Halka Doğru

11 Aralık 2014 0 yorum Ziya Gökalp 427 Görüntüleme

HALKA DOĞRU

Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu “Hal­ka Doğru” prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi uy­gulamak üzere, İstanbul’da Halka Doğru adlı bir dergi çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir’de de aynı isimde bir dergi yayınlandı.

 

“Halka doğru gitmek, ne demektir? Halka doğ­ru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına fikir adamlarına o milletin “Seçkinler” i adı verilir. Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, halktan ayrılmış olanlardır. İş­te, halka doğru gitmesi lâzım gelenler bunlardır.

Seçkinler, halka doğru niçin gidecekler? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: ’’Seçkinler, halka, millî kültür götürmek için” gitmelidirler. Halbuki, önceki bölümde görüldüğü üzere, yur­dumuzda “millî kültür” denilen şey yalnız halkta vardır, seçkinler henüz milli kültürden nasipleri­ni almamışlardır. O halde millî kültürden yoksun bulunan seçkinler, millî kültürün canlı bir müze­si olan halka, nasıl bir biçimde millî kültür götü­rebilecekler? Meseleyi çözebilmek için, önce şu noktalara cevap verelim: Seçkinler, neye sahip­tir? Halkta ne vardır? Seçkinler medeniyete sa­hiptir. Halkta millî kültür vardır. O halde, seçkin­lerin halka doğru gitmesi şu iki amaç için olabilir:

1-      Halktan millî kültür terbiyesi almak için halka doğru gitmek,

2-      Halka medeniyet götürmek için halka doğru gitmek

Gerçekten de seçkinlerin halka doğru gitmesi bu iki amaç içindir. Seçkinler, millî kültürü yal­nız halkta bulabilirler, başka bir yerde bulamaz­lar. Demek ki halka doğru gitmek, millî kültüre doğru gitmek demektir. Çünkü halk, millî kültürün canlı bir müzesidir.

Seçkinlerin çocukken aldıkları terbiyede millî kültür yoktu. Çünkü içinde okudukları okullar halk okulu değildi, millî okul da değildi. Bu ne­denle milletimizin seçkinleri millî kültürden yoksun kalarak yetiştiler, millîlikten uzaklaşarak ye­tiştiler. Şimdi, bu eksikliği tamamlamak istiyor­lar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın kullandı­ğı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte yaşayan bilgelikleri duy­mak, düşünüşündeki ve duyuşundaki yöntemi belirlemek, şiirini, müziğini dinleyerek, dansını oyunlarını seyretmek. Dinî hayatına, ahlâki duy­gularına katılabilmek. Giyinişinde, evinin mi­marisinde, mobilyalarının sadeliğindeki güzellik­leri tadabilmek. Bundan başka, halkın masal­larını, fıkralarını, menkıbelerini, “tandırname” adı verilen, eski töreden kalma inanışları öğren­mek. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata’dan başlayarak âşık kitaplarını. Yunus Emre’den başlayarak tekke ilâhîlerini, Nasreddin Hoca’dan başlayarak halk nükteciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle, orta oyununu aramak, bulmak lâzım. Halkın cenknâmeler okunan eski kahvelerini, ramazan gecelerini, cuma ârif- ânelerini, çocukların her yıl sabırsızlıkla bekle­dikleri coşkun bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak gerek. Halkın sanat eserlerini top­layarak millî müzeler kurmak gerek. İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak uzun süre halkın bu millî kültür müzeleri ve okulları içinde yaşadık­tan sonradır ki millîleşmek imkânına kavuşurlar. Rusların en büyük şâiri olan Puşkin, bu biçimde millîleştiği içindir ki, gerçekten bir millî şâir oldu. Dante, Petrark, Jean Jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D’Annunzio gibi millî şâirler hep, halk­tan aldıkları güç sayesinde sanat dâhileri oldu­lar.

Sosyoloji de bize gösteriyor ki dehâ aslında halktadır. Bir sanatkâr, ancak halktaki estetik zevkin göründüğü bir yer olursa dâhi olabilir. Bizde dâhi sanatçıların yetişmemesi, sanat­kârlarımızın estetik zevklerini halkın canlı müze­sinden almamaları yüzündendir. Bizde şimdiye kadar, halkın güzellik duygusuna kim değer ver­di? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye aşağılardı. Anadolu şehirlileri de; taşralı de­yimiyle küçümsenirdi. Halka bütün olarak veri­len isim avam kelimesinden ibâretti.

