Muhsin İlhan – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.14 Fantastik Bir Roman: Hüsn ü Aşk http://edebice.net/2015/12/07/fantastik-bir-roman-husn-u-ask/ http://edebice.net/2015/12/07/fantastik-bir-roman-husn-u-ask/#respond Mon, 07 Dec 2015 18:21:44 +0000 http://edebice.net/2015/12/07/fantastik-bir-roman-husn-u-ask/                                        FANTASTİK BİR ROMAN: HÜSN Ü AŞK         Güyâ

Fantastik Bir Roman: Hüsn ü Aşk yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
                                     

 FANTASTİK BİR ROMAN: HÜSN Ü AŞK

        Güyâ ki o şâir-i yegâne

        Gelmiş bu kitâb için cihâne

                                   Ziya Paşa

 

            İnsanlık tarih boyunca inançlarını, korkularını, hayallerini, yaşadıklarını anlatma ihtiyacı hissetmiştir. Bu yüzden Doğu edebiyatında da Batı edebiyatında da  anlatı sanatının geçmişini çok eskiye götürebiliriz. İmparatorluk Roma’sında kaleme alınan “Satirikon, Dafnis ve Kloe”; Eski Yunandaki “Ezop Masalları” ve Ksenofon’un yazdığı “Siropedi”; “Binbir Gece Masalları” ve Hicretin ikinci asrında yazılan “Siret-i Anter”; Murasaki Şikibu’nun yazdığı “Genji’nin Serüvenleri”; Beydeba’nın “Kelile ve Dimne”si anlatı sanatının geniş bir zamana ve geniş bir coğrafyaya yayıldığının göstergesidir. Doğu da Batı da hikâyeler anlatmayı ve dinlemeyi tarihin her döneminde sevmiştir. Ancak anlatımda tercih ettikleri yol aynı değildir. Batı romanın estetikten ve sanattan uzak kuru anlatımını tercih ederken, Doğu mesnevinin sanatla yoğrulmuş dikenli yolunu tercih etmiştir.

 

        Cervantes’in “Don Kişot”uyla birlikte roman, Batı edebiyatının ana kaynaklarından biri haline gelir. Doğu ve Batı Avrupa’nın tamamı için bunu söyleyebiliriz. Fransız şairler,  romancıların gölgesinde kalmıştır. Çoğumuz Rus bir şair isimi söyleyemeyiz ama Rus bir romancı sorulduğunda birkaç isim sayabiliriz.

      Doğuda ise Firdevsi’nin “Şehname”siyle birlikte anlatı geleneğinin ana kaynağını mesneviler oluşturmaya başlamıştır. “Kutadgu Bilig”le birlikte bizim edebiyatımıza da girmiş olan mesnevi “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”ın yazılışına kadar Batı edebiyatındaki romanın karşılığı olarak edebiyatımızda önemli bir yer teşkil etmiştir.  Olay örgüsü, kişi, mekân gibi unsurları barındırması açısından mesneviyle romanın benzer yönleri olduğu düşünülebilir ancak mesneviler aynı zamanda estetik değer taşıyan birer şiirdir. Yusuf u Züleyha, Leyla vü Mecnun gibi mesneviler birer aşk hikâyesidir ve olay anlatır ama onları değerli kılan anlattıkları olay değil anlatış biçimleridir. Bu mesnevilerde anlatılan olayların çoğu klasik İran veya Arap hikâyelerine aittir. Aynı konular tekrar tekrar yazılmış, mesnevi şairleri adeta en güzelini kim yazacak yarışına girişmişlerdir. Hüsn ü Aşk’a gelinceye kadar yazılan mesneviler belirli kalıpların ve kuralların dışına çıkmamıştır. Divan edebiyatının son büyük şairi kabul edilen Şeyh Galip’in kaleme aldığı “Hüsn ü Aşk” muharebe meydanında diz çökmeye başlayan Osmanlının edebiyat sahasında zirveye ulaştığı eserdir.

       Hüsn ü aşk hem hikâyede işlenen olay hem de kurgu açısından klasik mesnevilerden ayrılır. Eser tamamen özgün bir hikâyeye sahiptir ve Şeyh Galip’in hayal gücüyle kurgulanmıştır. Şair, Hüsn ü Aşk’ın sebeb-i telif bölümünde eserin yazılışının bir iddiaya dayandığını anlatır.

              Bir söz meclisinde Nabi’nin “Hayrabat”ı okunup şair hayırla yâd edildikten sonra, mecliste bulunanlardan biri Nabi’yi övgüde biraz ileri gider ve bir daha onun seviyesine ulaşılamayacağını, ona nazire bile yazılamayacağını söyler. Mecliste bulunan Galip, sözlerin kendisine yönelik olduğunu düşünür, Nabi’yi ve Hayrabat’ı eleştirir. Meclistekilerin daha iyisini yazması teklifini hiç düşünmeden kabul eder ve iddiasını ispatlamak, Hayrabat seviyesinde bir mesnevi yazmak, öncekilere hiç benzemeyen bir eser ortaya koymak için kağıdı kalemi alır eline. Hüsn ü Aşk’ı bitirdiğinde yirmi altı yaşındadır, “bir başka lügat tekellüm ettim” diyecek kadar da kendine ve sanatına güvenir. Galip’in asıl şöhretini sağlayan, kendisinin de övündüğü bu eser mesnevi tarzıyla kaleme alınmıştır ancak konu ve kurgu günümüz fantastik romanlarını andırır.

             İddiasını ortaya koyarken “Kalmadı mı neşe-i muhabet” diyen Galip, belli ki aşk dışında anlatılmaya değer bir mevzu görmüyordu.

             Peki neydi Galip’in anlattığı, neden bir aşk hikayesini düşsel öğelerle süsledi?

           Galip, Ziya Paşa’nın deyimiyle “şair-i yegane”dir. Evet o büyük bir şairdir ama aynı zamanda “postnişin”dir yani bir Mevlevi şeyhidir. Hüsn ü Aşk mesnevisi de alegorik olarak bir Mevlevi dervişinin seyr-i sülukunu anlatır. Anlatıdaki tüm kahramanlar, mekanlar, nesneler tasavvufi birer semboldür. Hüsn, mutlak güzelliği; aşk, mutlak güzelliğe yönelen saliki temsil eder. Molla Cünun’dan Sühan’a, Gayret’ten Hayret’e tüm kişiler Mevlevi muhitinin sembolik kahramanlarıdır. 

            Hüsn ü Aşk’ın ilahi aşkı anlatan bir eser olduğu ve Mevleviliği anlattığı ortada; şair, “esrarını mesneviden aldım” diyerek bunu kendisi belirtiyor. Konuyla ilgili yazılmış pek çok kitapta ve makalede buna değiniliyor zaten. Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta remizlerle süslü bu eserin düşsel anlatımıyla okuyanı içine çeken sürükleyicilik.

Aşk ve Gayret’in Diyar-ı Kalp yolculuğu müthiş bir macera barındırır. Yola çıkarken attığı ilk adımda başlar macera. Kuyuya düşüşü, deve esir olması, cadının aşkı asması, vahşi hayvanlarla mücadelesi, ateş denizini geçmesi, Hüsn’ü unutup Hoşruba’ya aşık olması, Zatü’s Suver kalesine kapatılması, Gayretin yardımı, Diyar-ı Kalbe ulaşması alegorinin bir parçasıdır ve düşsel öğeler barındırır. Bu bölümlerde okur, günümüz fantastik romanlarını aratmayacak tasvirlerle farklı iklimlere atar adımını.

       Aşk’ın vahşi hayvanları yere serdiği kılıcın tasviri anlatı sanatının zirvesine çıkarır bizi: “Ama ne kılıç! Elmastan yapılmış, düşmanları öldüren korkunç bir akan yıldız. Zülfikar’ın bir yüzü, Hazreti Ali’nin muharebesinden bir işaret. Allah’ın yardımının aynası, padişahlık yolunun Hızır’ı. Kaş ve göz kılıcını kıskandıracak, hiciv şairlerini susturacak bir kılıç. Kan ırmağı, ateş seli, ölüm zehri, nakışlı ejder. Yeni ay onun parlak bir kını olur. Baştan başa bir Süreyya incisidir. Öyle bir kılıç ki, sonsuz deniz gibi, yalnız su yerine can akıtır. Parlak güneşin pençesi onu ayın bağrından çekmiş. (…)”*

      Baştan başa sembollerle dolu olsa da eser yazıldığı dönemden izler de sunmakta bize. Galip’in Hüsn ü Aşk’ı kaleme aldığı yıl,  İstanbul’un beş kez yandığı alevlerin yürekleri kavurduğu yıldır. Bu alevler Galip’in yüreğindeki yangına ilham olmuştur: “Bu öyle bir ateşti ki, dumanı Nemrut’unki gibiydi. İçinde Nemrut’un siyah renkli devleri olan bir ateş. Bu gam ateşi dünyaları tutmuştu. Girdaptan cehennem kuyusuydu. Her kıvılcımı,  girdapları bir yudumda içiyor. Her anaforu bir ateş çemberi, her dalgası havalanan bir cehennem. Ciğeri kan gibi gül renkli kıvılcım deryası, kan denizi. Dalga dalga bir kıvılcım tufanı. (…)”*

       Eserin sonunda Aşk Diyar-ı Kalp’e geldiğinde anlarız ki bu bir iç yolculuktur, kahramanımızın mutlak güzelliğe ulaşmak için çektiği çileler kendi gönlüne ulaştığında son bulur.

       Mehmet Esat Dede iddiasını ispatlamış mesnevi geleneğinin şaheserini yazarak söz söyleme sanatının “Galip”i olmuştur.

        Başta da belirttiğimiz gibi Hüsn ü Aşk klasik mesnevilerden çok farklıdır, bir roman da değildir şüphesiz. Ama şurası bir gerçek ki bu eserin yazarı İngiliz olsaydı; bugün çoktan senaryosu yazılmış, milyon dolarlık bütçelerle sinemaya aktarılmış, çok satanlar listesinin başına demir atmış olurdu. Gençlerimiz onu okumayı entelektüel olmanın baş şartı sayardı. Yazık ki o da kültür umranımızın derinliklerine terk ettiğimiz inci tanelerinden olmaya devam edecek çünkü onu İstanbullu Mehmet Esat yazdı.

   “Gele bir devir ki bu Galip’i yad eyleyeler

    Fursat-ı sohbet-i ahbab ganimet bilsün”

 

 

Kaynakça:

*Hüsn ü Aşk, haz. Orhan Okay-Hüseyin Ayan, Dergah Yayınları, İstanbul 2010

  Kırk Ambar, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul 2012

 Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, İstanbul 2011

Fantastik Bir Roman: Hüsn ü Aşk yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/12/07/fantastik-bir-roman-husn-u-ask/feed/ 0
Türkçe, Öztürkçe, Uydurukça http://edebice.net/2015/11/03/turkce-ozturkce-uydurukca/ http://edebice.net/2015/11/03/turkce-ozturkce-uydurukca/#respond Tue, 03 Nov 2015 17:30:45 +0000 http://edebice.net/2015/11/03/turkce-ozturkce-uydurukca/ TÜRKÇE, ÖZTÜRKÇE, UYDURUKÇA          Milli his ve milli kültürün taşıyıcısı olan dil, bizim için hep bir mesele olagelmiştir. Uzun tarihi boyunca çeşitli badireler atlatan, sürekli değişimler yaşayan Türk dili geniş

Türkçe, Öztürkçe, Uydurukça yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

TÜRKÇE, ÖZTÜRKÇE, UYDURUKÇA

         Milli his ve milli kültürün taşıyıcısı olan dil, bizim için hep bir mesele olagelmiştir. Uzun tarihi boyunca çeşitli badireler atlatan, sürekli değişimler yaşayan Türk dili geniş bir coğrafyaya yayılmış ama hak ettiği kıymeti görmemiş, çoğu kez de kendi öz evlatlarının ihanetine uğramıştır. Diliyle övünmesi gerekenler onu eğlence ve alay mevzuu haline getirmişlerdir.

 

        Dün, ağzımızda anamızın ak sütü gibi duran kelimeleri bırakıp Arapça, Farsça, Fransızca kelimeleri kullanan Türk dilinin evlatları, bugün de sokaklardaki tabelaları İngilizcenin işgaline terk etmiş durumdadır.

        Malum geçmişte dilde sadeleşme hareketleri cereyan etmiş artık kendi öz malımız olan kelimeler dilden atılmaya başlanmıştı. Ortada “Yeni Lisan” makalesinde sınırları çizilmiş doğru bir yöntem varken Ziya Gökalp Bey ve arkadaşlarının tespitleri bir kenara itilerek Anadolu insanının hançeresinde yer etmiş binlerce kelime Türkçe olmadığı gerekçesiyle dilden atılmıştı. Maalesef bu, ortaya garip bir dil çıkarmıştır. O günlerde Şükrü Kaya Bey’in, Çankaya’da  bir mecliste,  hiç yabancı kelime kullanmadan  Türkçe kelimelerle yazdığı metinden kimse bir şey anlamayınca Atatürk’ün “Dilimizi bu çıkmazdan kurtarmalıyız.” uyarısı gelmiş ve bu işten vazgeçilmiştir.

       Hakkı teslim etmek gerekir ki Öztürkçe ideali, Türküm diyen herkesin gönlünü çelen parlak bir idealdir. Kadim bir medeniyetin evlatlarının kendi öz kelimelerini kullanmasından daha doğal ne olabilir? Fakat alelacele bir devlet dayatmasıyla ortaya konması sorun oluşturmuştur.  

        Bin yıldan uzun süredir kullandığımız kelimelerin bir çırpıda yok sayılması yanlıştır. Yöntemin yanlış olduğu anlaşılınca bu kez de bu kelimelerin aslında Türkçe olduğu hatta bütün dillerin temelinin Türkçeye dayandığı teorisi ortaya atılmıştır. Koca koca yazarlarımız Aristotales’in “ Ali Usta”dan, Niyagara’nın  “ne yaygara”dan, Amazonun “amma uzun”dan, bültenin “belleten”den, paralelin “beraber”den geldiğini iddia ederek dilimizi bir keşmekeşin içine soktular. İşin garibi gece gündüz düşünüp başka dillerdeki kelimelerin  Türkçe olduğunu ispatlamaya çalışan aydınlarımız, hatıratlarında bu teoriye inanmadıklarını da dile getirmişlerdir. Bu yıllarda, dille ilgili yapılan bu çalışmalarda amaç belki halisti ama sonuç maalesef vahim olmuştur. Onların açtıkları bu yol “uydurukça”nın önünü açmış 1980’li yıllara kadar birçok kelime uydurulmuş, Türk Dil Kurumuna atfedilen bu kelimeler dilimize pelesenk olmuş,  dilimizi sohbetlerin nükte malzemesi haline getirmiştir. Bir edebiyat dersinde yanılıp da  öğrencilere, yabancı kelimelerin yerine Türkçe karşılıklarını kullanma tavsiyesinde bulunsanız  müstehzi bir tavırla “gök konuksal avrat, ulusal düttürü, çok oturgaçlı götürgeç” örnekleri sıralanıverir.  Türk dilinin evlatları yabancı kelimeler kullanmayı marifet sandığı gibi kendi diliyle de dalga geçer.

 Ahmet Kabaklı Hoca’nın yıllar önce bir mülakatında belirttiği gibi Özingilizce, özalmanca diye bir şey olmadığı gibi Öztürkçe diye bir şey de yoktur. Dedemin, babamın, oğlumun kullandığı  kelime  -kökeni ne olursa olsun-  Türkçedir. Ancak bugün henüz dile yerleşmemiş ve Türkçe karşılığı olan kelimelerin Türkçesini kullanmak esas olmalıdır. Dil konusunda çok önemli çalışmalar yapan TDK de “çok oturgaçlı görüegeç” yaftasından kurtarılmalıdır. Bunun için de Kurum’un hazırladığı “Yabancı Sözlere Türkçe Karşılıklar Kılavuzu” öğretmenlerin başvuru kaynaklarından olabilir.

Kılavuzdan hızlıca seçtiğim birkaç örnek:

 

Afiş: ası

Agresif: saldırgan

Ajitasyon: kışkırtma

Aktüel: güncel               

Alternatif: seçenek

Ambiyans: hava

Antoloji: seçki

Arma: ongun

Asimilasyon:  özümleme

Avantaj: kazanım

Bienal: yılaşırı

Chat: sanal sohbet

Check-in: giriş işlemi

Çip: yonga

Dekoder: çözücü

Demo: tanıtım gösterisi

Endoskopi: iç görüm

Format: biçim

Hacker: bilgisayar korsanı

Hobi: uğraşı

İnteraktif: etkileşimli

İnternet: yerel ağ

İpotek: tutu

Maç: karşılaşma

Mesaj: ileti

Obsesif: takıntılı

On-line: çevrim içi

Orijinal: özgün

Part time: yarım gün

Self-servis: seçal

Sensör: duyarga

Slayt: saydam

Strateji: izlem

Şnorkel: solukluk

Zaping: geçgeç

Türkçe, Öztürkçe, Uydurukça yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/11/03/turkce-ozturkce-uydurukca/feed/ 0