Ziya Gökalp – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.14 Türkçülüğün Tarihi- Ziya Gökalp http://edebice.net/2015/01/03/turkculugun-tarihi-ziya-gokalp/ http://edebice.net/2015/01/03/turkculugun-tarihi-ziya-gokalp/#respond Sat, 03 Jan 2015 11:57:01 +0000 http://edebice.net/2015/01/03/turkculugun-tarihi-ziya-gokalp/ TÜRKÇÜLÜĞÜN TÂRİHİ Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasın­dan önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerie denilen, Türk hayranlığı’dır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci

Türkçülüğün Tarihi- Ziya Gökalp yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

TÜRKÇÜLÜĞÜN TÂRİHİ

Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasın­dan önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerie denilen, Türk hayranlığı’dır.

Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şam­danlar, vb. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avru­pa’daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri bin­lerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere âit güzel şeylerle bir­likte bibloları arasında sergilerdi.

Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yap­tıkları tablolar ile. şâirlerin ve filozofların Türk ahlâkını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi. Lamartine’in, Au- guste Comte’un Pierre Laffite’in, Âli Paşa’nın özel sekreteri olan Mismer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket tama­men Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlâktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.

Avrupa’da ortaya çıkan ikinci harekete de Türkiyât (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Alman­ya’da, Macaristan’da. Danimarka’da. Fransa’da, İngiltere’de birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Mogollara ait tarihî ve arkeolojikaraştırmalar yapmağa başladılar. Türklerin çok eski bir millet olduğunu, oldukça geniş bir alan­da yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular, Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hare­ket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyor­du. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deuignes’nin Türklere, Hunlara ve Moğollara ait yaz­mış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selim’e ithâf ettiği Kitab-ı İlmü’n-Nâfi (yararlı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri, aydınlarımı­zın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızcaya çevirerek Sul­tan Mahmud’a ithâf etti. Bu eserde, Türkçenin çeşitli dallarından başka, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.

Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyük bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encumen-i Danış (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (Üniversite) kurulmuştu. Bundan başka askeri okullar yeni bir ruhla yük­selmeğe başlamıştı.

O zaman, bu Darülfünun’da Tarih felsefesi profesörü  Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik paşa, Şecere-i Türki’yi (Türklerin soykütüğü) Doğu Türkçesi’nden İstanbul Türkçesine çevirdi. Bundan başka, Lehçe-i Osmânî (Osmanlı lehçe­si) Türk lügati hazırlayacak Türkiye’deki Türkçenin genel ve büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da karşılaştırmalar yaparak meydana koydu.

Ahmet Vefık Paşa’nın bu bilimsel Türkçülük­ten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik al­mak için çok ısrar ettiği halde, “evime Türk ürün­lerinden başka bir şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefîk Paşa’nın başka, bir orijinalitesi de, Moliere’in komedilerini Türk gele­neklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçeye aktarması ve millî bir sahnede oynatması idi.

Darülfünün’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askeri okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askerî okullara sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarına da­yanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserinde, özellikle Deguignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Târih-i Âlem (Dünya Târihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa başla­dığını, anlatırken diyor ki: “Askerî okulların başı­na geçince, bu okullara gerekli olan kitapların di­limize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, veya milliyetimize (Türklüğümüze) âit karalamalarla doludur, kitap­lardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımız­da okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçe­ğe ters hiç bir söze rastlanamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle kar­şılaşmak imkânı da yoktur.

Avrupa tarihlerindeki Hunların, Çin tarihin­deki Hiyong-nular olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han’ın Hi- yong-nu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk kez öğreten Süleyman Pa­şa’dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle ilgili bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavâid- i Osmaniye (Osmanlıca kuralları) adını vermedi, Sarf-ı Türkî (Türkçe dilbilgisi) adını verdi. Çün­kü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Os- manlıca adı altında üç dilden… yapılmış bir dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu ko­nudaki düşüncesini, Ta’lim-i Edebiyyât-ı Osma- niyye (Osmanlı edebiyat öğrenimi) adıyla bir ki­tap yayınlayan Recaîzâde Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta di­yor ki: “Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca, dilimize Osmanlı dili ve milletimize Os­manlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tâbiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk’tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.

 Süleyman Paşa, askerî okulların ilk kısmında okunmak üzere, Esmâ-yı Türkiyye (Türk isimle­ri) adlı kitabı da osmanlıcanın etkisi altında Türkçe kelimelerin unutulmaması amacı ile yaz­mıştı.Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Veflk Paşa ile Süleyman Paşadır. Türk ocakla­rı’nda ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türk­çülük öncüsünün büyük boyda resimlerini as­mak, değerbilirlilik gereğidir.

Türkiye’de Abdülhamid bu kutsal akımı dur­durmağa çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzâde’dir ki, Âzeri Türkçesi’nde yazdığı ori­jinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir. İkincisi, Kırım’da Tercüman gazetesini çıka­ran Gaspıralı İsmail’dir ki, Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesi­ni Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gaze­tenin varlığı canlı bir delildir.

Abdülhamid’in son devrinde. İstanbul’da Türk­çülük akımı tekrar uyanmağa başladı.

Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyin-zâde Ali Bey, Tıbbiye’de Türkçülük esaslarını anlatıyordu. Tûran ismindeki şiiri, Turancılık ideâlinin ilk dı­şa vurumu idi. Yunan savaşı (1897) başladığı sı­rada, Türk şâiri Mehmet Emin Bey:

Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur. Di­zesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir Türk hayatında yeni bir hareketin başlayacağını haber veriyordu. Hüseyin-zâde Ali Bey, Rus­ya’daki milliyetçilik akımlarının etkisiyle Türkçü olmuştu, özellikle, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden, son derece milliyetçi olan bir arka­daşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.

Türk şâiri Mehmet Emin Bey’e Türkçülüğü aşılayan Kendisinin söylediğine göre Afganlı Şeyh Cemâleddin’dir. Mısır’da Şeyh MuhammedAbduh’u, Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğ­lu Rızâeddin’i yetiştiren bu büyük Islâm lideri Türkiye’de Mehmet Emin Bey’i bularak halk di­linde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını söylemişti.

Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihi­nin etkili olduğunu görmüştük, ikinci devrinde de Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş adlı kita­bının büyük etkisi oldu. Necib Asım Bey birçok eklemelerle bu kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçeye aktarmıştı. Necib Âsim Bey’in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe doğru eğilimler uyandır­dı. Ahmet Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türk­çülüğün bir organı haline koydu, Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk mücahitleri idi.

Fakat, ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Râif Bey’in Türkçeyi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izle­mesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine ne­den oldu. Bu yanlış, tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.

“Arı Türkçecilik”, dilimizden arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunla­rın yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimelerini yerleştirmek demekti. Bu teori­nin uygulamasını göstermek için yayınlanan bâzı makaleler ve mektuplar, zevk sahibi olan okuyu­cuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline yerlesmiş Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeden çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden dinî, ahlakî, felsefî kavramlardan yoksun kılacaktı, Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka, halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha bilinmez­di. Bundan dolayı bu hareket dilimizi sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa, ve ka­ranlığa doğru götürüyordu. Bundan başka, doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay kelimeler koymağa çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu oluşturuyordu. Ülkenin ihtiya­cı ise. böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği ve anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan keli­melerden oluşmuş bir anlaşma aracı idi. İşte, bu nedenden dolayı, ikdam’daki arıcılık akımından yarar yerine zarar meydana geldi.

Bu sırada Tıbbiye’de şekillenen gizli bir ihtilâl örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Pan­islâmizm ideâllerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avru­pa’daki ve Mısır’daki Genç Türklere de yayılarak; kimileri Pan-Türkizm ideâlini kimileri de Pan-Ottomanizm ideâlini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri sürerken, Akçuraoğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk Birliği politikasını öneriyorlardı.

Bu sırada, Hüseyin-zâde Ali Bey İstan­bul’dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris’ten Bakü’ye gelmişler ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da bunlara katıldı. Bu üç kişi, orada o zamana kadar hâkim olan Sünnîlik ve şiîlik çekişmelerini gidererek Türklük ve İslâmlık çerçevesindeki bir örgütlenmede bü­tün Azerbaycanlıları toplamağa çalıştılar.

23 Temmuz (1908) hareketinden sonra, Türki­ye’de Osmanlıcılık düşüncesi hâkim olmuştu. Bu sıralarda yayınlanmaya başlayan Türk Demeği dergisi, gerek bu nedenden gerek yine arı Türkçecilik akımına kapılmadan dolayı hiç bir rağbet görmedi.

31 Mart’tan sonra Osmanlıcılık fikri eski ge­çerliliğini kaybetmeğe başladı. Zamanında Abdül- hamîd’e İslâm Birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayzer’i bu fırsattan yararlanarak, Sultanahmet Meydanı’nda İslâm Birliği adına bir mi­ting yaptırdı. Bu günden itibaren, ülkemizde, giz­li İslâm Birliği örgütlenmeğe başladı. Genç Türkler, “Osmanlıcı” ve “İslâm Birliği taraftarı” ol­mak üzere, iki karşı guruba ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslâm Birliği taraftarları ise, ültramonten idiler.

Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selânik’te Genel Merkez üyeliğine seçildiğim sırada, politik görünüş böyleydi.

Bu sırada Selânik’te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Derginin başyazarı Ali Canip Bey ile, bir gece Beyaz Kule bahçesinde konuşu­yorduk. Bu genç bana dergisinin dilde sâdeliğe doğru bir dönüşüm gerçekleştirmeğe çalıştığını; Ömer Seyfettin’in dil hakkıdaki bu fikirleri tamamiyle benim düşüncelerime uyuyordu. Gençli­ğimde Taşkışla’da tutuklu bulunduğum sırada erlerin mülâzım-ı evvel’e evvel mülâzım (teğmen), mülâzım-ı sâniye’ye sâni mülâzım (üsteğmen), Trablus-ı Garp’a Garp Trablus’u (Libya), Trablus-ı Şam’a Şam Trablusu demeleri bende şu kesin yargıyı uyandırmıştı; Türkçeyi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve Fars kurallarını atmak. Arapça ve Farsça kelime­lerden de Türkçesi olanları çıkararak Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak.