Havas, yalnız sarayın kullarının oluşturduğu Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne ölçüleri, ne edebiyatı, ne müziği ne felsefe­si, ne ahlak sistemi, ne politikası ne ekonomi­si; özetle hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden, her birinin alfabesinden baş­lamak zorunda kaldı. Bu milletin, yakın bir za­mana kadar, kendisine özel bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: “Sen, yalnız Osmanlısın. Sa­kın, başka milletlere bakarak, sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olursun! demiş­lerdi. Zavallı Türk, “vatanımı kaybederim” korku­suyla “Valllahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim” demek zorun­da kalmıştı. Boşo’ya[1] karşı bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı.  Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı ki, her ne yapsalar, bu yabancı milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır. Çünkü, artık yüzlerce milletten oluşmuş yapay topluluk­ların devamına imkân kalmamıştır. Bundan son­ra, her millet; ayrı bir devlet olacak, homojen iç­ten doğal bir toplum hayatı yaşayacaklardır. Şüphesiz, Avrupa’nın batısında beş yüzyıldan be­ri başlayan bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka, doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya Savaşı’nda Rusya. Avusturya ve Osmanlı İmparatorlukları­nın yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış. Acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına kendilerinin de Türk adlı bir millet ol­duklarını, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendile­rinin de özel bir vatanları ve millî hakları bulun­duğunu bilmeyerek, anlamayarak çıkmış olsay­dılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa “Mademki Osmanlılık yıkıldı, bizim artık hiç bir millî ümidimiz, hiç bir politik emelimiz kalmadı” mı diyeceklerdi? Önceleri Türkçülüğe ilgisiz ka­lan bazı insaflı Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri ortaya atıldıktan sonra, “Türkçülük bize, Osman­lı İmparatorluğundan ayn, özel ve millî bir haya­tımız, sınırları etnografya bilimi tarafından çizil­miş millî bir vatanımız, bu vatanda kendi kendimizi tam bir bağımsızlık ile yönetmekten ibaret olan millî bir hakkımız olduğunu zamanın­da bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna yerleştirmiş olmasaydı, bugün halimiz ne olacaktı” demeğe başladılar.

Demek ki, yalnız bir tek kelime, kutsal ve müba­rek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın içinde doğru yolu görmemize neden oldu.

Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin adını öğretmekle kalmadılar; onlara, milletin güzel dili­ni de öğrettiler. Fakat, verdikleri ad gibi, bu öğ­rettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler sınıfı ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayâtı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki kişilikleri vardı. Gerçek kişi­liği Türk olduğu halde, uyurgezerlik hali içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe oldu­ğu halde, uyurgezerler gibi, hastalık sonucu ola­rak, yapay bir dil kullanıyordu. Şiirde de, kendi doğal ölçülerini bırakarak, Acemden aldığı taklit ölçülerle şiir okuyordu. Türkçülük, bir ruh dok­toru gibi bu uyurgezeri, Osmanlı olmayıp Türk olduğuna, dilinin Türkçe ve ölçülerinin halk ölçü­leri olduğuna inandırdı. Hayır, inandırmak değil, kelimenin tam anlamıyla ona bunu, ilmi verilerle kanıtladı. Böylelikle ki, seçkinler, yapay bir uyur­gezerlik halinden kurtularak, normal bir biçimde düşünmeğe ve duymağa başladı.

Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım atabilmişlerdir. Tamamen halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak, ondan millî kültürü tamamen almaları gerekir. Bunun için yalnız bir çâre var­dır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köyle­re gitmesidir. Yaşlı olanlar da hiç olmazsa, Anadolu’nun iç şehirlerine gitmelidirler. Osmanlı seçkinleri, ancak tamamen halk kültürünü aldık­tan sonradır ki, millî seçkinler haline girecekler­dir.

Halka doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü, halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına sâhiptir. Fakat halka, değerli bir armağan olarak, aşağıda gösterdiğimiz üzere. Doğu medeniyetini, veya onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini de­ğil, Batı medeniyeti götürmelidirler.

(Türkçülüğün Esasları, Kamer Yayınları, İstanbul, 1996, s. 49)

 

 




[1] Osmanlı Mebusan Meclisinde Yunancılığı ile meşhur bir Osmanlı mebusu (milletvekili)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum