
Bu meş’um mektubu Yakutiye Medresesi’nin solundaki, -sanırım seninle buradaki memuriyetinin ikinci ayında ilk kez geldiğimiz-, Narmanlı kitapçısının üçüncü katında kaleme alıyorum. Saat öğleden sonra yediye geliyor. Gün battı, kar yağıyor ve ben böylesine büyülü bir manzarayla karşı karşıyayken nasıl olup da böyle berbat bir mektubu kaleme almak ihtiyacı hissettiğimi anlamakta acizim. Doğrusunu istersen buraya gelirken Lala Paşa Camii’nin önünde sana neredeyse ikizin kadar benzeyen bir kadınla karşılaştım ve itiraf etmeliyim ki çok menfî bir hissiyata kapıldım fakat hemen sonra şuurum yerine geldi ve normale döndüm. Öyle sanıyorum bu mektubu içimdeki sıkıntıdan kurtulmak adına yazıyorum. Yazmak bir tür ilaç gibi, yani “Sanat hayattır” diyenler mübalağa etmiyorlar. Peki bu mektubu sana postalar mıyım? Hiç sanmıyorum. Bizim memlekette, mezarlığa gönderilmiş bir mektubu ciddiye alacak bir posta memuru olduğunu da hiç zannetmiyorum.
Bilmem biliyor musun? Kar en çok bu şehre, benim şehrime, en çok Erzurum’a yakışır. Ne Simferopol, ne Yevpatoriya, ne Prag, ne Moskova, ne Sivas, ne Bursa, ne de Kayseri… Şu önümde ruha inen huzur gibi süzülerek huşuyla kubbeleri, çatıları ve kaldırımları süsleyen kar, bu kentin ayazına, kıt imkanlarına, uzaklığına velhasıl “Burada yaşanır mı ulan!” dedirten tüm derdine tasasına karşı her şikayeti etkisiz kılan bir yanıt verdirir ister istemez insana: “En güzel burada yaşanır.” Tabii sen burayı hiçbir zaman sevmedin, senden duymadım ama nefret ettiğinden de eminim, ki zaten bu kentin senin sevgine ihtiyacı yok. Tayinin buraya çıktığında da hatırlıyorum hayli öfkeliydin. Sen sıcak iklim insanısın, Muğla neresi Erzurum neresi, bir yerde sevmemekte haklı olabilirsin. Neyse şu uğursuz mektubu bitirip, demli çay eşliğinde Ejder Tepe’yi seyrederken kendi kendime devam etmek istiyorum memleket güzellemelerime.
Hayat bize en sert tokatlarını, öyle olduğunu sandığımız insanların aslında hiç de öyle olmadıklarını, ansızın göstererek atıyormuş ve hayat bunu bana, senin, sandığım kişi olmadığını göstererek, ilk anda acısını kabre bile girsem unutamayacakmışım gibi gelen bir tokat atarak öğretti.
Sonra farkettim ki sana dair, ne bir şiir, ne bir küfür, ne bir sızı, ne de bir damla gözyaşı kalmış içimde. Hiram Usta çağından yadigar, içinde tebessümlerini muhafaza ettiğim birkaç elmas kutu bulup eskiciye versem, iki lira verip soba borularıyla dolu tezgahına koymaz bile. Bir de azar çeker üstüne, “adama söver gibi çer çöp verme” diye.
İsmini bile bilmediğim kadınların nefretini çekebilmeyi nasıl başardığımı inan ben de bilmiyorum. Aslında biliyorum, bire bin yalan katan bir bişerefin çenesini daha o gün eline vermeliydim, evet ahmaklık benim, lakin işte hayallerim, hep onlar bağlıyor elimi kolumu fakat onlar o müfteriden de, onun saçma sapan gönül meselelerinden de ve hatta anladım ki senden de bin kat daha değerli. Bizim almamız gereken intikamlar var. Vatana namütenahi sevdalar besleyen arslan gibi kahramanlar birer ikişer varırken uçmağa ve onların yolunu yol edinmek mücadelesi verirken ben, abuk sabuk aşk meşk muhabbetlerini yetmiş iki milletin ağzına sakız yapanın, sözde sevdiği kadını başkasına yakıştıranın -Tanrı bana mağfiret etsin- simsiyah suratına tükürmek bile züldür itikadımca.
Bildiklerimi söylesem birbirlerinin yüzüne bakamayacak olanlar, birlik olup ardımdan bana beddua ediyorlar. Garip ama gerçek. Bu tür dualara mazhar olmak herhalde yalnız bana ait bir muvaffakiyettir. Tanrı şahit, kötülerden başka kimsenin kötülüğünü istemedim, istemem. İyi niyetli olmanın, her zaman iyi bir şey olmadığını görmek ne kadar acı. Keşke insanlara olan inancımı bu kadar erken yitirmeseydim. “Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde” dizesinin kenarında, “Sen, sana atılmış iftiralarla seni yargısız infaza tabi tutabilmiş birine yazılmış lüzumsuz şiirlerin yeni yetme şairisin. Rüya bitti uyanma vaktidir.” diye bir not düşeli epeyce olmuş.
Sana olmadığım bir adam gibi görünmediğimi daha önce de söyledim. “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…” Bu dize trafik levhaları gibi dikilmiş benim geçtiğim her yola. Ki zaten başıma ne gelmişse kalbim Ali derken, dilimin Muaviye söyleyemeyişindendir. Senin milyonlarca kez yalvarılmayı hakettiğini fakat benim yapımın buna uygun olmadığından bahsetmiştim, cümlenin ilk kısmındaki yanılgımın büyüklüğü bana dehşet veriyor, yüreğimden özür dilerim.
Kadın düşmanı değilim, bilakis milletime olan aşkımdan mütevellit kadına düşman olanın düşmanıyım. Çünkü bir millet, kadınlarının namuslu ellerinden mahrum olarak yükselemez. Yobaz yahut kibirli de değilim yalnızca yarın -olursa- dert ortağımın elini gönül rahatlığıyla tutabilmek adına gerekli kişilerle mesafeliyim ve kendime yapılmasından hazzetmeyeceğim hiçbir şeyi başkasına reva görmedim. Seni lüzumundan fazla ciddiye aldığım için bir vakit düşündüğüm doğrudur evliliği fakat artık hayat planım içinde sekizinci sırada dahi değil. Dikenlerine rağmen “milletim” dediğim bu gülistanı uğruna can alacak hatta can verecek kadar seviyorum ve bunun için ırkçılık yapmakla suçlanıyorum. Bunun cevabı yıllar evvel verildi: “İltifat buyurdunuz, teşekkür ederim.” Hiç kimseyle uzlaşmak derdinde değilim. Fikirlerimden vazgeçtiğim an, aynaya bakamam. “Çıkar konuşunca vicdan susar.” Ne güzel söylemiş Cemil Meriç. İşte ben çıkarları avaz avaz bağırdığı halde vicdanlarının fısıltısına kulak vererek, onurlu bir yaşam sürenlerden olmak azmindeyim. Yezid’in değil İmam Hüseyin Efendimizin safındayım ve bunu şeref sayarım.
Bazı sözleri, bazı hisleri, bazı kimseleri fazla ciddiye almak da zarar verebiliyormuş insana, bunu da bana sen öğrettin. Eminim, sen benim, olmanı umud ettiğim kişi değilsin ve artık benim için olsan olsan kirli bir kül tablasına basılmış izmarit mesabesindesin. Neyse bu kadarı kafi, çok bile.
Bu kar sabaha kadar dinmez ve şimdi mecburiyet caddesinden Palandöken’e kadar yürüyeceğim kar altında. Bunun bana verdiği haz, cenneteki beş yıla bedel. Bunları yazarken kaybettiğim vakte acıdım bir an için. Şehrimin sokakları, başı okşanacak kedileri, hoplayıp zıplayan köpekleri yolumu gözler şimdi. Senin anlayacağın senden epey mühim bekleyenlerim var. Bizim Solhanlı’nın tabiriyle haydi sana “uğur be”…
Erzurum – Yakutiye / Devrimden Sonra 95
Musa Hiram Duvarcıoğlu
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yok.
Bu yazıya yorum yapabilirsiniz.