MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik menfaatçi ellerde merhametsizce yıpratılmaktadır. Bozulmamış Türk’ün kahraman kılıcı ile İslâm’ın ebedî ruhunu bünyesinde birleştiren Osmanlılığın ruhçu milliyetçiliği Makedonya’dan gelen bir kılıç darbesiyle yere serildikten sonra, asrın başından bu yana bizde milliyetçiliğin hazin bir tarihi başlamış oldu.
İlim ve hakikat gözüyle bakılınca, milliyetçiliğimizin 1071 Malazgirt zaferiyle başladığını görmemek kaabil olmaz. Büyük Selçuklu devletinden sonra Anadolu Selçuklularının bu toprağa ektikleri milliyetçilik tohumları, meyvesini Osmanlılar devrinle vermeye başladı. Merkeziyetçi bir büyük devletin denemelerini tamamlayan Osmanlılar, Anadolu’nun coğrafyasında İslâm’ın ruhuna dayanan bir milli devlet kurdular. Bu devletin meydana getirdiği millî birlik, Anadolu’daki beylikleri merkeziyetçi varlığında birleştiren ilk Osmanlı hükümdarlarının ve özellikle Murad’ın ve Yıldırım’ın, Fatih’in ve Yavuz’un dehâsının eseri oldu. Türkün dehâsı ile hukuk ve felsefe sahalalarında kendi şahsiyetine mâl ederek işlediği İslâm’ın ruh ve ahlâkını yüceltirken, bünyesinde barınan yabancı unsurları orduya almada takip ettiğiTürkleştirme ve İslâmlaştırma siyaseti ile de milliyetçiliğin maddî bünyesini sağlamlaştıran Osmanlılar, insanlık dâvası ile yan yana yürüyen ve onun hizmetinde bulunan ruhçu milliyetçiliğin cihan tarihinde eşi olmayan örneğini verdiler.
Asrın başında Selânik’ten gelen akın, bu geleneksel muhteşem milliyetçiliğe öteden beri diş bileyen Yahudi – mason teşkilâtının maşası olarak, Osmanlıların her bakımdan zayıfladığı ve eski milliyetçi ruhun yorgun bulunduğu tarihî anda ona çullandı ve temellerini çökertti. Vaktiyle ruhun maddeye hâkim olarak onu kendi arkasından sürüklediği devirde Hırvat devşirmesi Sokullu gibi bir vezir, milletin emrinde millet babası gibi çalışırken Yahudi Karasu, Fatih’in torununu tahtından indiriyordu. Bu facia daha sonraki devirlerde Anadolu çocuklarının da Yahudi ve mason menfaatlarına satılarak kendi millî değerlerini ayaklar altına alacaklarına bir alâmetti. Ancak istikbali gösteren işaretten anlayıp mâna çıkaracak deha, ortaya eser koymadı. Bu yapılmış olsaydı, bugün belki biz de yaptıklarımızdan utanmasını bilirdik.
ittihat ve Terakki çetesinin propagandacısı olan Ziya Gökalp Turancılık dâvasını ortaya attığı zaman, bu hareketi ümmetçilikten milliyetçiliğe geçiş diye adlandırdı. Aslında, din adamlarının kapkara taassubuna ve kara cahilliklerine zorunlu bir tepki olan bu hareket, ruhçu milliyetçilikten maddeci milliyetçiliğe geçiş yolunda atılan ilk adımdı. Ziya Gökalp softalarının öteden beri Türkiye’de ilk milliyetçilik hareketi diye adlandırdıkları Turancılık gerçeği aranırsa son asırlarda içinden zayıflatılan büyük millî ruhun Anadolu’nun toprağında kendi kendisini inkâr etmesi gibi bir sapıklıktı.
