Fantastik Bir Roman: Hüsn ü Aşk

7 Aralık 2015 0 yorum Muhsin İlhan 365 Görüntüleme

                                     

 FANTASTİK BİR ROMAN: HÜSN Ü AŞK

        Güyâ ki o şâir-i yegâne

        Gelmiş bu kitâb için cihâne

                                   Ziya Paşa

 

            İnsanlık tarih boyunca inançlarını, korkularını, hayallerini, yaşadıklarını anlatma ihtiyacı hissetmiştir. Bu yüzden Doğu edebiyatında da Batı edebiyatında da  anlatı sanatının geçmişini çok eskiye götürebiliriz. İmparatorluk Roma’sında kaleme alınan “Satirikon, Dafnis ve Kloe”; Eski Yunandaki “Ezop Masalları” ve Ksenofon’un yazdığı “Siropedi”; “Binbir Gece Masalları” ve Hicretin ikinci asrında yazılan “Siret-i Anter”; Murasaki Şikibu’nun yazdığı “Genji’nin Serüvenleri”; Beydeba’nın “Kelile ve Dimne”si anlatı sanatının geniş bir zamana ve geniş bir coğrafyaya yayıldığının göstergesidir. Doğu da Batı da hikâyeler anlatmayı ve dinlemeyi tarihin her döneminde sevmiştir. Ancak anlatımda tercih ettikleri yol aynı değildir. Batı romanın estetikten ve sanattan uzak kuru anlatımını tercih ederken, Doğu mesnevinin sanatla yoğrulmuş dikenli yolunu tercih etmiştir.

 

        Cervantes’in “Don Kişot”uyla birlikte roman, Batı edebiyatının ana kaynaklarından biri haline gelir. Doğu ve Batı Avrupa’nın tamamı için bunu söyleyebiliriz. Fransız şairler,  romancıların gölgesinde kalmıştır. Çoğumuz Rus bir şair isimi söyleyemeyiz ama Rus bir romancı sorulduğunda birkaç isim sayabiliriz.

      Doğuda ise Firdevsi’nin “Şehname”siyle birlikte anlatı geleneğinin ana kaynağını mesneviler oluşturmaya başlamıştır. “Kutadgu Bilig”le birlikte bizim edebiyatımıza da girmiş olan mesnevi “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”ın yazılışına kadar Batı edebiyatındaki romanın karşılığı olarak edebiyatımızda önemli bir yer teşkil etmiştir.  Olay örgüsü, kişi, mekân gibi unsurları barındırması açısından mesneviyle romanın benzer yönleri olduğu düşünülebilir ancak mesneviler aynı zamanda estetik değer taşıyan birer şiirdir. Yusuf u Züleyha, Leyla vü Mecnun gibi mesneviler birer aşk hikâyesidir ve olay anlatır ama onları değerli kılan anlattıkları olay değil anlatış biçimleridir. Bu mesnevilerde anlatılan olayların çoğu klasik İran veya Arap hikâyelerine aittir. Aynı konular tekrar tekrar yazılmış, mesnevi şairleri adeta en güzelini kim yazacak yarışına girişmişlerdir. Hüsn ü Aşk’a gelinceye kadar yazılan mesneviler belirli kalıpların ve kuralların dışına çıkmamıştır. Divan edebiyatının son büyük şairi kabul edilen Şeyh Galip’in kaleme aldığı “Hüsn ü Aşk” muharebe meydanında diz çökmeye başlayan Osmanlının edebiyat sahasında zirveye ulaştığı eserdir.

       Hüsn ü aşk hem hikâyede işlenen olay hem de kurgu açısından klasik mesnevilerden ayrılır. Eser tamamen özgün bir hikâyeye sahiptir ve Şeyh Galip’in hayal gücüyle kurgulanmıştır. Şair, Hüsn ü Aşk’ın sebeb-i telif bölümünde eserin yazılışının bir iddiaya dayandığını anlatır.

              Bir söz meclisinde Nabi’nin “Hayrabat”ı okunup şair hayırla yâd edildikten sonra, mecliste bulunanlardan biri Nabi’yi övgüde biraz ileri gider ve bir daha onun seviyesine ulaşılamayacağını, ona nazire bile yazılamayacağını söyler. Mecliste bulunan Galip, sözlerin kendisine yönelik olduğunu düşünür, Nabi’yi ve Hayrabat’ı eleştirir. Meclistekilerin daha iyisini yazması teklifini hiç düşünmeden kabul eder ve iddiasını ispatlamak, Hayrabat seviyesinde bir mesnevi yazmak, öncekilere hiç benzemeyen bir eser ortaya koymak için kağıdı kalemi alır eline. Hüsn ü Aşk’ı bitirdiğinde yirmi altı yaşındadır, “bir başka lügat tekellüm ettim” diyecek kadar da kendine ve sanatına güvenir. Galip’in asıl şöhretini sağlayan, kendisinin de övündüğü bu eser mesnevi tarzıyla kaleme alınmıştır ancak konu ve kurgu günümüz fantastik romanlarını andırır.

             İddiasını ortaya koyarken “Kalmadı mı neşe-i muhabet” diyen Galip, belli ki aşk dışında anlatılmaya değer bir mevzu görmüyordu.

