İsmail Kılınç – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Tue, 26 Feb 2019 18:17:12 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.13 Yolculuğun Hazzı http://edebice.net/2019/02/12/yolculugun-hazzi/ http://edebice.net/2019/02/12/yolculugun-hazzi/#comments Tue, 12 Feb 2019 11:45:25 +0000 http://edebice.net/?p=10295 Yolcuyuz… “Yol” bizi hakîki insan yapmanın yegâne müsebbibi… “Yol”da olmak, insan olmaktır. “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder!” diyen Dücane Cündioğlu, aynı yolun idrakine ermiş ki insanın olgunlaşmasını “yolda

Yolculuğun Hazzı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Yolcuyuz… “Yol” bizi hakîki insan yapmanın yegâne müsebbibi… “Yol”da olmak, insan olmaktır. “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder!” diyen Dücane Cündioğlu, aynı yolun idrakine ermiş ki insanın olgunlaşmasını “yolda olmak”la eşdeğer tutmuş.

MagazinePic-07-2.3.001-bigpicture_07_5

İnsan tek bir hayat yaşar. Başka hayatlara sadece tanık olur. Tanımakla “olmak” ayrı şeylerdir. O yüzden ahkâm kesmek, tevazu duygusunun zıddıdır. Bu durumda bir “yol”, bir “insan” eder. Bu yolda gözünü kapatıp ilerleyen de etrafın tadını çıkaran da ölecektir. Ölümlü (fani) bir insan olmak var, ceset olmak var; ikisi farklı… “Yol”un terbiye ettiği “insan”, etten kemikten, yemek-içmekten, gülüp geçmekten ibaret kalsaydı Allah ona eşref-i mahlûkattan sayar mıydı? “Modernite”nin diliyle insana “kalite” katan çevresine kattığı “kalite”dir. Kaliteli insana tasavvuf ehli insan-ı kâmil diyor. “Yol”da yürüyen bir “insan”… “Yol”un idrakine ermiş. Kaliteyi elden bırakmamak için kuyumcu titizliğiyle işlemiş kendini ve bir tevazu sarayının sultanı olmuş. Kim onlar? İlk emre itaat edenler: Okuyanlar.

Bir kömürü yüz yıl bekleseniz elmas yapamazsınız. Ama bir insanı ömrü vefa etse de yüz yıl okuma talimine tâbi tutsanız, ondan âlim çıkarabilirsiniz. O âlim ki yaşadıklarıyla okuduklarını harmanlayıp asırlara damga vurabilir. Bir de tevazu sahibiyse gönüllere taht kurar. Söz gelimi İmam-ı Âzam’ın ilmine laf uzatamazsınız; ancak ondan neşet eden “Bilmediklerimi ayağımın altına alsam başım göğe yükselir.” sözüyle onun tevazusuna şahit olabilirsiniz. Şahit olmak, ilgilenmemek ve “banane”cilikten daha kutsaldır.

İnsan, hayat denilen yolda okudukları, öğrendikleri kadar insandır. Hele bu çağda öğrenmemek, öğrenmeye direnmek tam anlamıyla bir ayıptır. İmkânların bunca türediği bir çağın “cahil”i olmak, cehalet sevdasının tezahürüdür. Aldığımız, kutsadığımız cihazların hafıza özellikleri, hıfzettiklerimizden değerliyse makinenin esiriyiz demektir. Artık fıkra anlatanlar kalmadı, geleneksel tiyatromuz can çekişiyor, ezberinde şiir bulunanlar efsane karakterlere dönüştü ve en önemlisi kitap bitirmek cehalet akımına karşı bir anarşizm niteliğindedir.

Biz, betonlaşmış kentlerin kasvetinden boğulan lisanını kaybetmiş cesetlere mi dönüşeceğiz; yoksa ruhumuzun Ergenekon’unu mu bulacağız? Bütün mesele burada. Cehalete ayıp demiştik; yalnızlık da ayıp. Aramasını bilene çok dost var. Nitekim aramak da yolda olmaya atıfta bulunur. Madem yoldayız karşımıza Faust’u alıp mana arayacağız. Madem yoldayız gökyüzündeki kuşların Simurg sevdasından bî-haber olamayız.  Günün muhasebesini yaparken iyilik-kötülük sarmalında Raskolnikof’tan akıl alacağız. Vicdanımızın pasına iyi gelir. Banu Çiçek gibi kadınlarla Mihriban gibi kadınları toplayıp Türk kadınına eşitleyeceğiz. Çünkü edebiyat bilinenin aksine bol miktarda matematik barındırır. “Ecdaaaadımız” diye başlayan cümleleri Halil Hoca’sız kurmayacağız. Hele edebiyat tarihimiz derken Tanpınar’ı, Şeyhülmuharririn Kabaklı Hoca’yı, Köprülü’yü, Kaplan’ı unutursak “şiir sokakta” sığlığından yukarı çıkamayız. Bazen kuralsız bazen kurallı şiire karşı çıkacağız. Bu, Yahya Kemâl veya Orhan Veli’nin muhabbete katılmasına bağlı olacak. An gelir melâli anlamayan nesle çatarız, an gelir çayı tesbihi şiire meze yaparız. Arada felsefe de yapacağız. Kendimi bulmaktır derdim derseniz Fazlıoğlu’ndan reçete temin edeceğiz. Felsefeyi İslam’a yoldaş eden Hoca Ahmet Yesevi’den hikmetli sözler dinleyecek, dergâha eğri odun getirmemenin eğitimini alacağız.

Fikir münakaşasına girmek için bereketli topraklarda olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Efrada töre lazım; Atsız koşarak gelir. Alperenliği 21. yüzyıla taşımak istediniz; Arvasi bu işin ehli. Maarif davamızın kaybettiği ruhu arıyorsunuz; Topçu yardımınıza hazır. Ülküsü olmayan insanları Galip Erdem’le, Erol Güngör’le terbiye ederiz. Yahu bizim ne kıymetli dostlarımız varmış. Ne abide şahsiyetlere vatan olmuşuz da haberimiz yok.

Toparlayalım,

Toparlanalım…

“Yol”dayız… “İnsan”ız… Cehaleti makul görmüyoruz… Mütevazıyız (aşırı olmayanından)… Şekli ve ruhuyla soğuk kentleri ısıtmayı da biliriz; manasını kaybetmiş mekânları dergâh yapmayı da…

 

Ne mutlu yola revan olanlara…

Yolculuğun Hazzı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/02/12/yolculugun-hazzi/feed/ 1
“Yazmak” Üzerine… http://edebice.net/2018/11/30/yazmak-uzerine/ http://edebice.net/2018/11/30/yazmak-uzerine/#respond Fri, 30 Nov 2018 07:14:30 +0000 http://edebice.net/?p=9932   Yazmak, kalemin kâğıda dokunmasıdır. Soğuk bir tanımla başlayalım. Şimdi tanımı açalım: Yazmak, bir insanın beyninden geçenleri kâğıda dökmesidir. Zannediyorum tanımı gene ısıtamadık. Öyle ya, baharı da geçirdik ve havaların

“Yazmak” Üzerine… yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
  Yazmak, kalemin kâğıda dokunmasıdır. Soğuk bir tanımla başlayalım. Şimdi tanımı açalım: Yazmak, bir insanın beyninden geçenleri kâğıda dökmesidir. Zannediyorum tanımı gene ısıtamadık. Öyle ya, baharı da geçirdik ve havaların soğukluğu üslûbumuza da yansıyor. O zaman şöyle diyelim: “Yazmak, modern çağda bir düşünce inzivâsıdır.” Boşu boşuna tırnak içine almadık. Yazının ilk alkışlanacak yeri burasıydı. Evet, yazmak bir inzivadır. Herkesten ve her şeyden uzaklaşıp herkesi ve her şeyi anlatmaktır. Kelimelerin gizemini kavrayanlar için yazmak, eşi bulunmaz bir terapidir. (Bu cümlemi reklam olarak alabilirsiniz.) Şimdi diyeceksiniz ki, her yazılan değerli mi? Bu, dünya görüşünüze, okuma alışkanlığınıza, okuduğunuz yazının niteliğine ve yazarla olan iletişiminize bağlıdır. Peki yazmayı terapiye dönüştüren gizil güç nedir? “İnsanın bitmek bilmeyen anlama ve anlatma çabası”dır. İnsan kendini kahvede de anlatır; doğru. İnsan altın günlerinde de derdine derman arar; doğru. İnsan telefonda saatlerce konuşarak da içini dökebilir; doğru. Yazmayı özel kılan ne? Buna bir sürü öznel cevap bulabiliriz. Ama benim cevabım şu: “Yazmayı özel kılan, insanın kendini anlama mücadelesi”dir. Bir nevi insan, yazdığı her yazı ile kendini tanır, birikimini görür, eksiklerinden hayıflanır ve özgünlüğü arar. Bir testi misali dolmadan taşmayacağını kavrar. Dolmanın yolunun nitelikli kitaplar okumaktan geçtiğini bilir. Hâsılı insan yazarak ve okuyarak kaleminin kâğıdıyla olan yazgısını tayin eder.

yazmak-yazarin-gozunden-dilinden-720x420

  Yazmak, bir yanıyla anarşizmdir. Toplumun geneli hazıra alışmışsa sizin yazınızı anlama çabası, onun zamanından çalmanız anlamına gelir. Bunu yakın çevreniz için söylüyorum. Siz siz olun, “Son yazımı okudun mu?” sorusunu sormayın. Zaten, mankurtluğun moda olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ekrana/ekranlara kilitlenmiş milyonlarla popüler kültür gemisine binmişiz, seyr ü sefer halindeyiz. Adam/kadın, sosyal medyanın veya televizyon programlarının “çiğ gündemleri” dururken sizin yazınızla mı uğraşacak!.. Siz yazmanıza bakın!.. Ne diyordu şair, “Tohum saç, bitmezse…”

  Hazır şair demişken her kalem müptelasında bir şairlik arzusu vardır. Bu insanlarda “Eh işte karaladık bir şeyler!” cinsinden mütevazı çıkışlar görüyorsanız o insanlara yakın yaşayın. Çünkü ben hiçbir edebiyat tarihinde cinayet işleyen şaire rastlamadım. Şairlerin çiçekleri de kurşunları da kelimeleridir. Kelimeler kimseleri öldürmez; ama şairleri muzaffer kıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Şairler, duygularını ana kucağında bırakmayanların kahramanıdırlar. Bu yüzden şiir yazmak, kahramanlığa soyunmaktır. Bu arada şiiri komple reddedenlere/saçma bulanlara atasözümüz hazır: “Eşeğe ‘Gülü tanır mısın?’ diye sormuşlar. ‘Bir kez yedim tadı yoktu.’demiş”.

  Bu paragrafa izninizle kamu spotu gibi başlayacağım: “Yazmak geleceğe açılmaktır.” Bir gün birisi belki sizin yazdığınız bir yazıyı okur. O yazı belki o kişiye bir şeyler katar. Bu bir ülküdür. Bu, insanî bir hizmettir. Bu, bilgeliğini taşlara kazıtan Bilge Kağan’ın fıtratından bir zerredir. Bu, verilen emeğin sevabından nasiplenmektir. Ancak buradaki ince çizgimiz bellidir. Abdurrahim Karakoç’un “Türklüğün soylu davası, İslâmın ince mânâsı” diye formülleştirdiği bir nasiplenmekten bahsediyorum. Sanatsal, ilmî ve fikrî her yazı, bu süzgeçten geçtikçe mana kazanacaktır.

  “Yazmak, yalnızlığın hazzına ulaşmaktır.” diyerek yazımızı sonlandıralım. Yalnızlığın hazzı mı olur demeyin, olur. Cemil Meriç, “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım.” diyor. Bizim bahsettiğimiz bu tarz bir yalnızlık. Kaçış… Her ne kadar bu sözü okuma aşkına işaret etse de okuma ile yazmanın kardeşliğini yukarıda belirttik. Yani bu özlü sözü yazmak için de (ç)alabiliriz. Ya da değiştirip kullanabiliriz. Evet sosyalleşin; baktınız olmuyor fazla insana maruz kalmak istemiyorsanız kalem de kâğıt da emrinizde… Bu kutsal bir eylemdir, tadını çıkarın!..

 

“Yazmak” Üzerine… yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/11/30/yazmak-uzerine/feed/ 0