Tevfik Fikret – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Mon, 06 May 2019 17:41:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.14 Para ve Hayat http://edebice.net/2016/01/07/para-ve-hayat/ http://edebice.net/2016/01/07/para-ve-hayat/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:55:36 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/para-ve-hayat/ “Bu çok güzel, balanız; çok güzel, bu çok zengin…”Ve, bir bebek gibi, sırtında süslü bir pelerinAğır ağır dönüyor karşınızda, size bakıyor,‘ Beğendinizse güzel, yoksa hiç sıkılmıyarak“Hayır, fena!” diye reddeyliyorsunuz… Bir

Para ve Hayat yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
“Bu çok güzel, balanız; çok güzel, bu çok zengin…”
Ve, bir bebek gibi, sırtında süslü bir pelerin
Ağır ağır dönüyor karşınızda, size bakıyor,
‘ Beğendinizse güzel, yoksa hiç sıkılmıyarak
“Hayır, fena!” diye reddeyliyorsunuz… Bir hak:
Bu hak sizin kesenizden pani parıl akıyor!

 

Parıl, parıl… Biz her hakkı bahşeden bu deni,
Bu müfteris, bu mülevves parıltı!… işte ganî,
Fakir, ona, herkes, onun şeâmetle
Tasadduk ettiği ikbâle müftekir, müştak.
Zavallı kız, seni karşımda döndüren de o bak:
O, hep o, hep o mülevves, o müfteris kitle!

Para ve Hayat yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/para-ve-hayat/feed/ 0
İzler http://edebice.net/2016/01/07/izler-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/07/izler-tevfik-fikret/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:52:56 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/izler-tevfik-fikret/                    – Hürriyet yolunda – Yürürdüm biraz güç, biraz bî- huzûrDikenlik, çetin, taşlı bir sâhadan;Önüm bir yokuş, hep çakıl, hep diken,Yürürdüm fakat

İzler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
                   – Hürriyet yolunda –

Yürürdüm biraz güç, biraz bî- huzûr
Dikenlik, çetin, taşlı bir sâhadan;
Önüm bir yokuş, hep çakıl, hep diken,
Yürürdüm fakat ben muannid, sabûr.

 

Bu yol böyle sâ’iddi bir minbere:
Cevânib mehâbetli bir makbere,
Fezâsında al bir güneş mübtesimdi…

Mübeşşer adımlarla ettim mürûr
Demin muztarib geçtiğim sâhadan;
Yolum aynı şey; hep çakıl, hep diken;
Yürürdüm fakat ben mübeşşer, vakur,

Geçerdim basıp birtakım izlere;
Eğildim biraz dikkat ettim yere!
O izler benim, hep benim izlerimdi.

             Tevfik Fikret        -21 Şubat 1317-

İzler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/izler-tevfik-fikret/feed/ 0
Peri-i Şi’rime http://edebice.net/2016/01/07/peri-i-sirime-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/07/peri-i-sirime-tevfik-fikret/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:49:25 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/peri-i-sirime-tevfik-fikret/ Ba’zan sesinde öyle derin bir inilti var,Bir hadşe var ki ruhumu karşında titretir;Hindin zehirli güncelerinden nümûnedirBa’zan yanaklarındaki muhrik parıltılar.   Birlikte öyle tatlı zamanlar geçer ki rûhİster seninle bir ebedî

Peri-i Şi’rime yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Ba’zan sesinde öyle derin bir inilti var,
Bir hadşe var ki ruhumu karşında titretir;
Hindin zehirli güncelerinden nümûnedir
Ba’zan yanaklarındaki muhrik parıltılar.

 

Birlikte öyle tatlı zamanlar geçer ki rûh
İster seninle bir ebedî zevk-ı imtizâc;
Ba’zan fakat, – nedir bu felâketli ihtiyâç,
Bilmem! – eder hayâlime hep zulmetin sünûh.