Bu düşünceyle ilgili bâzı yazılar yazmış isem de. yayınlamağa fırsat bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmak içinde henüz bir fırsat çıkmamıştı. Daha on beş yaşında iken Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmâni’si ile Sü­leyman Paşa’nın Târih-i Âlem’i bende Türkçülük fikrini uyandırmıştır. 1896’da İstanbul’a geldi­ğim zaman, ilk aldığımız kitap Léon Cahun’un tarihi olmuştur. Bu kitap, âdeta, Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zâde Ali Bey’le temas ederek Türkçülük hakkındaki görüşlerini öğreniyordum.

Özetle on yedi-on sekiz yıldan beri Türk mille­tinin sosyolojisini ve psikolojisini incelemek için harcadığım çalışmaların ürünleri kafamın içinde toplanmış duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir nedenin oluşması gerekiyordu. İş­te, Genç Kalemler’de Ömer Seyfettin’in başlat­mış olduğu fikir mücadelesi bu sebebi hazırladı. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türk­çülüğü bütün ideâlleriyle bütün programıyla or­taya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu fi­kirleri kapsayan Tûran şiirini yazarak Genç Kalemler’de yayınladım. Bu şiir tam zamanında yayınlanmıştı.            ’

Çünkü Osmanlıcılıktan da İslâm Birliği fikrin­den de ülke için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir ideâl arıyorlardı. Tûran şiiri bu ideâlin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra sürekli bu şiirdeki esasları açıklamak ve yorumlamakla uğraştım.

Tûran şiirinden sonra Ahmet Hikmet Bey. Al­tın ordu makalesini yayınladı. İstanbul’da. Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocağı cemiyeti kuruldu. Hâlide Edib Hanım, Yeni Tûran adlı romanı ile Türkçülüğe büyük bir değer verdi

Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir önderi oldu.

İsimleri yukarıda geçen veya geçmeyen bütün Türkçüler gerek Türk Yurdu’nda, gerek Türk Ocağı’nda birleşerek beraber çalıştılar. Fuat Köp­rülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu. İlmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.

Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Re­fik Hâlid, Reşat Nuri Beyler gibi yazarlar ve Or­han Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Na­zım, Vâlâ Nurettin Beyler gibi şâirler yeni Türkçeyi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris’teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselme­sine büyük emekler harcadı.

Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiş­tir ki bu alanda çalışan sanatçılarla bilim adam­larının isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalnız, Türk mimarlığında Mimar Kemâl Bey’i unutmamak gerekir. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında, onun büyük bir etkisi vardır.

Bununla beraber, Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türk­çülük ideâli çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dâhi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük dâhinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dün­ya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kut­lu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmak­tadır. Eskiden Türkiye’de, Türk milleti hiç bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk’ündür. Bu topraktaki egemenlik Türk ege­menliğidir. Politikada kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar kesin ve büyük inkılâbı yapan kişi Türkçülüğün en büyük ada­mıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.

(Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Kamer yayınları, İst. 1996, s. 11)

 

 

 

Türkçülüğün Tarihi- Ziya Gökalp yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/01/03/turkculugun-tarihi-ziya-gokalp/feed/ 0
Halka Doğru http://edebice.net/2014/12/11/halka-dogru/ http://edebice.net/2014/12/11/halka-dogru/#respond Thu, 11 Dec 2014 09:34:20 +0000 http://edebice.net/2014/12/11/halka-dogru/ HALKA DOĞRU Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu “Hal­ka Doğru” prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi uy­gulamak üzere, İstanbul’da Halka Doğru adlı bir dergi çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir’de de aynı isimde bir dergi

Halka Doğru yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

HALKA DOĞRU

Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu “Hal­ka Doğru” prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi uy­gulamak üzere, İstanbul’da Halka Doğru adlı bir dergi çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir’de de aynı isimde bir dergi yayınlandı.

 

“Halka doğru gitmek, ne demektir? Halka doğ­ru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına fikir adamlarına o milletin “Seçkinler” i adı verilir. Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, halktan ayrılmış olanlardır. İş­te, halka doğru gitmesi lâzım gelenler bunlardır.

Seçkinler, halka doğru niçin gidecekler? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: ’’Seçkinler, halka, millî kültür götürmek için” gitmelidirler. Halbuki, önceki bölümde görüldüğü üzere, yur­dumuzda “millî kültür” denilen şey yalnız halkta vardır, seçkinler henüz milli kültürden nasipleri­ni almamışlardır. O halde millî kültürden yoksun bulunan seçkinler, millî kültürün canlı bir müze­si olan halka, nasıl bir biçimde millî kültür götü­rebilecekler? Meseleyi çözebilmek için, önce şu noktalara cevap verelim: Seçkinler, neye sahip­tir? Halkta ne vardır? Seçkinler medeniyete sa­hiptir. Halkta millî kültür vardır. O halde, seçkin­lerin halka doğru gitmesi şu iki amaç için olabilir:

1-      Halktan millî kültür terbiyesi almak için halka doğru gitmek,

2-      Halka medeniyet götürmek için halka doğru gitmek

Gerçekten de seçkinlerin halka doğru gitmesi bu iki amaç içindir. Seçkinler, millî kültürü yal­nız halkta bulabilirler, başka bir yerde bulamaz­lar. Demek ki halka doğru gitmek, millî kültüre doğru gitmek demektir. Çünkü halk, millî kültürün canlı bir müzesidir.

Seçkinlerin çocukken aldıkları terbiyede millî kültür yoktu. Çünkü içinde okudukları okullar halk okulu değildi, millî okul da değildi. Bu ne­denle milletimizin seçkinleri millî kültürden yoksun kalarak yetiştiler, millîlikten uzaklaşarak ye­tiştiler. Şimdi, bu eksikliği tamamlamak istiyor­lar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın kullandı­ğı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte yaşayan bilgelikleri duy­mak, düşünüşündeki ve duyuşundaki yöntemi belirlemek, şiirini, müziğini dinleyerek, dansını oyunlarını seyretmek. Dinî hayatına, ahlâki duy­gularına katılabilmek. Giyinişinde, evinin mi­marisinde, mobilyalarının sadeliğindeki güzellik­leri tadabilmek. Bundan başka, halkın masal­larını, fıkralarını, menkıbelerini, “tandırname” adı verilen, eski töreden kalma inanışları öğren­mek. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata’dan başlayarak âşık kitaplarını. Yunus Emre’den başlayarak tekke ilâhîlerini, Nasreddin Hoca’dan başlayarak halk nükteciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle, orta oyununu aramak, bulmak lâzım. Halkın cenknâmeler okunan eski kahvelerini, ramazan gecelerini, cuma ârif- ânelerini, çocukların her yıl sabırsızlıkla bekle­dikleri coşkun bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak gerek. Halkın sanat eserlerini top­layarak millî müzeler kurmak gerek. İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak uzun süre halkın bu millî kültür müzeleri ve okulları içinde yaşadık­tan sonradır ki millîleşmek imkânına kavuşurlar. Rusların en büyük şâiri olan Puşkin, bu biçimde millîleştiği içindir ki, gerçekten bir millî şâir oldu. Dante, Petrark, Jean Jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D’Annunzio gibi millî şâirler hep, halk­tan aldıkları güç sayesinde sanat dâhileri oldu­lar.

Sosyoloji de bize gösteriyor ki dehâ aslında halktadır. Bir sanatkâr, ancak halktaki estetik zevkin göründüğü bir yer olursa dâhi olabilir. Bizde dâhi sanatçıların yetişmemesi, sanat­kârlarımızın estetik zevklerini halkın canlı müze­sinden almamaları yüzündendir. Bizde şimdiye kadar, halkın güzellik duygusuna kim değer ver­di? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye aşağılardı. Anadolu şehirlileri de; taşralı de­yimiyle küçümsenirdi. Halka bütün olarak veri­len isim avam kelimesinden ibâretti.

Havas, yalnız sarayın kullarının oluşturduğu Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne ölçüleri, ne edebiyatı, ne müziği ne felsefe­si, ne ahlak sistemi, ne politikası ne ekonomi­si; özetle hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden, her birinin alfabesinden baş­lamak zorunda kaldı. Bu milletin, yakın bir za­mana kadar, kendisine özel bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: “Sen, yalnız Osmanlısın. Sa­kın, başka milletlere bakarak, sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olursun! demiş­lerdi. Zavallı Türk, “vatanımı kaybederim” korku­suyla “Valllahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim” demek zorun­da kalmıştı. Boşo’ya[1] karşı bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı.  Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı ki, her ne yapsalar, bu yabancı milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır. Çünkü, artık yüzlerce milletten oluşmuş yapay topluluk­ların devamına imkân kalmamıştır. Bundan son­ra, her millet; ayrı bir devlet olacak, homojen iç­ten doğal bir toplum hayatı yaşayacaklardır. Şüphesiz, Avrupa’nın batısında beş yüzyıldan be­ri başlayan bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka, doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya Savaşı’nda Rusya. Avusturya ve Osmanlı İmparatorlukları­nın yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış. Acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına kendilerinin de Türk adlı bir millet ol­duklarını, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendile­rinin de özel bir vatanları ve millî hakları bulun­duğunu bilmeyerek, anlamayarak çıkmış olsay­dılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa “Mademki Osmanlılık yıkıldı, bizim artık hiç bir millî ümidimiz, hiç bir politik emelimiz kalmadı” mı diyeceklerdi? Önceleri Türkçülüğe ilgisiz ka­lan bazı insaflı Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri ortaya atıldıktan sonra, “Türkçülük bize, Osman­lı İmparatorluğundan ayn, özel ve millî bir haya­tımız, sınırları etnografya bilimi tarafından çizil­miş millî bir vatanımız, bu vatanda kendi kendimizi tam bir bağımsızlık ile yönetmekten ibaret olan millî bir hakkımız olduğunu zamanın­da bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna yerleştirmiş olmasaydı, bugün halimiz ne olacaktı” demeğe başladılar.

Demek ki, yalnız bir tek kelime, kutsal ve müba­rek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın içinde doğru yolu görmemize neden oldu.

Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin adını öğretmekle kalmadılar; onlara, milletin güzel dili­ni de öğrettiler. Fakat, verdikleri ad gibi, bu öğ­rettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler sınıfı ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayâtı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki kişilikleri vardı. Gerçek kişi­liği Türk olduğu halde, uyurgezerlik hali içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe oldu­ğu halde, uyurgezerler gibi, hastalık sonucu ola­rak, yapay bir dil kullanıyordu. Şiirde de, kendi doğal ölçülerini bırakarak, Acemden aldığı taklit ölçülerle şiir okuyordu. Türkçülük, bir ruh dok­toru gibi bu uyurgezeri, Osmanlı olmayıp Türk olduğuna, dilinin Türkçe ve ölçülerinin halk ölçü­leri olduğuna inandırdı. Hayır, inandırmak değil, kelimenin tam anlamıyla ona bunu, ilmi verilerle kanıtladı. Böylelikle ki, seçkinler, yapay bir uyur­gezerlik halinden kurtularak, normal bir biçimde düşünmeğe ve duymağa başladı.

Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım atabilmişlerdir. Tamamen halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak, ondan millî kültürü tamamen almaları gerekir. Bunun için yalnız bir çâre var­dır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köyle­re gitmesidir. Yaşlı olanlar da hiç olmazsa, Anadolu’nun iç şehirlerine gitmelidirler. Osmanlı seçkinleri, ancak tamamen halk kültürünü aldık­tan sonradır ki, millî seçkinler haline girecekler­dir.

Halka doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü, halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına sâhiptir. Fakat halka, değerli bir armağan olarak, aşağıda gösterdiğimiz üzere. Doğu medeniyetini, veya onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini de­ğil, Batı medeniyeti götürmelidirler.

(Türkçülüğün Esasları, Kamer Yayınları, İstanbul, 1996, s. 49)

 

 




[1] Osmanlı Mebusan Meclisinde Yunancılığı ile meşhur bir Osmanlı mebusu (milletvekili)

Halka Doğru yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/12/11/halka-dogru/feed/ 0
Türkçülük ve Turancılık http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-ve-turancilik/ http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-ve-turancilik/#respond Wed, 10 Dec 2014 14:24:42 +0000 http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-ve-turancilik/ TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILK Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde,

Türkçülük ve Turancılık yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILK

Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde, Türk’ün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir.

 

Oysa ki Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmağa çalışıyorlar. Mesela, Kuzey Türklerinden bir kısım gençler bir Tatar dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu hareket, Türklerin başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzata bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlar da birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakutlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, , bunları Türkiye Türklerinin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.

Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenleredir. Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı, Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız. Fakat bu günkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.

Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır.

Mesela, Harzem’de Tekelerle Sarılar’ı ve Karakalpaklar’ı görüyoruz. Yurdumuzda Tekeler, bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında Rumeli’ye yerleştirilmiştir. Türkiye’deki Sarılar, özellikle Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adlarını alarak Sivas, Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem’de Oğuz’un Salur ve İmralı boylarıyla Çavda ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu’nun çeşitli yerlerinde rastlanır. Göklen, kendi adını Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir.

Oğuz’un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da ve Azerbaycan’da vardır. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri, Türk etnografyası açısından aynı uruğun yurtlarıdır. Bu dört ülkenin bütününe Oğuzistan (Oğuz ili) adını verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük ülkede yalnız bir tek kültürün hâkim olmasıdır.

Oğuz Türkleri, genellikle Oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl öncesine gelinceye kadar, birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde yaşarlardı. Mesela Fuzûlî, bütün Oğuz boyları içinde bilinen bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata Kitabı, Oğuzların resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Aşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi halk eserleri bütün oğuz iline yayılmıştır.

Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan‘dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo – Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, Tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Tûrlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız Türkiye Türklerine verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye’deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, iste bu ortak isim Turan kelimesidir.

 

Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici bir hayaldir. Mesela, Lenin, Bolşeviklik için yakın ideal olarak “Kollektivizmi”, uzak ideal şeklinde de “Komünizmi” ileri sürmüştür. Komünizmin ne zaman uygulanacağını soranlara şu cevabı veriyor: “Komünizmin ne zaman uygulanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed’in cenneti gibi, ne zaman ve nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.”

İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türkçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir? Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır.

O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz:

1) Türkiyecilik

2) Oğuzlar veya Türkmencilik

3) Turancılık,

Bugün, gerçeklik sahasında, yalnız “Türkiyecilik” vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü, Kızıl Elma’yı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan 210 sene önce Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) adı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra GökTürkler, GökTürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız-Kazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?

Turan kelimesinin anlamı bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların, Finuvaların, Moğolların, Tunguzların Turan ile bir ilgilerinin kalmaması gerekir. Turan, Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır.

Turanlılar, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan “Turan” adına ihtiyacı yoktur.

Bir de bazı Avrupalı yazalar, Batı Asya’da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün kavimlere “Turanî” adını veriyorlar. Bunların amacı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu belirtmek değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka kavimler olduğunu anlatmak içindir.

Bundan başak, bazı yazarlar da, Şehname’ye göre “Tûr” ile “Îrec” in kardeş olduğuna bakarak, Turan’ı eski İran’ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysa ki, Şehname’ye göre, Tûr ile Îrec’in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı “Selem”dir. “Selem” ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin müşterek atasıdır. O halde Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh’un oğulları gibi eski etnografik ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki “Turan“, İran’ın bir parçası değil, bütün Türk illerinin hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.

(Türkçülüğün Esasları, Kamer Yay. İstanbul, 1996, s. 29)

 

Türkçülük ve Turancılık yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-ve-turancilik/feed/ 0
Türkçülük Nedir? http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-nedir/ http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-nedir/#respond Wed, 10 Dec 2014 10:24:20 +0000 http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-nedir/ TÜRKÇÜLÜK NEDİR? Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim:   1) Irkı esas alan

Türkçülük Nedir? yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim:

 

1) Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk demektir. Irk kelimesi, gerçekte zoolojinin bir terimidir. Her hayvan türü anatomik özellikleri açısından birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı verilir. Mesela at türünün Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan birtakım anatomik tipleri vardır.

 İnsanlar arasında da, eskiden beri, “beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk” denilen dört ırk mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber, hala önemini korumaktadır.

Antropoloji bilimi Avrupa’daki insanları, kafalarının şekli ve saçları ve gözlerini renklerini dikkate alarak üç ırka ayırmıştır: Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.

Bununla beraber, Avrupa’da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine almaz. Her millette, çeşitli oranlarda olmak üzere, bu üç ırka mensup bireyler vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.

Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar arasında bir ilişki olduğunu savunurlardı. Fakat birçok ilmi eleştirilerin ve özellikle, bizzat antropologlar arasında en yüksek bir konumda bulunan Manouvrier adındaki bilim adamının anatomik özelliklerin sosyal karakterler üzerinde hiç bir etkisi olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın, böylelikle sosyal niteliklerle hiç bir ilişkisi kalmayınca, sosyal karakterlerin toplamı olan milliyetle de hiç bir ilişkisinin kalmaması gerekir. O halde, milleti başka bir alanda aramak gerekir.

 

2) Kavmi Türkçüler de, milleti kavim ile karıştırırlar.

Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış aynı kandan bir topluluk demektir.

Eski toplumlar genellikle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını savunurlardı. Halbuki, toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe saf değildiler. Savaşlarda esir alma, kız kaçırma, suç işleyenlerin kendi toplumundan kaçarak başka bir topluma girmesi, evlenmeler göçler, yabacıları kendine benzetme ve başka bir topluluk içinde erime gibi olaylar milletleri sürekli birbirine karıştırmıştı. Fransız bilim adamlarından Camille Julian ile Millet, en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadığını savunmaktadırlar. Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa, tarihi devirdeki kavim karışmalardan sonra, artık saf bir kavmiyet saçma olmaz mı? Bundan başka, sosyolojiye göre, fertler dünyaya gelirken sosyal bir nitelik taşımazlar. Yani sosyal duygu ve düşüncelerden hiç birini beraberinde getirmezler, mesela dil, din, ahlak, estetik; politika, hukuk, ekonomi alanına ait hiç bir duygu ve düşünceyi beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye yoluyla toplamdan alılar. Demek ki, sosyal özellikler kalıtımla geçmez, yalnız terbiye yoluyla geçer. O halde, kavmiyetin milli karakter bakımından da hiç bir rolü yok demektir.

Kavim saflığı hiç bir toplumda bulunmamakla beraber, eski toplumlar kavmiyet idealini izlerlerdi. Bunun nedeni dini idi. Çünkü o toplumlarda kendisine tapılan, toplumun ilk atasından ibaretti. Bu yalnız kendi dölünden olanlara tanrılık etmek isterdi. Yabancıların kendi tapınağına girmesini, kendisine yapılacak ibadetlerle katılmasını kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre yargılanmasını istemezdi. Bundan dolayı, toplumun içine çeşitli biçimde evlât edinme yoluyla girmiş bir çok kişi bulunmakla birlikte, bütün toplum yalnız Tanrının dölünden gelmiş sayılırdı. Eski Yunan sitelerinde, İslam’dan önceki Araplarda, eski Türklerde, kısaca henüz il devride bulunan bütün toplumlarda şu yalancı kavmiyeti görürüz.

Şurası da var ki, sosyal gelişmenin o aşamasında yaşayan milletler için kavmiyet idealini izlemek normal bir hareket olduğu halde, bugün içinde bulunduğumuz aşamaya anormaldir. Çünkü, o aşamada bulunan toplumlarda sosyal dayanışma yalnız dindaşlık bağından ibaretti. Dindaşlı kandaşlığa dalyanınca, doğaldır ki, sosyal dayanışmanın dayanağında kandaşlık olur.

Bugünkü sosyal aşamada ise, sosyal dayanışma, kültürdeki ortaklığa dayanıyor. Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması terbiye aracılığıyla olduğu için, kandaşlıkla hiç bir ilgisi yoktur.

3) Coğrafi Türkçülere göre, millet, aynı ülkede oturan halkların toplamı demektir. Mesela onlara göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran’da Fars, Kürt ve Türk’ten ibaret olmak üzere üç millet; İsviçre’de Alman, Fransız, İtalyan’dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika’da aslen Fransız olan Valon’larla, aslen Cermen olan Flamanlar vardır. Büyük Britanya adaların da ise Anglo-Sakson, İskoçyalı, Galli, İrlandalı adlarıyla dört millet vardır. Bu çeşitli toplulukların dilleri ve kültürleri birbirinden ayrı olduğu, için hepsine birden millet adanı vermek doğru değildir.

Bazen bir ülkede birçok sayıyla millet olduğu gibi, bazen de bir millet birçok ülkeye dağılmış bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran’da, Harzem ülkesinde rastlarız.

Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak aldığı halde, bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir mi?

4) Osmanlıcılara göre, millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki, bir imparatorluğun bütün vatandaşlarını bir tek millet saymak büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü, bu birbirine karışmış topluluğun içinde, ayrı kültürlere sahip birçok millet vardı.

5) İslam Birliği taraftarlarına göre, millet, bütün Müslümanların toplamı demektir. Aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet adı verilir. O halde, Müslümanların bütünü de bir ümmettir. Yalnız dilde ve kültürde ortak olan millet ise bundan ayrı bir şeydir.

6) Fertçilere göre, millet, bir adamın kendisini ait hissettiği herhangi bir toplumdur. Gerçi, bir fert, kendisini görünüşte şu veya bu topluma bağlı saymakta özgür sanır. Oysa ki fertlerde böyle bir özgürlük ve bağımsızlık durgularla yoktur. çünkü insandaki ruh. Duygularla düşüncelerden oluşmuştu. Yeni psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, düşünce hayatımız ona aşılanmıştır. Ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, düşüncelerimiz duygularımıza tamamıyla uygun olması gerekir. Düşünceleri duygularına uymayan ve dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır. Böyle bir adam, hayatta mutlu olamaz. Mesela duygusu bakımından dindar olan bir genç, kendisinin düşünce bakımından dinsiz sayarsa psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? Şüphesiz hayır! Bunun gibi, her fert, duyguları aracılığıyla belli bir millete mensuptur. Bu millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı toplumdur. Çünkü, bu fert, içinde yaşadığı toplumun bütün duygularını terbiye aracılığıyla almış, tamamen ona benzemiştir. O halde bu fert, ancak bu toplumun içinde yaşarsa, mutlu olabilir. Başka bir toplumun içine giderse, sıla hastalığına uğrar, duygu bakımından bağlı olduğu halde, bir ferdin, istediği zaman milletini değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de, dışarıda var olan bir gerçektir. İnsan milliyetini bilgisizliği yüzünden tanıyamamışken, sonradan araştırıp soruşturarak bulabilir. Fakat, bir partiye girer gibi, sırf iradesiyle şu veya bu millete katılamaz.

O halde, millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve onları egemenliğine alabilecek başa ne gibi bir bağımız var?

Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda ortaklıktır. İnsan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana, dilinin etkisi altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuzu oluşturan bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak sürekli o içinde daha büyük bir imkânla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o zenginlikten daha fazla bizi mutlu ede. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur. Bunların yankısını ancak o toplum içinde işitebiliriz.

Ondan ayrılıp da başka bir topluma katılabilmemiz için, büyük bir engel vardır. Bu engel, çocukluğumuzda o toplumdan almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski toplum içinde kalmak zorundayız.

Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın ne de iradenin belirlediği bir topluluk değildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Gerçekten de bir adam, kanca ortak olduğu insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insanî karakterimiz bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi becerilerimiz ırkımızdan geliyor, manevi becerilerimiz de terbiyesini aldığımız toplumdan geliyor. Büyük İskender diyordu ki; “Benim gerçek babam Filip değil, Aristo’dur. Çünkü birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine neden olmuştur.” İnsan için manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette soy kütüğü aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve idealin milli olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun idealine çalışabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynağı olduğu içindir ki aranır. Halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir toplumun ideali ruhumuza asla heyecan veremez. Aksine, terbiyesini almış olduğumuz toplumun ideali ruhumuzu heyecanlara boğarak mutlu yaşamamıza neden olur.

 

 

 

Bundan dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü toplumun ideali uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki zihnen kendisini bağlı sandığı bir toplum uğruna ufak bir çıkarını bile feda edemez. Kısaca insan, terbiyece ortak olmadığı bir toplum işinde yaşarsa, mutsuz olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik sonuç şudur; yurdumuzda bir zamanlar dedeleri Arnavutluk’tan veya Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunların Türk teri beysiyle büyümüz ve Türk idealini e çalışmayı alışkanlık haline getirmiş görürsek, diğer milletdaşlarımız dan hiç ayırmamalıyız. Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Özellikle bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir. Çünkü, bütün üstünlükleri içgüdüye dayandığı ve bunlar kalıtım yoluşla geldiği için, hayvanlarda ırkın büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal niteliklere hiç bir etkisi olmadığı için, soy aramak doğru değildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu durum doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türlüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.