Cumhuriyet devri yeni bir milliyetçilik iddiasını ortaya çıkardı. Siyasî tatbikatçılar tarafından ileri sürülen bu iddianın altı oklu teorisi de yine Ziya Gökalp’a yaptırıldı. Ancak tıpkı evvelki gibi maddeci olan yeni milliyetçiliğin bayrağını süsleyen altı okun hepsinin içi boştu. Hepsinde şema ve kalıp var, hiçbirinde fikir ve dâva yoktu. Devletçi rejim, sadece devlet kesesinden pek çoklarının cebini doldurdu. Halkçı denen idare, büyük halk çoğunluğuna ve köylüye el uzatmak şöyle dursun, ona insan haklarını bile tanımadı. Bakanlıklarda ve başşehirde görülen köylü kolundan tutulup dışarı atılıyordu. Zaferden sonra devlet sofrasına konan kargaların yağmasına bütün halk ve bütün Köylü peşkeş çekildi. İnkılâpçılığın ise çok şekilleri olabilir. İslâm da bir inkılâptır, komünizm de inkılâptır. Hangi sahada ve hangi metodu kullanan inkılâp isteniyordu. Prensiplerde bu belli edilmedi. Tek partili cumhuriyet ise bal gibi istibdadı yaşatacaktı. Lâiklik din aleyhtarlığı, daha açık terimle İslâm düşmanlığı mânasına kullanılmış bir paravandı. O devrin milliyetçiliği, bütün bu mânasızlıkların toplamı oldu.
Bu milliyetçilik hareketi siyasî yapı ile birlikte kuvvetini kaybedince, evvelki hareketle darbelenen dinci cephe harekete geçti ve bu tepki şiddetli oldu. Yakın tarihte olduğu gibi, İslâmcıların dini milletten ayırarak ona karşı koymak isteyen gayretleri az kalsın tekrarlanacaktı. Tam bu esnada Anadolu’nun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen ilhâm sayesinde, şuurlu bir zümrede İslâmî Anadolu’nun tarihi ile içtimai yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. Anadolucular, gerçek milliyetçiliğimizi bin yıllık tarihimizden çıkararak onun kalbine İslâmı koydular. Turancıların maddeci ütopizminin ve altı okluların kaba maddeci realizmine karşılık Anadoluculuğun getirdiği ruhçu idealizm, coğrafyanın gerçeğinde ebediliğe göz koyan ruhların selâmet dâvasını yaşatıyordu. Evvelkiler gibi o bir inkâr dâvası da değildi. Belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhâmın mahsulü olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve Mevlâna’nın, Yunuslarla Yavuzların kurduğu kabul edilmelidir.
Bizde milliyetçiliğin tarihçesine bu kısa işaretten sonra, son yılların milliyetçilik iddialarına çevrilince görüyoruz ki «milliyetçiyim» diyen birçoklarında bu dâva muhtevasını kaybetmiş bulunmaktadır. Zamanımızda milliyetçiler çoğalmış, milliyetçilikse ortadan kaybolmuş gibidir, veyahut da bir muamma halini almıştır. Milliyetçilik onlarca milletini sevmekten ibarettir. Sevginin çok çeşitleri olduğuna göre bu nasıl sevmektir, belli edilmiyor. Bugün kendilerinin milliyetçi olduğunu iddia edenler çoğalmıştır ve hemen hepsinde milliyetçilik komünist düşmanlığı mânasına gelmektedir. “Komünist düşmanı mısın? O halde milliyetçisin” diyorlar ve kendilerini yalnız bu karakterle milliyetçi olduklarını zannediyorlar. Halbuki onların bir kısmı Amerikan kültürüne bağlıdır. Birçoğu milletini, az ücretle çalıştığı işçinin hizasında görüp aramaktadır. Bazısı millet menfaatlarının satıcısıdır. Hiçbirisinin davranışında bir doktrin ve bir dâvanın ihtarı, bir millet görüşünün samimi izleri, bir sistem, bir karakter belirtisi yoktur.
Gerçeği aranırsa milliyetçiliğin içtimai hayatta ferdî yaşayışa karşı koyan bir doktrine bağlanması lazımdır. Şüphe yok ki, kendi menfaatlerinden önce milletinin menfaatlarını düşünen, kendi evinden önce köyünü ve şehrini yükseltip güzelleştiren, cemiyeti ve milleti için yaşadığına inanan, nefsini cemaata adamış olan insan «milliyetçiyim» diyebilir. Bu anlayışa göre her şeyden önce milliyetçiliğin içtimai doktrin olarak toplumcu olması zorunlu olacaktır. Servet ve sömürge doktrini liberalizm ve merkantilizmin milliyetçilik iddiası elbette olmaz.
Soy, toprak ve emek gibi, dil, din, kültür ve dilek gibi milleti meydana getiren maddi ve ruhî unsurların herhangi birine bağlanmış olmasına göre milliyetçilik kendi özelliğini kazanacak ve onunla karakterlenecektir. Alman milliyetçiliği, tarihte daima soy unsuruna bağlandı ve soycu hüviyete sahip oldu. Fransız milliyetçiliği vatan ve kültür temellerine dayandı. Bu sebepten Fransızlar tarihlerinde hep kültür milliyetçiliği yaptılar ve varlıklarını onunla yükseltmek istediler. İngilizler emek ve ekonomi unsuruna dayandıklarından sömürücü ve egoist yapıda bir milliyetçilik dâvası güttüler. Faşist İtalya, o milletin tarihi ile mâzisinin temellerine dayanan bir milliyetçilik meydana getirmek istemişti. Biz Anadolu’nun coğrafyasında İslâm’ın ruhunu yücelten ve toprağın çehresine İslâm’ın ruh ve karakterini sindiren ruhçu bir milliyetçilik dâvasına bağlanıyoruz. Milletimizin hayat anlayışı, ahlâkı ve gelenekleri asırlar içinde İslâm’ın uzvu ile kaynaştı ve ondan ayrılmaz oldu. Turancılar, Anadolu’da bugünkü ruhumuzu kazanmadan önce Orta Asya’da bağlandığımız geleneklere ve soy esasına dayanan bir milliyetçilik iddiasını yaşatıyorlar ve Anadoluculuğun gerçekçi ve ruhçu milliyetçiliğine maddeci ve ütopist bir milliyetçiliği karşı koyuyorlar. Onların dışında, hiç bir esasa dayanmıyarak milliyetçi olduklarını ileri sürenlerin bu iddiaları ise, mânasını bilmedikleri yabancı dilden bir kelimeyi kullananların halinden ileri gitmemektedir. Bugünkü hayat sahnemizde milliyetçilik sadece bir istismar konusu olmuştur. Açgözlü kapitalizmin bütün hırsları şimdi bu dâvaya yükleniyor. Zamanımızda masonlar, İslâmcılara varıncaya kadar bütün anti-komünist zümreleri, milliyetçilik iddiası ile kendi hesaplarına çalıştırıyorlar. Milliyetçi maskesi taşıyanların çoğunun cebinden Amerikan doları çıkıyor. Milliyetçilik bunlarla menfaat karşılığında işbirliği yapan doktrinsiz ve kanaatsiz siyaset bezirganlarının oyuncağı haline gelmiş bulunuyor. Her gelen iktidar büyük sermaye ve büyük soyguncularla el ele verip, hem de hak sahiplerine saldırtmak için, milliyetçilik adı ile gençliği istismar etmektedir. Örtülü ödeneklerle cihazlanan bir gençliğin milliyetçi çalışma yaptığını söylemek, hem ahlâkî bir suç işlendiğine şahit olmaktır, hem de bir ahlâki suçu tekrarlamaktır. Milliyetçilik, devirlerin tahakküm sermayesi olan siyasî hezeyanlardan sıyrılmalı; ilmî ve samimi bir iddia olmak için, her şeyden önce felsefi bir sisteme bağlanmalıdır. O bir itham vesikası veya zafer silâhı değil, bir insan felsefesi ve bir dünya nizamıdır.
Nurettin Topçu (Milliyetçiliğimizin Esasları, Dergâh Yay. İst. 1978, s. 32)
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yok.
Bu yazıya yorum yapabilirsiniz.