Günler geçer ki paslı bulutlarla kasvetin
Bir âhenin siper gibi örter semâmızı;
Ben ağlarım bu sıkletin altında, bir sızı
Tâ kalbimin içinde çukurlar açar, derin…

En ber-güzîde şi’ri fakat böy^e bir zaman
İlhâm edersin; işte mükâfatı mihnetin bir zaman
Mısnn o şivekârına benzer ki tıynetin,
Öldürmedikçe, vaslını etmezdi râygân.

                Tevfik Fikret

Peri-i Şi’rime yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/peri-i-sirime-tevfik-fikret/feed/ 0
Yarın http://edebice.net/2016/01/07/yarin-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/07/yarin-tevfik-fikret/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:46:45 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/yarin-tevfik-fikret/ Çalış, çalış ki yarın belki istirâhât içinBir istifâde edersin bugünkü sa’yinden…Bir istifâde., yarın… belki… Ben bu elfâzınTazammûn ettiği va’d-i baîde aldanarakBugünkü zevkimi bir muhtemel saâdet içinTutup harâb edecek, sonra bir

Yarın yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Çalış, çalış ki yarın belki istirâhât için
Bir istifâde edersin bugünkü sa’yinden…
Bir istifâde., yarın… belki… Ben bu elfâzın
Tazammûn ettiği va’d-i baîde aldanarak
Bugünkü zevkimi bir muhtemel saâdet için
Tutup harâb edecek, sonra bir çocukcağızın
Eliyle kırdığı kıymetli bir oyuncağına

Tahassür etmesi tarzında girye-bâr olacak
Kadar bebek değilim; nüsha-i hayâtın ben
Bugün önümde açılmış duran şu yaprağına
Bugünkü ömrünü kaydetmek isterim; ferdâ.
O bir cenin ki bugünden tevellüd eyliyemez.
Nasıl şu hâlimi âtiye eylerim ki fedâ
Geçen şüûn-ı hayâtım teceddüd eyliyemez?..

O gün derince düşünmüş, fenâ yorulmuştum.
Ve: Böyle boş yere koşturmadansa efkârı
Bütün hakaayikıa pâ-mâl edip atâletime
“Biraz râhata baksam!” demiş, bu safsatadan
Başım döner gibi olmuştu, sanki sarhoştum;
Sıcak da ayrıca te’sir edip rehâvetime
Bulunduğum yere hîtâb düşmek üzre idim
Ki cevf-i gûşuma, pür-neş’e başka bir odadan
Gelip döküldü Halûk’un sadâ-yi bîdân…
– Hayır, melek çocuğum, hep yalandı, söylediğim,
Benim olanca huzûrum, sürürüm, işte fedâ,
Çocukça, nazlı küçük bir dakika şevkin için;
Büyür gözümde seninle hakikat-i ferdâ;
Bugün çalışmalıyım ben yarınki zevkin için.

                       Tevfik Fikret

Yarın yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/yarin-tevfik-fikret/feed/ 0
Verin Zavallılara http://edebice.net/2016/01/07/verin-zavallilara-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/07/verin-zavallilara-tevfik-fikret/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:40:48 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/verin-zavallilara-tevfik-fikret/ Harâb-ı zelzele bir köy; şu yanda bir çatınınÇürük direkleri dehşetle fırlamış; ötedenÇamur yığıntısı şeklinde bir zemin katınınYıkık temelleri manzûr, uzakta bir meskenZemine doğru eğilmiş, hemen sukut edecek;Önünde bir kadın.. Oof,

Verin Zavallılara yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Harâb-ı zelzele bir köy; şu yanda bir çatının
Çürük direkleri dehşetle fırlamış; öteden
Çamur yığıntısı şeklinde bir zemin katının
Yıkık temelleri manzûr, uzakta bir mesken
Zemine doğru eğilmiş, hemen sukut edecek;
Önünde bir kadın.. Oof, artık istemem görmek!

 

Bu levha kalbimi tahrik içinse kâfidir,
Tasavvur eyliyemem bir yürek, velev münkir,
Velev haşîn ü mülevves, ki böyle bir hâli
Görüp de sızlamasın!.. Şimdi siz bu timsâli,
Bu levh-i matemi her türlü dehşetiyle alın,
Şu muhterem vatanın bir kenâr-ı bâridine;
Bütün o manzara-i can şikâfı bir de kaim
Ridâ-yi berf ile örtün ki titresin de yine
– İçinde saklıyarak sûziş-i felâketini
– Yabancı gözlere göstermesin sefâletini…
Nasıl tahammül eder sonra karşısında bunun,
Bunun, bu sahne-i pür-ye’s-i girye-meşhûnun
Biraz hamiyyet ü rikkatle sızlıyan dil-i pâk?

Derin, iniltili çarpıntılarla sîne-i hâk
Teessürâtım söyler bu levh-i âlâma;
Sizin de kalbiniz elbet acır, değil mi? Verin,
Verin şu dullara, yoksul kalan şu eytâma
Verin enînine gaayet şu bir yığın beşerin!..

           Tevfik Fikret

Verin Zavallılara yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/verin-zavallilara-tevfik-fikret/feed/ 0
Rücû http://edebice.net/2016/01/07/rucu-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/07/rucu-tevfik-fikret/#respond Thu, 07 Jan 2016 16:35:21 +0000 http://edebice.net/2016/01/07/rucu-tevfik-fikret/ Hayır, hayır, sana râci’ değil bu tel’inât, Bütün bu levm ü teellüm, bu ibtikâ-yi hayât. Hayât’i milleti ta’zib eden, muhakkar eden, Çamurlıyan ne kadar levs varsa hep birden Kucaklamış, taşımış

Rücû yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Hayır, hayır, sana râci’ değil bu tel’inât,

Bütün bu levm ü teellüm, bu ibtikâ-yi hayât.

Hayât’i milleti ta’zib eden, muhakkar eden,

Çamurlıyan ne kadar levs varsa hep birden

Kucaklamış, taşımış bir muhite aiddi;

 

 

O mel’anet gecesinden uzaktayız şimdi.

Karıştı leyl-i musibet leyâl-i nisyana,

Açıldı gözlerimiz bir sabâh-ı rahşâna.

Sen, ey muhît-i teceddüd, o leyl-i menhûsun

Seninle nisbeti yok; sen şereflisin, ulusun.

 

Ne sis yüzünde ne zül; bilâkis, safâ vü vakaar,

Doğan güneş gibi sâfî bir infilâkın var.

Ufukların bütün enzârı sende, pür-hayret;

Bugün senin medeniyyet, müsâlemet, safvet

Adâlet istiyen âvâz-ı hak-nümûnunla,

 

Bugün senin harekâtın veya sükûnunla,

Tekerrür eyliyecektir huzûr-i istikbâl;

Senin selâmet-i fikrin demek selâmet-i hâl!

Güzel düşün. İyi hisset, yanılma, aldanma.

Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.

 

Koş ittihâda, teâliye, sa’ye, ikbâle;

Fakat unutma ki yol intizâm-ı meşvetle

Yakınlaşır, kısalır… Doğru at adımlarını;

Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!

Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı efrâdı,

 

Siz ey güzel vatanın bergüzîde evlâdı,

Siz ey küşâde alınlar, güzîde vicdanlar,

Siz ey yürekli ve aslan yürekli insanlar!

İçimde şimdi ne hisler, nasıl temenniler,

Ne neş’eler coşuyor, bilseniz, ne vecd-âver

 

Terâneler coşuyor… Bunların hâkir ü güzîn

Meâli şi’ri sünühâtı, rûhu, lâfzı sizin;

Sizin ne varsa sizin; hepsi hepsi hepsi sizin!

               Tevfik Fikret      -11 Temmuz, 1324 –

 

Rücû yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/07/rucu-tevfik-fikret/feed/ 0
Tefelsüf http://edebice.net/2016/01/02/tefelsuf-tevfik-fikret/ http://edebice.net/2016/01/02/tefelsuf-tevfik-fikret/#respond Sat, 02 Jan 2016 09:32:31 +0000 http://edebice.net/2016/01/02/tefelsuf-tevfik-fikret/ Evet, nasıl veriyorsam bu nazma şimdi emek,Şu cümlelerde, şu nesc-i rakîk-i san’atteNasıl bu cehdimi kaabilse anlamak, görmek,Nasîb-i ömrüm olan nekbet ü saâdet deGelir vücuda bütün kedd-i ihtiyarımla. İçimden eğlenirim ba’zı

Tefelsüf yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Evet, nasıl veriyorsam bu nazma şimdi emek,
Şu cümlelerde, şu nesc-i rakîk-i san’atte
Nasıl bu cehdimi kaabilse anlamak, görmek,
Nasîb-i ömrüm olan nekbet ü saâdet de
Gelir vücuda bütün kedd-i ihtiyarımla.

İçimden eğlenirim ba’zı iğbirârımla:
Benim yapan bu hayat-ı melûl ü mes’ûdu,
Benim veren o ruhâm-ı hakîre keyfimce
Şu vaz’-ı dilberi, yahut bu şekl-i merdûdu,
Benim elimde benim benliğim de bâziçe…

Tefelsüf yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/02/tefelsuf-tevfik-fikret/feed/ 0
Kendi Kendime http://edebice.net/2016/01/02/kendi-kendime/ http://edebice.net/2016/01/02/kendi-kendime/#respond Sat, 02 Jan 2016 09:30:20 +0000 http://edebice.net/2016/01/02/kendi-kendime/ Bir buçuk, işte bir buçuk sâatBir küçük, rûhsuz neşîde için;Bu kadar sa’y, itinâ, zahmet.Topu bir kıt’a, yâ kasîde için.   Ah ey pîş-i istifâdemdenBî-tevakkuf uzaklaşan mevcat,Ey mübaret dakikalar, sizi benBöyle

Kendi Kendime yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Bir buçuk, işte bir buçuk sâat
Bir küçük, rûhsuz neşîde için;
Bu kadar sa’y, itinâ, zahmet.
Topu bir kıt’a, yâ kasîde için.

 

Ah ey pîş-i istifâdemden
Bî-tevakkuf uzaklaşan mevcat,
Ey mübaret dakikalar, sizi ben
Böyle kaybeylemekteyim, heyhât!

Bilirim bir nefeste, bir demde
Koca bir kâinat-i zinde doğar,
Canlanır bir hayât. Bir hilkat.

Öyle zi-rûh var ki âlemde
Bir buçuk sâatın içinde doğar,
Yaşar, itmâm-ı ömr eder… İbret!

            Tevfik Fikret

Kendi Kendime yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/02/kendi-kendime/feed/ 0
Derd-i Nihân http://edebice.net/2016/01/02/derd-i-nihan/ http://edebice.net/2016/01/02/derd-i-nihan/#respond Sat, 02 Jan 2016 09:28:11 +0000 http://edebice.net/2016/01/02/derd-i-nihan/ Hazan, hazan… Yine sen, ey remîde fasl-ı hüzal!.. Şu kırdığın mütehassis, nahif dallardan Şu döktüğün mütevellim, zavallı yapraklar                                              – Zavallı acz-i hayât! – Bilir misin nasıl izhâr-ı derd eder,

Derd-i Nihân yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Hazan, hazan… Yine sen, ey remîde fasl-ı hüzal!..

Şu kırdığın mütehassis, nahif dallardan

Şu döktüğün mütevellim, zavallı yapraklar

                                             – Zavallı acz-i hayât!

– Bilir misin nasıl izhâr-ı derd eder, ağlar?..

 

 

 

Bugün nasılsa gam-âlûd sislerinle cibâl,

Yarım da cism-i tabiat kefenlenip kardan

Ölür bütün şu menâzır, donar şu ırmaklar,

                                              Donar; fakat heyhât,

İçin için yine hepsinde bir melâl ağlar!..

 

Derd-i Nihân yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/02/derd-i-nihan/feed/ 0
Tarih-i Kadim http://edebice.net/2015/07/05/tarihi-kadim/ http://edebice.net/2015/07/05/tarihi-kadim/#respond Sun, 05 Jul 2015 07:12:22 +0000 http://edebice.net/2015/07/05/tarihi-kadim/ Tarih-i Kadim İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu. Ve başlar bize maval okumaya. Ninniler uydurup uyutur bizi dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,   zifiri karanlık hayatından. Gösterir bize evvel zamanı,

Tarih-i Kadim yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Tarih-i Kadim

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.

Ve başlar bize maval okumaya.

Ninniler uydurup uyutur bizi

dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,

 

zifiri karanlık hayatından.

Gösterir bize evvel zamanı,

tek doğru, en güzel örnek, der.

Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.

Senin tarih dediğin işte budur,

alnında altı bin yıllık buruşuklar

ve bir o kadar da kuşku.

Başı geçmişe bir düşe değer,

sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,

bir deri bir kemik,

ayakta zorla durur.

 

Ben hiç tiksinmem ondan,

karşıma alırım onu arada bir,

anlat bakalım, derim, şu eskilerden.

Bir parça feylesofa benzer o,

bir parça sırtlana benzer,

berbat suratıyla da bir hortlağa.

Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,

başlar paslı, boğuk bir sesle

bir bir bana anlatmaya,

sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım,

acı üstüne acı!

Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,

çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,

kanlar yağar dört bir yana.

En başta bir kanlı bayrak.

Kanlı bir taç gelir arkasından.

Sonra araçlar sökün eder kan içinde:

Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,

mancınık, top, tüfek, sapan.

Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.

En son alay alay esirler geçer.

Yenen bir kişiye yenilen on kişi,

çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.

Yıkımlara, acılara alkış tut,

yüksekten bakanlar önünde eğil,

insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,

doğruluk lafta, yürekte değil,

iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.

Bir gerçek var, tek bir gerçek:

Eli kolu bağlayan zincir.

Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.

Hak güçlünün, kötünün yanı.

Uzun lafın kısası:

Ezmeyen ezilir!

Nerde bir şeref var, iğreti.

Nerde bir mutluluk var, yama.

Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.

Din şehit ister, gökyüzü kurban.

Her yanda durmadan kan akacak,

durmadan her yanda kan!

 

İşte böyle inler, sayıklar o,

anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü

ne yolda, nasıl sürdüğünü.

Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.

Duyarım sesinin titreyen kuyusunda

yankısını korkunç bir iniltinin,

ben de başlarım birdenbire titremeye,

toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.

Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık

indir bu acıklı sahnenin perdesini!

Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de, gelenekçi iskelet,

yazdığın kara yazılara bir son ver,

aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.

Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?

Bizden iyi geceler onlara,

bizden onlara iyi uykular!

Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,

koşuyorsun karanlıklara doğru?

Kanla oynamış gibisin,

kırmış geçirmişsin insanoğlunu.

Sen buna kahramanlık mı dedin?

Onun kökü kan ve hayvanlık be?

Şehirler çiğne, ordular dağıt,

kes, kopar, kır, sürükle,

ez, vur, yak ve yık.

Yalvarmalara yakarmalara boş ver,

gözyaşlarına iniltilere aldırma.

Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,

ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.

Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,

kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,

mezar taşına dönsün her ocak,

damlar çöksün yetimlerin başına.

Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?

Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!

Her başarı bir yıkım bir mezarlık,

işte bir yavrucak yatıyor şurda,

ey cihangir, onu gör de utan!

Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,

nice acılar verdin bütün insanlara,

inim inim inlettin bütün insanları.

Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,

hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.

Göz yaşından incilerin nerde hani?

Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!

Eski çağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,

bütün karanlıklar sizinle dolu!

Artık yeter fikri susturduğunuz,

yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada

zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.

Hadi gidin tarih korusun sizi,

-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,

gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İşte müjdelerin en güzeli,

işte en gerçek özgürlük

düşümüzdeki gelecek çağlarda:

Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,

ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,

ne yakınma, ne de zulmün kahrı,

ne tapılan, ne tapan,

ben benim, sen de sen!

 

Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,

kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,

savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?

Belki duyulmadık bir öykü,

belki korkunç bir masal.

Çok sürmez köhne kitap,

fikri gömen sayfaların

bugün olmazsa yarın yırtılacak.

Ama kim yapacak dersin bu işi?

Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,

hangi güç kalkar, ben yaparım der?

Yerlerin ve göklerin sahibi mi?

Tamam, işte oldu şimdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,

o somurtkan ve dokunulmaz.

Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?

Gökyüzü, sen söyle,

yüzyıllarca sel gibi akan su,

– şimdi esrik bir ağzın türküsü,

kuru sesi zindandaki bir adamın,

iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,

bir geniş “oh! “, bir derin “eyvah! “,

bir yakarış, bir övgü,

Şimdi tüy gibi bir rüzgar,

Şimdi ağzın bir kasırga.

Dokunaklı bir yakınma şimdi,

sabredemeyen bir başa kakma,

bir titreme, bir çan sesi,

bir savaş davulunun gümbürtüsü,

için için ağlamasi çaresizliğin,

kahrın iyilikbilir kişnemesi,

bir söylev, apaçık, gürül gürül,

Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,

bir rahatlık bir iç sıkıntısı,

Şimdi korkunç bir haykırma –

bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla

inleyen boş kubbe, sen söyle!

Sen ki her sesi yankılayansın,

söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,

daha yukarlardaki şu tanrı katına

hangi sesin yankısı varabilmiş ki?

Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Binlerim seni, göklerin tanrısı,

din ulularından dinlerim seni:

“Ne benzer var, ne noksanı,

canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.

Odur veren yiyeceği içeceği,

düşleri gerçek yapan o,

bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,

açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,

el uzatan yoksullara ve çaresizlere,

her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…”

Seni böyle övüp duruyorlar işte.

Oysa senin en üstün özelliğin ne,

“Ortaksız” oluşun değil mi?

Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.

Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.

Ve topu ortaksız ve tek.

Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,

ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.

Bütün ordan gelir yüreğe doğan.

Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,

ve topunun görünmez bir tanrısı.

Topunun adanan bir cenneti var,

ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,

ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.

Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.

Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.

Tanrılar ne derse onu yapacak halk,

sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.

Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

 

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.

“Ne bileyim? ” diyor kime sorsam.

Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?

Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.

Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,

belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,

karıştırmaktayım “yok” la “var” ı.

Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?

Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.

İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.

Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.

Kimbilir, öbür dünya belki de var.

Madem bu beden o ölümsüzün işi,

ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?

Hadi diyelim aslımız toprak bizim,

sen gel onu kederden bir çamur yap.

– her yeri kanla, göz yaşıyla dolu –

insaf be, bu kadarı da olur mu?

Sen gel hem yoktan var et,

sonra da ettiğini boz, kötüle.

Hiç bir yaradandan ummam bunu:

Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

 

En zorlu düşmanın işte, tanrı,

boğmak ister seni ulu katında,

çok iyi tanırsın sen o yılanı,

onun kızgın zehrinden bir vakitler bize

bir tadımlık vermiştin hani.

Kuşku! En zalim en güçlü düşman.

Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,

ya da bilemedin işin nereye varacağını.

“şeytanlık, düzen, sapıklık” denen şey var ya,

bugün yerinden yurdundan edecek seni o.

Tapınağında ışıklarını söndürüyor,

elleriyle parçalıyor heykelini.

Sense, iler tutar yerin kalmamış,

göçüp gidiyorsun olanca gücünle.

Burçlarında yıkılmalar falan hani?

Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?

O kızgın soluğun hani nerde?

Ne cehennemlerinde bir kaynama var?

Ne büyük acını gören bir göz.

Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.

Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,

bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.

Sen Yeryüzü ve Gökyüzü’nle göç gir de,

bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.

Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.

Zaten yalana ağlasa ağlasa,

bir ikiyüzlüler ağlar,

bir de ahmaklar.

 

                     Tevfik Fikret

 

Tarih-i Kadim yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/07/05/tarihi-kadim/feed/ 0