(Türkçülüğün Esasları, Kamer Yayınları, İstanbul, 1996, s.21)

 

Türkçülük Nedir? yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/12/10/turkculuk-nedir/feed/ 0
MEDENÎ AHLAK VE KİŞİSEL AHLAK http://edebice.net/2014/12/09/medeni-ahlak-ve-kisisel-ahlak/ http://edebice.net/2014/12/09/medeni-ahlak-ve-kisisel-ahlak/#respond Tue, 09 Dec 2014 19:56:57 +0000 http://edebice.net/2014/12/09/medeni-ahlak-ve-kisisel-ahlak/ Durkheim’e göre, ahlaki görevlerin amaçları kişiler değil, toplumlardır. Millet, meslek ve aile topluluklarının ahlaki görevlere ve ideallere ne biçimde amaç olduklarını gördük. Fakat, bunlardan başka, sınırı belirli olmayan bir topluluk

MEDENÎ AHLAK VE KİŞİSEL AHLAK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

Durkheim’e göre, ahlaki görevlerin amaçları kişiler değil, toplumlardır. Millet, meslek ve aile topluluklarının ahlaki görevlere ve ideallere ne biçimde amaç olduklarını gördük. Fakat, bunlardan başka, sınırı belirli olmayan bir topluluk daha vardır ki buna medeniyet topluluğu denilir.

Ve fertler, işte bu topluluğunun üyesi oldukları için, topluluğun amacına ortak olurlar. Medeniyet topluluğu önce, klan halinde başlar. İlkel toplumlarda bir fert için, saygı duyulan ve hukuk sahibi olan fertler yalnız kendi klanının üyesi olan insanlardı. Bundan dolayıdır ki bu toplumlarda klan içinde kan davası güdülmezdi. Çünkü klan bir barış dairesi idi.

İlkel toplumlar geliştikçe, bu barış dairesi klandan frateriye, frateriden aşirete, aşiretten müttehideye, müttehideden siteye, siteden kavim devletine, kavim devletinden imparatorluğa yayılarak gittikçe genişledi. Barış dairesi genişledikçe, hukuka sahip ve ahlaki görevlere amaç olan fertlerin sayısı da bu dairelerle beraber arttı. İşte bu sebeple bazılarının kişisel ahlak ve bazılarının da medeni ahlak adını verdikleri, ahlak dalı da dairesini genişletti.

Medeni ahlakın, olumsuz ve olumlu olmak üzere, iki türlü amacı vardır. Olumsuz amaçta esas adalettir. Adalet, fertlere hiçbir biçimde saldırmamaktır. Olumlu amacının esası, ise şefkattir. Şefkat, fertlere sürekli iyilik etmektir. Medeni ahlakın ikinci bir olumlu amacı daha vardır ki o da, yapılan sözleşmelere bağlı kalmaktır. Eski Türklerde Gök Tanrı, barış tanrısı olduğu gibi, aynı zamanda adalet ve şefkat tanrısı idi. Bundan başka, Türklerin bu erdemlerde ne derece yüksek olduğunu Türk tarihi göstermektedir.

Medeni ahlak, özellikle fertlerde, kişiliğin yüksek olmasına dayanır. Eski Türklerin dininde kişiliği gösteren simgeler de vardır. Yakutlara göre, her insanda, Tin adı verilen maddi ruhtan başka, üç türlü manevi ruh da vardır: Bunlara Eş, Sur, Kut adları verilir. Eş, canlı ve cansız bütün varlıklarda ortaktır. Sur, nefes alan varlıklara yani havanlara özgüdür. Kut ise, yalnız insanla ata özgürdür. İnsanın kutlu olması, keramet ve kişilik sahibi olması demektir. Kur’an-ı Kerimde “Âdemoğullarını tekrim ettik” buyruluyor ki, insanları “kutlu kıldık” demektir. Eski Türklerin mitolojisine göre insanların ruhu, üçüncü kat gökte bulunan Süt Gölü’nden alınırdı. Türk şamanlarına göre, insan ruhunun sürekli ideale ve yükseklere bakması, aslının gökle ilgili oluşundan dolayı imiş. Bundan başka, her millet kurulurken, Gök Tanrı bir altın ışık biçiminde yeryüzüne inerek, o milleti kendi ruhunun nefesiyle ve ruhunun döllendirmesi ile kutlu kılardı.

Türk dinini derinleştirirsek, medeni ahlaka temel olacak daha çok simgeler bulabiliriz. (Bunların ayrıntısını görmek isterseniz Türk Töresi adındaki eserimize başvurunuz.)

Görülüyor ki Türkçülüğün önemli bir amacı da, medenî ahlakı yükseltmektir. Vatanî ahlaktan sonra meslek ahlakı, meslek ahlakından sonra aile ahlakı geldiği gibi, aile ahlakından sonra da medenî ahlak gelir                                                                                                                

                                      (Ziya Göklap Türkçülüğün Esasları, Kamer Yay. İst. 1996, s. 172)

MEDENÎ AHLAK VE KİŞİSEL AHLAK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2014/12/09/medeni-ahlak-ve-kisisel-ahlak/feed/ 0