ŞİİR KONUŞMASI – Oktay Rifat Horozcu
Şairler arasında dolaşan şiirle ilgili düşünceler meydanda. Ama bunlar doğru mu acaba? Mesela bir deyiş güzelliğidir tutturmuş gidiyoruz. Elimize bir şiir verdiler mi, iyi söylenmiş, yahut iyi söylenmemiş deyip işin içinden çıkıyoruz. Kendimiz şiir yazıyorsak sadece güzel deyişe özeniyoruz. Sadece güzel deyişe özenmek şiire yeter mi acaba? Nedir deyiş güzelliği? Kimine göre halk ağzından kulağa hoş gelen deyimler, sözler aktarmak, allı pullu halk kelimelerini yan yana dizmek: kimine göre Türkçeyi ustaca kullanmak; kimine göre de şairin yıllar süren gayreti sonunda elde ettiği sözle anlatılmaz bir hüner. Deyişe bazen istif de diyoruz: Deyiş, kelimeleri istif etmek hüneridir. Bir de forme sözü var. Forme, kimi şaire göre düpedüz nazım kalıpları, kimi şaire göre deyişin ta kendisi, kimi şaire göre de ne olduğu pek belli olmayan ancak sezilebilen bulutlu bir kavram. Ortalıkta dolaşan şiirle ilgili düşünceler bunlarla, bunların etrafında dolaşan sözleri pek geçmiyor. Şiir tenkidi yapanlara gelince, bunlar ya çok toydurlar, başı sonu olmayan şeyler yazıyorlar, yahut yaş yaşamış, elinden şiir geçmiş kimselerdir, şiir üstüne belli bir düşünce ileri sürmekten çekiniyorlar.
Frenklerde ise şiir, daha etraflıca incelenmiş. Bunu, görebildiğimiz kadar kitaplarından öğreniyoruz. Fransız yazarı Alain: “Sanat,” diyor, “bir düşünce tarzı değil bir yapış tarzıdır”. Demek ki, Alain’e göre şiirde düşünce tarzının önemi yoktur. Buna karşılık bütün iş, şiirin söylenişinde, yani yapılışmdadır. Bu yüzden Alain şiir yazacaklara, bir şiir konusu tasarlamamalarını öğütlüyor. Ona bakılırsa ilk önce ilk kelimeyi beyaz kâğıda koymalı, sonra o kelimenin çektiği, çağırdığı ikinci kelimeyi sonra birinci ikinci kelimelerin keyfine uyarak üçüncü kelimeyi, dördüncü kelimeyi yazmalı. Deyişle ilgili bu öğüt surrealiste’lerin automatisme psychique denilen şiir söyleme usullerinden az buçuk farklı gibi görünürse de gene aynı kapıya çıkıyor. Yalnız birine göre akıl ayakta, uyanık, öbürüne göre şuur gözü yarı kapalı, uykulu. Kelimeleri bir şapkaya doldurup gelişigüzel çeken, sonra numara sırasına göre yan yana kâğıda dizen şair Tzara ise deyiş denen şeyi temelli tesadüfe, mucizeye bakıyor. Zaten şiir piyasasındaki yeni düşünceler aşağı yukarı hep deyişle ilgili işte saf şiir nazariyesi. Saf şiir nazariyesini 1925’te yaptığı bir konuşma ile Rahip Bremond tekrar ele aldı, derinleştirdi. Bu nazariyeye göre bir şiirin güzelliği manasından gelmez. Güzel bir şiirin, bir mısraın kelimelerini manayı bozmayacak şekilde değiştirelim, mana bozulmaz ama şiir tılsımı yok oluverir. Bizde Nurullah Ataç’la Orhan Veli de bu iddiayı bir aralık tekrarladılar. Orhan, Fuzuli’nin bir mısraını manayı bozmadan değiştiriyor, mana değişmediği halde şiirin şiirlikten çıktığını söylüyordu. Demek ki şiirin güzelliği istifinden yani deyişinden geliyor. Hemen şuracıkta şunu söyleyelim ki bu deneme doğru olamaz. Mana kelime istifinin dışında bir nesne değildir. Kelime istifine sıkı sıkıya bağlıdır. Yapılan denemede kelimeler değiştirilirken mana da değiştiriliyor. Ahmet geldi sözüyle Geldi Ahmet sözünün manaları ayrıdır. Bu yüzden bu yanlış denemeye dayanarak bir sonuca varmak yanlıştır sanıyorum.
Şiir üstüne düşünceler pek kısa bir şekilde bizde ve Fransa’da işte budur. Şiir bir kelam sanatıdır. Şiirin güzelliği söylenişinden gelir vs. Şiirin güzelliği deyişinden geldiği için de şairler söyledikleri sözün söyleniş tarzından ötesine boş veriyorlar. Bu boş verme iki türlü şair doğuruyor. Ya şair sahiden bir şey söylemiyor, sayıklıyor; yahut söylediği şeyi bir düzene sokmaya uğraşmıyor. Günümüzün bu çeşit şairi herhalde şiirin ustalığı dışında düşünen bir insan değildir. Böylece insanlığın hali, memleketin gidişi, halkın kalkınması, kâinat, dünya, hürriyet, ölüm kalım, işsizlik, köy davası, barış davası bu çeşit insan için, ilgilenmeye değmez şiir dışı meseleler oluyor. Bu düşünceler yüzünden geçen yüzyıllarda sanatçının elinde birer sanat gerçeği haline gelen, böylece ölümsüzlüğe erişen konular bizim günümüzde mesela Türkiye’mizde yüzüstü duruyor. Çoğumuz bunlara başımızı çevirip bakmıyoruz bile. Öyle ya, mademki şiir bir deyiş sanatıdır, konunun ne değeri var!
Acaba, tekrar ediyorum, bu düşünceler doğru mu? Her çağda şairler bu düşünceleri mi savunmuştur? Eğer bunlar günümüzün düşünceleri ise, üstelik yanlışsa, bunların ayakta durması kimlerin işine yarar?
Önce bu düşünceler doğru mu, sorusuna cevap vermeye çalışalım. Ne diyoruz biz? Bir şiirin güzelliği deyişinden gelir diyoruz. Bunu söyleyen kimsenin bence ilkin güzelin ne olduğunu söylemesi, hiç olmazsa bilmesi lazım. Bilinmeyen bir şey için, şundan ileri geliyor, denebilir mi? Diyeceksiniz ki güzeli tarif edemesek bile hepimizin bir güzellik duygusu var. İyi ama bu güzellik duygusu değişmez belirli bir nesne mi? Her çağda bir mi acaba? Herkeste bir mi? Güzel, toplumca verilen bir değer hükmü. Bu değer hükmü her çağda başka başka. Bırakın her çağı aynı çağda bile en az birbirine zıt iki güzel anlayışı var. Bir şiirin güzelliği deyişinden gelir diyen adam, her çağda, her zaman şiirin güzelliği deyişinden gelir demekle mutlak değişmez bir güzel ölçüsü tasavvur ediyor, böylece tarihin içindeki güzel anlayışını ya bilmiyor yahut da bilmemezlikten geliyor demektir. Tutalım ki deyiş ustalığı olmadı mı, güzellik anlayışı ne olursa olsun her çağda şiir, şiir olmuyor. Ama bu, bir şiirin güzelliği deyişinden gelir demek için yeter bir sebep midir? Acaba şiiri şiir yapan başka unsurlar yok mu? Benim bildiğim kadar şiirlerine güzel dediğimiz bütün büyük şairler sanata ustaca deyişleriyle beraber düşünce tarzlarını da getirmişlerdir. Bütün büyük şairleri düşünün, hatta “Sanat bir düşünce tarzı değil bir yapış tarzıdır.” diyen şairleri düşünün, bunların hepsi de mutlaka bir düşünce adamı olarak karşımıza çıkarlar. Bunların şiir kitapları, ya tabiat olaylarına, ya sosyal meselelere bir aydınlık serper. Baudelaire bunlara bir şiirinde deniz fenerleri demiyor mu? Sanatçı her çağda fırtınaya tutulmuş gemilere karayı işaret eden fenerler gibi insanlığa doğru yolu gösterdiği zaman saygıya hak kazanmıştır.
Dahası var. Bir şiirin güzelliği deyişinden gelir diyen insan başka bir yanılmaya da düşüyor, bence. Bakınız nasıl! Zihin kelimelerle işleyen bir melekedir. Kelimesiz düşünce olamayacağı gibi düşüncesiz kelime de olamaz. Bunu ben söylemiyorum. Bilginler söylüyor tabii. Yani mana ile lafız, mana ile cümle birbirine sıkı sıkıya bağlıdır, dersek, ayrı bir şey söylemiş olmayız sanırım. Öyleyse dile dayanan her şiir cümlesi mutlaka bir mana taşır. Dile dayanan, diyorum, çünkü günümüzde herhangi bir dili kullanmadan şiir yazan şairler de var. Lettriste’ler gibi. Bir şiir cümlesini manasından soymak, ayırmak ancak bir zihin gücüyle yapılabilir. Gerçekte şiir cümlesiyle mana birbirine kaynamıştır. Bu böyle olduğuna göre şiirin güzelliği deyişinden gelir demek nasıl mümkün olur? Deyiş ancak bir zihin gayretiyle manadan ayrıldığına, gerçekte bu iki şey bir bütün olduğuna göre böyle bir hüküm, “At yalnız iki ön ayağıyla yürüyen bir mahlûktur.” hükmü kadar gerçeğe aykırı düşmez mi? Buna karşılık şekil ve muhteva bölümünün bugün pek revaçta olduğu ileri sürülebilir. Bizde diyelim ki böyle bir bölüm yapılıyor. Ama bu bölüm sanatta Jormalisme denen, deyişten gerisine dudak büken sanat illetini gidermek, şairlere, sanatçılara doğru yolu göstermek için bulunmuş öğretici bir kolaylıktan başka bir şey değildir. Bu bölümü yapanlar, gerçekte şekille muhtevanın birbirine kaynamış bulunduğunu, gerçekte bunları birbirinden ayırmaya imkân olmadığım biliyorlar. Sadece en iki ayağını kullanıp iki art ayağını sürüklemeye zorla alıştırılmış at gibi, işin sadece deyiş tarafına önem veren, şiirinin muhtevasını düzene sokmak kaygısı çekmeyen şairin gözünü açmak için söze böyle bir bölümle başlamayı uygun görüyorlar. Benim anladığıma göre şiirde formalisme muhtevasızlık demek değil, belki de muhtevaya hiç aldırış etmeyip şekilden başka bir şey düşünmemek demektir. Yoksa eda araştırmaları yapan, ayrı tatta, çeşnide deyişler bulmaya çalışan, sadece bunun için çalışan formaliste dediğimiz şairler bile şiirleriyle ister istemez bir şey söylüyorlar, bir şey anlatıyorlar. Bu anlattıkları şeyin kendilerince bir önemi yoktur. Zaten kimse için önemi yoktur. Bunlar deyiş hatırı için inanmadıkları, duymadıkları, bilmedikleri bir şeyi de pekâla söyleyebilirler. Artık formaliste sözünü de kullandığımıza göre diyebiliriz ki formaliste şairde şekil endişesinden, güzel deyiş kaygısından başka bir şey yoktur. Muhteva güzel şekiller yaratabilmek için bir bahanedir. Bu yüzden bugünkü bu çeşit şairin sanatı bir oyundur. Tıpkı divan şiiri gibi. Tevekkeli mi Divan şiiri bir kültür olmak haysiyetini içerde olsun, dışarda olsun bir türlü kazanamamış! Üstelik eda araştırması, deyiş çeşnisi dediğimiz şeyden çoğu zaman yalnız bu işle uğraşanlar anladığı için formaliste şairin şiirini meslekten olmayanlardan gayrısı anlamaz olmuş. Yukarda saydığımız düşüncelere kapılmanın bir sonucu da şairin halktan uzaklaşması, Rimbaud’un deyimiyle kelam kimyasını bilen eczacılarla baş başa kalmasıdır. Bu sonuç, yani şairin bir halk adamı olmaktan çıkması, sosyal hizmetinden uzaklaşması bile yukarda saydığımız düşüncelerin ne kadar eksik, sakat, yanlış olduğunu göstermeye yeter sanıyorum. Sabih Şendil bir şiirde:
İnsan… İnsan… İnsan
Ne varsa bu dünyada
Yaşamak hürriyet adına
Hepsi insan içindir kardeşim
Gerçek olanı budur
Kalanı yalan
diyor. Her şey insan içindir. Başka kimin için olabilir? Kurtlar, kuşlar için mi? Bilgi de, sanat da insan için. İnsanın, tabiatın ve toplumun yıkıcı kuvvetlerini yenerek daha rahat, daha kolay, daha insanca yaşaması için. Birtakım mantık oyunlarıyla bu ana kuraldan ayrılmak, bu ana kuralın tersine kürek çekmek şairliğe sığmaz gibi geliyor bana. İnsan tabiatın da, toplumun da yıkıcı kuvvetlerini akılla bulur, gene akılla. yürek gücüyle yener. O halde aslolan akıldır, yürek gücüdür. Sözü şiire getirirsek aslolan bu akılla, bu yürek gücüyle beslenen muhtevadır. Sanatta sağlam, mantıklı yol muhtevanın şekle değil, şeklin muhtevaya bağlı kalmasıdır. Ancak şekil ve muhteva bakımından birbirine uygun, halk hizmetinde halkın yücelmesi, aydınlığa çıkması için çabalayan eserlerdir ki ölümsüzlüğe kavuşur, yarına kalır.
(Yeditepe. 1 Ekim 1952)
(Şiir Konuşması, s. 83-87)
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yok.
Bu yazıya yorum yapabilirsiniz.