             Peki neydi Galip’in anlattığı, neden bir aşk hikayesini düşsel öğelerle süsledi?

           Galip, Ziya Paşa’nın deyimiyle “şair-i yegane”dir. Evet o büyük bir şairdir ama aynı zamanda “postnişin”dir yani bir Mevlevi şeyhidir. Hüsn ü Aşk mesnevisi de alegorik olarak bir Mevlevi dervişinin seyr-i sülukunu anlatır. Anlatıdaki tüm kahramanlar, mekanlar, nesneler tasavvufi birer semboldür. Hüsn, mutlak güzelliği; aşk, mutlak güzelliğe yönelen saliki temsil eder. Molla Cünun’dan Sühan’a, Gayret’ten Hayret’e tüm kişiler Mevlevi muhitinin sembolik kahramanlarıdır. 

            Hüsn ü Aşk’ın ilahi aşkı anlatan bir eser olduğu ve Mevleviliği anlattığı ortada; şair, “esrarını mesneviden aldım” diyerek bunu kendisi belirtiyor. Konuyla ilgili yazılmış pek çok kitapta ve makalede buna değiniliyor zaten. Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta remizlerle süslü bu eserin düşsel anlatımıyla okuyanı içine çeken sürükleyicilik.

Aşk ve Gayret’in Diyar-ı Kalp yolculuğu müthiş bir macera barındırır. Yola çıkarken attığı ilk adımda başlar macera. Kuyuya düşüşü, deve esir olması, cadının aşkı asması, vahşi hayvanlarla mücadelesi, ateş denizini geçmesi, Hüsn’ü unutup Hoşruba’ya aşık olması, Zatü’s Suver kalesine kapatılması, Gayretin yardımı, Diyar-ı Kalbe ulaşması alegorinin bir parçasıdır ve düşsel öğeler barındırır. Bu bölümlerde okur, günümüz fantastik romanlarını aratmayacak tasvirlerle farklı iklimlere atar adımını.

       Aşk’ın vahşi hayvanları yere serdiği kılıcın tasviri anlatı sanatının zirvesine çıkarır bizi: “Ama ne kılıç! Elmastan yapılmış, düşmanları öldüren korkunç bir akan yıldız. Zülfikar’ın bir yüzü, Hazreti Ali’nin muharebesinden bir işaret. Allah’ın yardımının aynası, padişahlık yolunun Hızır’ı. Kaş ve göz kılıcını kıskandıracak, hiciv şairlerini susturacak bir kılıç. Kan ırmağı, ateş seli, ölüm zehri, nakışlı ejder. Yeni ay onun parlak bir kını olur. Baştan başa bir Süreyya incisidir. Öyle bir kılıç ki, sonsuz deniz gibi, yalnız su yerine can akıtır. Parlak güneşin pençesi onu ayın bağrından çekmiş. (…)”*

      Baştan başa sembollerle dolu olsa da eser yazıldığı dönemden izler de sunmakta bize. Galip’in Hüsn ü Aşk’ı kaleme aldığı yıl,  İstanbul’un beş kez yandığı alevlerin yürekleri kavurduğu yıldır. Bu alevler Galip’in yüreğindeki yangına ilham olmuştur: “Bu öyle bir ateşti ki, dumanı Nemrut’unki gibiydi. İçinde Nemrut’un siyah renkli devleri olan bir ateş. Bu gam ateşi dünyaları tutmuştu. Girdaptan cehennem kuyusuydu. Her kıvılcımı,  girdapları bir yudumda içiyor. Her anaforu bir ateş çemberi, her dalgası havalanan bir cehennem. Ciğeri kan gibi gül renkli kıvılcım deryası, kan denizi. Dalga dalga bir kıvılcım tufanı. (…)”*

       Eserin sonunda Aşk Diyar-ı Kalp’e geldiğinde anlarız ki bu bir iç yolculuktur, kahramanımızın mutlak güzelliğe ulaşmak için çektiği çileler kendi gönlüne ulaştığında son bulur.

       Mehmet Esat Dede iddiasını ispatlamış mesnevi geleneğinin şaheserini yazarak söz söyleme sanatının “Galip”i olmuştur.

        Başta da belirttiğimiz gibi Hüsn ü Aşk klasik mesnevilerden çok farklıdır, bir roman da değildir şüphesiz. Ama şurası bir gerçek ki bu eserin yazarı İngiliz olsaydı; bugün çoktan senaryosu yazılmış, milyon dolarlık bütçelerle sinemaya aktarılmış, çok satanlar listesinin başına demir atmış olurdu. Gençlerimiz onu okumayı entelektüel olmanın baş şartı sayardı. Yazık ki o da kültür umranımızın derinliklerine terk ettiğimiz inci tanelerinden olmaya devam edecek çünkü onu İstanbullu Mehmet Esat yazdı.

   “Gele bir devir ki bu Galip’i yad eyleyeler

    Fursat-ı sohbet-i ahbab ganimet bilsün”

 

 

Kaynakça:

*Hüsn ü Aşk, haz. Orhan Okay-Hüseyin Ayan, Dergah Yayınları, İstanbul 2010

  Kırk Ambar, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul 2012

 Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, İstanbul 2011

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum