanılırken zaman ve yer değişiklikleri bu dillerden kollar oluşmasına yol açar. Bu kollar zaman geçtikçe kendi şartlarında gelişir ve ay­rıldığı kaynak dilden farklılaşmaya ve kendisi de kollar doğurmaya başlar. Türkçe bu anlatılan durumu, insanlığın henüz yazıyla izlenemeyen devirlerinde yaşamış ve çok farklı coğrafyalara dağılıp çok çeşitli kollar halinde yaşar duruma gelmiştir. Ör­nek olarak Oğuz Türkçesi, ana dilden ayrılıp kendi şartlarında gelişti ve Türkçenin bir lehçesini oluşturdu. Daha sonra da Oğuz Türkçesinin Türkiye Türkçesi, Azer­baycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagauz Türkçesi gibi kolları ortaya çıktı.

Türk lehçe ve yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Güneybatı ya da Batı Türkçesi olarak adlandırılan gruba girer. Bu, yönleri esas alan bir sınıflan­dırmadır. Etnik sınıflandırmada ise Türkiye Türkçesi, Oğuz Türkçesinin bir koludur.

Orhun yazıtlarında adı geçen Türk boylarından biri olan Oğuzlar, kuzeyden gü­neye inip devlet kuran ve dünya tarihine büyük etkileri olan kavimlerden biridir. Oğuzlar, Seyhun boylarında yaşarken güneye inip Gazneliler’le 1040 yılında Dandanakan Savaşını yaparlar. 1040 yılı pek çok bilim adamı tarafından Batı Türk Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Bu devletin ilk ortaya çıkışı Selçuklu adıyla olur ve Selçuklular zamanında Anadolu büyük oranda bir Oğuz yurdu haline gelir. Anadolu’nun Türkleşmesi, Anadolu Selçukluları ve Beylikler zamanında tamamlanır.

Selçuklulardan günümüze kalan Türkçe eser yoktur, ancak Beylikler devri, Oğuz Türkçesinin yazı dili olduğu ve pek çok eser bıraktığı dönemdir. Bunun çe­şitli siyasi ve toplumsal sebepleri vardır. Türkçeden başka dil bilmeyen beyler, sa­natçıların Türkçe yazmalarını teşvik ettiler ve 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da Oğuz Türkçesi temeline dayalı bir yazı dili oluştu ve bu yazı dili bugüne kadar ke­sintisiz devam ederek mevcut yazı dilimizi doğurdu. Yaklaşık 700 yıldır kesintisiz devam eden ve eğitim, bilim, edebiyat, felsefe, din, askerlik gibi hemen hemen ha­yatın her alanına ait binlerce eser yazılan bu dil, Türkiye Türkçesi olarak adlandı­rılan dilin tarihi köküdür. Oğuz lehçesini esas alarak Anadolu’da gelişen Türk ya­zı dilini birtakım tarihi dönemlere ayırmak gerekmektedir. Bunlar; 15. yüzyıl son­larına kadar Eski Oğuz Türkçesi, 20. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı Türkçesi ve bu tarihten sonrası da Çağdaş Türkiye Türkçesi olarak adlandırılabilir. Eski Oğuz Türkçesinin ilk zamanlarında özellikle Anadolu Selçuklularının başkenti olan Kon­ya ve yakın çevrelerinde yoğun bir edebî faaliyet görülür. Daha sonra çeşitli bey­liklerin başkentlerinde benzer bir durum, sonunda da Osmanlının kültür merkezi haline getirdiği yerlerde aynı şey görülür. Bu dönemde yazılan eserlerin son dere­ce yalın bir dile sahip oldukları, yabancı kelimelere çok rağbet edilmediği ayrıca yabancı dillerden pek çok eserin de Türkçeye çevrildiği dikkat çeker.

16.yüzyılda Osmanlı Türkçesi olarak adlandırılan dönem başlar. Osmanlı Türk­çesi döneminde yazı dilinin yalınlığı büyük ölçüde kayboldu ve özellikle edebî dil­de Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar arttı. Ancak Osmanlı Türkçesiyle yazı­lan bütün eserler için aynı şey söylenemez. Dilin yalınlığı ya da ağırlığı yazardan yazara eserden esere farklılık gösterir. 17. yüzyıl gerek düz yazıda gerekse şiir di­linde en ağır örneklerle karşılaştığımız zaman dilimidir. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru yavaş yavaş bir sadeleşmenin başladığı da görülür. 19. yüzyılda yayınla­nan Tanzimat Fermanı, Osmanlı toplumu için pek çok konuda dönüm noktası ola­rak kabul edilir. Tanzimat’ın birinci nesli olarak adlandırılan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa, edebiyat eserlerinin hem içeriğinde, hem de dilinde birtakım deği­şiklikler başlatırlar. Bu değişiklikler hem yazılı edebiyatın, hem de eser konuları­nın çeşitlenmesinde görülür. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati topluluklarının Tanzimat­çılardan da ağır olan dilleri, Osmanlı Türkçesinin son örnekleri olur. 

Çağdaş Türkiye Türkçesi

1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in başlattığı “Yeni Lisan” hareketi Osmanlı Türkçesinin sonunu getirdi. Ömer Seyfettin, Genç Kalemler dergisinde yazdığı ya­zılarda İstanbul halkının konuşma diline dayanan yalın bir dil teklif etti ve öncele­ri çok büyük tepkilerle karşılaşan bu görüşler, zamanla pek çok edebiyat, bilim ve fikir adamı tarafından benimsenip kullanılmaya başlandı. Özellikle Ziya Gökalp’ın de katılmasıyla “Yeni Lisan” hareketi çok güçlendi. Edebiyatta millilik ve dilde sa­deleşme birkaç yıl içinde devrin bütün aydınlarınca kabul edilip uygulama alanına geçirildi. Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka Gündüz gibi romancılar; Fa­ruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya gibi şairler eserlerini yalın bir dille yazdılar. Devrin en büyük şairi olan Yahya Kemal ve sokaktaki insanın konuşma üslubuy­la şiirler yazarak günlük konuşma dilini şiire sokan Mehmet Akif de sade dili be­nimsediler. Tanzimat döneminde yeni yüksek okulların açılması, bazı bilim kurumlarının oluşturulması çeşitli bilim dallarıyla ilgili terimler yapılmasını gerektir­mişti; bu terimler de çoğunlukla Arapça ve Farsça kelimeler kullanılarak yapılmış­tı. Daha sonra bu terimler de Türkçeleştirildi.

Cumhuriyet Döneminde Türk tarihinde bir ilk olmak üzere “dil” bir devlet me­selesi olarak görüldü ve konuyla ilgili pek çok çalışma yapıldı. Yaklaşık 700 yıllık bir geçmişe sahip olan Türkiye Türkçesi yazı dili, sıkıntılı ve buhranlı dönemler ge­çirmiş olmasına rağmen aydınların ve devletin kısa süreli yakın ilgisiyle durulaşıp yeniden hayatın her alanında hâkim duruma geldi.

Türkçe şu anda okul öncesinden başlayarak yükseköğrenimin en son aşaması­na kadar bütün aşamaların eğitim dilidir. Her ne kadar ülkenin bazı eğitim kurumlarında yabancı dillerle eğitim yapılması önemli bir sorun olsa da Türkçenin hâki­miyetini sarsacak boyutta değildir.

Türkçe, günümüzde yaşayan diller içerisinde en eski yazı diline sahip dillerden biridir. Bu durum, Türkçenin bilim dili olarak da eskiliğinin bir göstergesidir. Türk dili, her ne kadar uzun tarihi boyunca komşu dillerden etkilenmiş ve ihmal edil­mişse de pek çok bilim eseri ortaya koymuştur. Bu dille bugün de binlerce bilim­sel eser yazılmaktadır. Dolayısıyla Türkçe bir bilim dilidir.

Türkçenin sanat eseri ortaya koymak bakımından da hiçbir dünya dilinden aşa­ğı kalır tarafı yoktur, hatta Türkçenin en zengin yönü sanat yönüdür. Tarih boyun­ca binlerce sanatkâr tarafından sayısız eserde işlenen Türkçe, bugün de pek çok sanatkârın kaleminden eserler üretmektedir.

Türkçe bin yıldan daha fazla bir süredir İslam dini ve başka dinlerle ilgili pek çok eserin yazılabildiği bir dildir. Bütün din kavramlarını eksiksiz karşılayabilen bu dil, gelişmiş bir din dilidir.

şu anda Türkiye’de Türkçeyle her gün yüzlerce kitap, gazete ve dergi yayınlan­makta ayrıca yine yüzlerce radyo ve televizyon Türkçe programlar yayınlamakta­dır. Bu yönüyle Türkçe önemli bir basın-yayın dilidir. Tüm bunlara bakıldığında devlet ve toplum hayatı Türkçeyle yürümektedir denilebilir. Bu durum bir dilin ya­şaması ve gelişip zenginleşmesi sonucunu doğurur.

Türkiye’nin bazı iyi okullarında yabancı dille eğitim yapılsa da, dükkân tabela­larında ve vitrinlerinde yabancı adlar artsa da bunlar gelip geçici özentilerdir. Na­sıl ki Selçuklular ve Osmanlılarda eğitim dili yer yer Arapça olmuş fakat bugün bı­rakılmışsa bugünkü durumu da gelip geçici olarak görmek gerekir. Ayrıca bugün­den geriye bakıldığında Türkçe yerine Arapça veya Farsçayı, yani yabancı dilleri tercih edenlerin hiç de iyi hatırlanmadığı düşünülürse bugünkü durumu da gele­cek kuşakların aynı şekilde değerlendireceklerini unutmamak gerekir.

 Yukarıda belirtilenler Türkiye Türkçesinin, Türkiye’de yaşayan insanların her türlü ilişkilerinde başvuracakları bir araç olduğunu göstermektedir. Dil, bir anlaş­ma aracı olduğu gibi insanların birikim ve kazanımlarını saklayıp sonraki kuşakla­ra aktarma aracı olduğu için de çok değerlidir. Ayrıca insan ve ulus kimliğinin en belirgin göstergesi olduğu için de üzerine titrenilmesi ve özenilmesi gerekir. Unu­tulmamalıdır ki bilim ve sanat ile ilgili faaliyetlerini yabancı bir dille yapan toplum­lar; zaman, beyin, emek ve para harcayarak ürettikleri şeyleri önce dilini kullan­dıkları halkın hizmetine sunmaktadırlar.

Türkçenin Yazımında Kullanılan Alfabeler için tıklayınız.

 

 

 

 

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum