turan – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Fri, 15 May 2020 21:52:50 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.18 YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN http://edebice.net/2020/01/12/yil-2023-yer-dogu-turkistan-turan-ordusu/ http://edebice.net/2020/01/12/yil-2023-yer-dogu-turkistan-turan-ordusu/#respond Sun, 12 Jan 2020 18:21:06 +0000 http://edebice.net/?p=10953 YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN (Turan Ordusu) “2023 yılının 23 Nisanına çok az bir zaman kala topraklarında zulmün eksik olmadığı Doğu Türkistan’da bir gece yarısı: Olduğu yerde zar zor durmaya

YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN
(Turan Ordusu)

“2023 yılının 23 Nisanına çok az bir zaman kala topraklarında zulmün eksik olmadığı Doğu Türkistan’da bir gece yarısı:
Olduğu yerde zar zor durmaya çalışan tahta kapıyı olanca kuvvetiyle vuran Çin Halk Ordusu komutanı Yüzbaşı; Keng-Shi askerlerinin kapıyı darmadağın etmesiyle içeri girmişti. Çekik gözlerini evin içinde dolaştırırken yer minderleriyle bezenmiş evin içinde bir tur attı. Giriş bölümündeki büyük odadan başka iki odası daha olan eve dışarıdaki tüm çekik gözlüler girmişti. Yüzbaşı Keng-Shi, dışarda yağan yağmurun çizmelerinden içeri girmesine aldırış etmemişti. Bu gece üstlendiği görevi başarması için ne gerekiyorsa yapmalıydı. İçeri girmeden önce askeri aracın eve tam yanaşamaması yüzünden çamura basmak zorunda kalan yüzbaşı şoföre bir hayli kızmış olmasına rağmen çamurlu çizmelerini girdiği evin halılarına büyük bir zevkle silerken aldığı haz çekik gözlerinin kaşlarının altında dans etmesinden belliydi.
Kaşgar’ın en uç sınır bölgesinde düzenlenen gece yarısı operasyonunun hedefinde; Batur ve kız kardeşi Aygül vardı. Evin her tarafına çekirge sürüsü gibi dağılan özel polis teşkilatının adamları odaları didik aramışlar fakat iki kardeşi bulamamışlardı. Çekik gözlü yılan suratlı yüzbaşı deliye dönmüştü. Dışarıda yağan yağmura aldırmadan askerlerine ceza vermek istercesine hepsini dışarıda hizaya çektiğinde iğrendiği çamur deryasına çizmelerini teslim etmek zorunda kaldı. Vıcık vıcık olan çamurun içinde gezerken şoförü kafasına damla değmemesi için şemsiyeyi büyük bir dikkatle tutuyordu.
Komşuların evi aranmalı, iki kardeş mutlaka bulunmalıydı. Bu gece mahalleye uyku haram olacaktı. Tüm evlere girmek her odayı hallaç pamuğu gibi atıp aramak serbestti. Çıyan ordusu mahalleye dağıldığında çekik yılan suratlı yüzbaşı yanında zıpkın gibi duran askere alışkın olduğu emri verdiğinde asker olduğu yerden fırlayıp askerlerin mahalleye geldikleri kamyonun vagonuna çıkmıştı.
Yılan suratlı komutan bir yılanın zehrini akıtırken ki aldı zevki bu defa Batur’un evine dökülen benzini izlerken alıyordu. Tüm evin içine iki bidon benzin boza edildiğinde yılan suratından merhametin kalktığı komutan büyük bir özenle çıkardığı sigarasını kokladı. Göğsünün kabarmasına ciğerlerine çektiği tütün kokusu değil, kardeşlerin evine attığı ateşin verdiği zafer coşkusu sebep olmuştu. Şimdi yağmurun çatısın ıslatmaya çalıştığı evden alevler her tarafa yayılmaya başlamıştı. Tüm mahalle yanan evin kızıllığında yüzlerini basan ateşin, alevin sıcaklığıyla değil yüzyıllarca hür yaşadıkları topraklarda gördükleri bu zulüm ve zillet yüzünden olduğunu biliyorlardı…
Batur, kız kardeşi Aygül’ü bu gece kaçırmak zorundaydı. Aslında sabaha kadar vakitleri olduğunu düşünüyorlardı. Tabi ki onların kaçtığını haber veren gammazdan haberleri olsa bir an dinlenmeden sınıra varmak için acele etmeleri gerektiğini bilirlerdi.
Aygül, birkaç gün önce adı: Yueliang Huo yapılmış ve Sincan Halk Ordusu komutanına gelin olarak belirlenmişti. Belirlenmişti çünkü onun ve onun gibi evlenme çağına gelmiş kızların Doğru Türkistan’da bundan başka tercih hakkı yoktu. Yıllar önce Çin Halk Cumhuriyeti böyle bir kanun çıkarmış istediği kızı istediğiyle evlendirme girişimlerine başlamıştı. Batur, buna seyirci kalamazdı. Gerçi onun adı da; Yanggan olarak değiştirilmiş ve sürekli göz hapsinde tutulma kararı verilmişti. Akşam olmadan ayrıldıkları evlerinin kül olduğunu bilseler acaba bu dağ başında ne hissederlerdi. Ayaklarına batmaya başlayan kesin kayalardan şikâyet etmeyi bırakıp vatanlarının keskin kayalarını öperler miydi?
Aygül beline kadar uzanan örgülü saçlarını şimdiye kadar hiç bu kadar suyun altında bekletmemişti. Dolgun yanakları yumuk gözlerinin içindeki kara gözleri gecenin karanlığını deliyordu. Sarp kayalıklara tırmanırken kardeşi Batur’u kendine hayran bırakmıştı. Kardeşini şimdiye kadar hiç böyle görmeyen Batur ona yetişmek için elinden geleni yapıyordu. Fakat birkaç ay önce gözaltına alındığı hapishanede öyle şiddetli işkence görmüştü ki hapishaneden çıktığında yolda yürürken bile zorluk çekiyordu. Fakat bu gece tüm zorluklara göğüs germeli ve sınıra kadar hiç durmadan yol almalıydılar…
Yılan suratlı komutan evin yanışını yaktığı sigarayla kutlamıştı. Fakat görev tamamlanmamıştı. Komşularından iki kişiyi gözaltına alıp bir başka eve soktuğunda yılan gözlü komutan haykırıyordu: “ Ne tarafa gittiler…” onları görmediklerini söyleyen ihtiyar adam yılan suratlı adama yalvarırcasına bakıyordu. Pis pis sırıttı bir sigara daha yakıp ihtiyara: “ Senin evin hangisiydi. Ailen kim?” ailesini göstermesi için adamın koltuğuna girmesini emrettiği askerler adamın karşıda yağmurun altında duran iki küçük çocuk ve bir kadını göstermesiyle ihtiyarı olduğu yere bıraktılar. İhtiyar takatten kesildiğinde iki küçük çocuk içeri alınmıştı. Kadının tüm yalvarmaları dışarda feryat olarak kalmıştı.
Yılan suratlı merhametsiz, çocuklardan birini önüne çekip başını okşamaya başladı. Çocuk dağınık saçlarını merhametsiz bir ele teslim etmektense kaçırmayı tercih etmişti. Hışımla çektiği kafasını ensesinden kavrayan merhametsiz adam çocuğun yüzüne yukardan bakarken sırıtarak mırıldandı: “ İşte tipik bir Türk. Baskıya gelmeyen asi çocuklar.” Çocuğun ensesini iyice sıktığında çocuğun canı yandığı belliydi. Gözlerinde merhametin eseri olmayan komutan ihtiyara: “ Sana son kez soruyorum ne taraf gittiler?” Yanında duran askerin belinden sıyırdığı kasaturayı çocuğun boğazına dayamıştı…
Batur, bacaklarında derman kalmayana kadar zorladı kendini. Ne zaman düşüp yerinde kalacak olsa aynı cezaevine beraber girdikleri babasının işkenceyle gözünün önünde şehit edilmesi aklına geliyor, “Az kaldı dayan.” Diyerek adımlarını atmaya çalışıyordu. Aygül, saçları omuzlarına sarkan kardeşine yardım etmeye çalışıyordu fakat onun da gücü tükenmeye başlamıştı. Yağmur Batur’un saçlarını yıkadıkça gökyüzünde çakan şimşekler kendilerini karabulutların arasından yeryüzüne bırakıyordu. Her şimşek çakışta Batur babasına vurulan kırbaçları hatırlıyordu. Ayaklarında derman kalmadığında su birikintisinin içine çökmemek için yanı başındaki kayaya oturdu.
Aygül, bir kayanın daha üzerine tırmandığında Batur’un yanında olmadığını fark etmişti. Geri dönüp onu sırtlamak bir çırpıda sınırı geçirmek istedi ama bu sadece efsanelerde olurdu. Onlara anlatılan efsanelerde, bir vuruşta koca boğalar yerle bir oluyor, bir adım atışta dağlar aşılıyordu. Tabi ki bu sadece efsanelerde anlatılandı! Şimdi hayal kurma değil hayalleri gerçekleştirme zamanıydı. Batur, yanına gelmek isteyen kardeşini el işaretiyle durdurdu. Eğer sabaha kadar yol giderlerse sınırı geçebileceklerini biliyorlardı. Karşılarında aşılması gereken bir büyük belki bir iki tane de küçük tepe vardı. Yağmuru saymazsalar bu engelleri aşmaları sabahı bulmazdı.
Yılan suratlı merhametsiz komutan çocuğun boğazına dayadığı kasaturayı biraz daha bastırınca çocuğun gırtlağında çizik belirip kan damlamaya başlamıştı. Küçük torununun yakarış dolu bakışları karşısında çaresiz kalan dedesi gözlerinden yaşlar dökülürken konuşmaya başladı: “ sı sın sıssınıra gidiyorlar…” merhametin rafa kalktığı topraklarda ihtiyar torunlarını kurtarmış fakat iki gencin hayatını tehlikeye atmıştı. Sabaha karşı sınırı geçebilecek olan iki kardeş bu gece yakalanma tehlikesiyle baş başa kalmışlardı. Torunlar koşup ihtiyara sarıldıklarında ihtiyar çenesinden sarkan sakalını çekiyor kendine ceza vermeye çalışıyordu. İki masumun kanına girmiş olma ihtimali ona acı veriyordu. Göz işaretiyle çocukları dışarı çıkartan komutan ihtiyara yaklaştı: “ Sen benim o kadar merhametsiz olabileceğimi nasıl düşünürsün. Ben o çocuklara kıyar mıyım?” Dediğinde ihtiyarın gözlerindeki nefret yılan yüzlü komutanın iliklerine işlemişti. Kemikleri yerinden oynatacak derecede delici gözlerle komutanı tehdit eden bu sessiz isyandan ürken komutan bir an kendini yokladı. İçi ürpermişti. Titreyen kirpiklerinin sakladığı gözlerini sağa sola çevirip çocukların dışarıya çıktığından emin olduğunda ihtiyarın diz çökmesini ve çizmelerini öpmesini istedi. İhtiyarı olduğu yerde zor zapt eden askerler dizlerini vurup onu çöktürdüler. Çinli komutan bir nihayet bir Türk’ün ayaklarına kapanmasına sevinmişti. İhtiyar, çamurunu eve yayan çizmelerin önüne geldiğinde burnunu çizmeye değdirecek yaklaştıran askerlerin zorlamasıyla başını biraz daha yere yaklaştırdı ve içinde biriktirdiği tüm nefreti merhametsiz komutanın çizmesine boşalttı.
Yılan suratlı Keng-Shi deliye dönmüştü. İhtiyarın kafasını ezmeye başladığında yanındaki askerler bile korkudan dehşete kapılmışlardı. Elleri arkadan bağlı adam odanın içine yuvarlandığında ona yardım edebilecek kimse yoktu… Dakikalarca kafasında patlayan çizmelere dayanamayan ihtiyar son nefesini orada verirken askerlerden bir teğmen hariç hepsi bu olaydan zevk alıyorlardı.
Batur, yaslandığı kayadan var gücüyle ayağa kalktığında Aygül yağmurun altında onu bekliyordu. İki kardeş keskin kayaların, sert yamaçların ve azgın yağmurun altında ilk dağı aşmayı başarmışlardı. Artık önlerindeki hedefler aşılamayacak zor değildi lakin zaman hızlı geçiyordu.
Aracına bindiğinde yedek çizmelerini ayağına geçiren yüzbaşı kanlı olanları çamur deryasına dönen sokaklara bırakıp askerlerine devam komutu verdiğinde araçlar konvoy olmuşlardı. İç cebinden çıkardığı telefonla komuta merkezini aradığında Batur’un cezaevinde kaldığı kod numarasını karşıya bildirmişti. Batur, işkence görüp kendinden geçtiği zaman diliminde ameliyata alınmış ve vücudunun belirli bir yerine mikroçip yerleştirilmişti. Aracın arka tarafında duran teğmen çekindiği komutana korku dolu bir ses tonuyla: “Komutanım madem onda mikroçip olduğunu biliyordunuz ve ne tarafa gittiklerini öğrenme şansımız vardı neden o insanlara…” Demeye çalıştığında merhametsiz komutan tehditkâr bir tavırla geriye döndü: “Bundan zevk aldığımı söylememe gerek var mı?” Ses etmeden önüne döndü.
Telefonuna gelen barkodu aracın konsolundaki ekrana gösterince Batur ve Aygül’ün oldukları yerin yüz metre çapındaki alan ekranda belirdi. Ekrana odaklanan merhametsiz bakışlar pis sırıtmayı aracın içine bıraktı: “Demek sınırı geçeceksiniz.” Saatine bakıp şoföre biraz hızlanmasını emrettiğinde mırıldandı: “Tabi ben izin verirsem…” Araç hızını artırmaya başlamıştı.
Aygül, son tepecikleri aşmaya başladıklarında karşılarında İrkeştam geçidinde olan binaların ışıkları görünmüştü. Aygül, olanca gücüyle Batur’a bağırıyordu: “Bak bizim özgürlük ışıklarımız. Hadi biraz daha dayan az kaldı.” Yamacın üzerinden ışıkları görmeye çalışan Batur’un gözleri kapanmaya başlamıştı. Yağmur şiddetini azaltmak yerine bu kaçışa izin vermek istemiyor gibi artırıyor her dakika şimşekler daha da çoğalıyordu. Batur, olanca gücüyle bacaklarına yüklendiğinde boğazından inen damarlar kabarmıştı eline tutuşturduğu çalı parçasına vücudunun yarı yükünü verdiğinde birkaç hamlede tepeden aşağı inmeyi başarmak üzereydi ki yaptığı yanlış bir hamle yuvarlanmasına sebep olmuştu.
Komutan, elindeki konumu peşinden gelen iki araca da attı. Silecekler var gücüyle yağmuru camlardan atmaya çalışıyordu. Yolların engebeli ve çamurla dolu olması bazen şoförlere zor anlar yaşatıyor olmasına rağmen komutandan korkularına gaz pedalından ayaklarını hiç çekemiyorlardı. Komutanın olduğu araç diğerleriyle arayı açmaya başladığında çekik gözlerini yan aynalara kilitleyen komutan en arkadaki aracın yolda kaldığını fark edince aracın yavaşlamasını istedi. Telsizi mandallayıp durumu sorduğunda aracın bir kayaya saplandığını öğrenince sinirden deliye dönmüştü. “ Komutu attım aracı hemen çıkarıp gelin. Acele edin!” diye bağırdığında gırtlağı yırtılacak gibi olmuştu. Eğer bu gece iki kardeşi elinden kaçıracak olursa ihtiyara yaptıklarının onun başına gelmesi muhtemeldi.
Batur, İrkeştam geçidinin diğer tarafında bu dönemde son dönemde kurulan; Turan Ordusunun görev yaptığını bildiği için bu geçidi kullanmak istiyordu. Eğer sınır hattını geçebilirlerse kendilerini Türkiye’de sayabilir geri kalan ömürlerini hürriyet içerisinde geçirebilirlerdi.
İrkeştam geçidinin diğer tarafında gece devriyesine çıkan Yarbay Enver birkaç gün sonra yapılacak tatbikatta görev alacak taburların denetlemesini yapıyordu. Yağan yağmura aldırış etmeden yürüyorlardı. Yanında Kırgız Ordusundan; Binbaşı Turmanbek’te vardı. İki komutan zırhlı araçlarından inmiş sınır boyunda sohbet ediyorlardı. “Bundan otuz yıl önce bana böyle bir şeyin olacağını söyleseler sadece gülüp geçerdim ve karşılık bile vermezdim.” Derken şivesini Türkiye’de gördüğü eğitimden ne kadar fayda sağladığı belli oluyordu. Yarbay Enver: “Bizler…” diyerek sözüne devam edeceği sırada gözü karşı tepelerde gördüğü karaltıya takıldı. Turmanbek’e diz çökmesi için işaret verdiğinde eline aldığı gece görüş dürbünüyle karşıyı gözlemeye başladı.
Karşı tepelerde saçları beline dolanan sırılsıklam olmuş bir kızla bir değneğe dayanmaya çalışıp yürüdükçe düşen bir genç vardı. Yarbay Enver, diz kırıp dürbünü hedefe kilitlediğinde ikilinin sınıra doğru koşarak geldiğini daha net görmüştü. Binbaşıya karşı tarafa bakmasını istediğinde Binbaşı Turmanbek hem onları hem de sınır boyunca gelene iki askeri aracın ışıklarını görmüştü.
Yılan suratlı komutanın aracı denk geldiği çukurlara aldırış etmeden ilerliyordu. Yağmur suyunun biriktiği yerler tekerlekler girdikçe suyu dışarı fışkırtıyor, arkadan gelen aracın görüş mesafesini kısıtlıyordu. İkinci araç bir çukura aniden girip yolda zikzak yaptığından şoför hâkimiyetini kaybedip aracın yoldan çıkmasını sebep olmuştu. Gözünü hırs bürüyen komutan yanındakine durmamasını emredip silahını belinden çıkardı.
Aygül, kardeşinin koltuğuna girip son yamacı aşamasına yardım etmişti. O sırada karşıdan gelen askeri aracı fark ettiğinde umutlarını sona erdiğini düşünmeye başladı. Fakat bu noktadan sonra vazgeçmek olmazdı. Batur, “Beni burada bırakıp sen sınırı geç. Sen kurtul!” diye bağırmaya başladığında Aygül, sınırla Batur’un arasında kalmıştı.
Yarbay Enver olduğu yerden bir hamle yapıp diğer tarafa geçmeye çalıştığında ona Binbaşı Turmanbek mani oldu. “Sınır. Sınırı geçemeyiz…” Yarbay kolundan tutan askere karşı gelmek istedi fakat yapacağı iş bir savaşa sebep olabilirdi. Yarbay Enver, yağmurun altında ıslanan vücuduna yapışan Mpt-76 model silahını eline aldığında eli tetikte bekliyordu. “Sınır dediğimiz o çizginin diğer tarafında
Aygül, kardeşinin haykırmalarına dayanamıyordu ama bu kaçış onun kurtuluşu için değil miydi? Kaçmasa sınırı geçemese kardeşi için dünyanın sonu demekti. Aygül, hayatının en zor kararını verdi ve kardeşi Batur’u bırakıp sınıra doğru delice koşmaya başladı. Geride sadece kardeşini değil tüm hayatını bırakarak koşuyordu. Islanan bedenine, taşlara bastıkça kesilen ayakların aldırış etmeden koşuyordu. Açılan kolları dünyayı kucaklayacakmış gibiydi. Sınırı geçmek üzere iken askeri araç olduğu yerde durdu. Yılan suratlı komutan var gücüyle bağırıp küfürler ediyordu. Aygül, öleceğini bilse artık dönmeyecekti. Havaya atılan bir el silah sesi de onu durduramamıştı. Bölge komutanına hesap verme işi olmasa onun hayatının önemi yılan suratlı için hiç önemli değildi aslında. Aygül, hayatını değiştirecek son adım attığında tökezleyip yuvarlanmıştı. Yağmurun sınır ayırt etmediğini o an anladı. Çamur deryasından kurtulmaya çalıştığında diz kırmış bekleyen iki komutanın önünde buldu kendini.
Batur, dayandığı değneği nefret edercesine fırlattı suratsız Çinlinin üzerine. Parmağı tetikte silahın namlusu Batur’a çevrik olan yılan suratlı komutan yaralı bir aslanı esir almış gibi seviniyordu. Aklında ise yarın kızı nasıl elinden kaçırdığına dair vereceği cevabı düşünüyordu. Batur, gözlerini korkak Çinliye çevirdiğinde başında duran iki asker onu zapdetmeye çalışıyordu. Yılan suratlı korkak komutan çamur deryasından atlayıp Batur’un yanına geldiğinde sınırın diğer tarafına geçip gözden kaybolan kıza seslendi: “Eğer bu tarafa gelirsen ikinizin de canını bağışlarım.”
Aygül, sığındığı komutanların merhamet dolu bakışları arasında sessiz ve çaresiz bir şekilde olacakları bekliyordu. Yarbay Enver kızın sessiz yakarışlarından Türk kızı olduğunu anlamıştı. Çinli komutanın deliye dönmüş hali ise her şeyi ortaya koyuyordu.
Soğuk namlu Batur’un alnına dayanmıştı. Batur, gözlerini kapatıp kendini ölümün teslim almasını bekliyordu. Çinli korkak titreyen elleriyle tetiği kavradı diğer iki asker sağa sola bakınıyor silahlarını sınırın diğer tarafına doğru gezdiriyorlardı. Yılan suratlı merhametsiz komutan parmağını geçirdiği tetikten elini çekip son kez sınırın diğer tarafına bağırdı: “Son kez söylüyorum ya bu tarafa gel…”
Sonunu getiremedi.
Yarbay Enver kendine emanet edilen silahını kendi milletini korumak için ateşlemişti. Hem de arka arkaya üç kez. İlk kurşun yılan suratlıyı yere serip, pis kanını toprağa akıtırken diğer iki kurşun hedefleri vurmakta zorlanmamıştı.
Batur, gözünü açtığında Yarbay Enver ve Binbaşı Turmanbek’in kollarının arasında sınırı geçmişti.”
İnşallah 2023’e kadar beklemeyiz.

Fatih KAPLAN 8.01.2020
[email protected]

YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2020/01/12/yil-2023-yer-dogu-turkistan-turan-ordusu/feed/ 0
KIRIM’IN GÖZYAŞLARI http://edebice.net/2019/05/18/kirimin-gozyaslari/ http://edebice.net/2019/05/18/kirimin-gozyaslari/#respond Sat, 18 May 2019 08:54:29 +0000 http://edebice.net/?p=10614 KIRIM’IN GÖZYAŞLARI Kırım yanar, kan ağlar, Boynun büker, dert yanar. “Turan”a ermedikçe Hilâl ağlar, toprak ağlar, söz ağlar…   MUHAMMED TURAN ŞEHİTOĞLU

KIRIM’IN GÖZYAŞLARI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
KIRIM’IN GÖZYAŞLARI

Kırım yanar, kan ağlar,

Boynun büker, dert yanar.

“Turan”a ermedikçe

Hilâl ağlar, toprak ağlar, söz ağlar…

 

MUHAMMED TURAN ŞEHİTOĞLU

KIRIM’IN GÖZYAŞLARI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/05/18/kirimin-gozyaslari/feed/ 0
Fırat’a Mektup http://edebice.net/2018/02/20/firata-mektup/ http://edebice.net/2018/02/20/firata-mektup/#respond Tue, 20 Feb 2018 07:17:23 +0000 http://edebice.net/?p=8684 20 Şubat 2018… Sana bu mektubu tozlu bir gecenin sabahından yazıyorum Bulut bulut özlemin Bu dünyadan göçüşün Kür Şad’ın şanlı yürüyüşü sanki Bir yiğit gidişin var ki; Ay ve güneş

Fırat’a Mektup yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
images

20 Şubat 2018…

Sana bu mektubu tozlu bir gecenin sabahından yazıyorum
Bulut bulut özlemin
Bu dünyadan göçüşün
Kür Şad’ın şanlı yürüyüşü sanki
Bir yiğit gidişin var ki;
Ay ve güneş kıskanır
O gidişi fikrimin en derinine kazıyorum
Feryadı kalıyor kanayan gecelerin
Ağaran saçlarıma düşüyor figânı;
Oy yiğidim, oy Fıratı’ım!

Vuslat vaktinde solan umutlarına acıyorum
Acıyorum Fırat’ım, senin yaranla yanıyorum
O bahar bir daha gelmeyecek
Gelmeyecek renk renk çiçeklerin baharı
Ve bilirim ki, senin gibi güzel ölmeyecek
Ölmeyecek hiç bir yiğit…

Sana bu mektubu, yıldızların sönük olduğu bir geceden yazıyorum
Feryadı kanıyor zifiri karanlıkta gecenin
Yanan gözlerime düşüyor figânı;
Oy Fırat’ım, oy yiğidim!

Kasım yastır bana, Aralık zindan, Ocak urgan, Şubat sızı
Büyük bir sızı
Koç yiğitler koşar gider ölüme karşı
Ölüm korksun!
Ey, göğün ve yerin yedi katı
Sanma ki çoksun
Yoksun…
Yoksun şimdi soğuk toprağı tutuyor yaslı annenin  elleri
Gidişine yas tutan melekler
Şimdi lâl olmuş gibi çarpan sineler…

Sana bu mektubu gelinmez bir yalnızlıktan yazıyorum
Feryadı dağlıyor dağları, o yalnızlığın
Bağrıma düşüyor acı figânı;
Oy yiğidim, oy Fırat’ım!

Sana bu mektubu kutlu aşıklar dergâhından yazıyorum
Burada tek aşk vatan…
Başka duygularıma kızıyorum
Adın bölerken gecemin uykularını
Yerde kalmış bir kan sızıyor kapalı gözkapaklarımdan
Ben gülen suretini çiziyorum
Baktığım her yana…

Vallahi korkmuyorum
Korkmuyorum, bu haykırışlar değil boşa
Yine çıkıp gelse bir er
“Hadi” dese hadi
Peşindeyim yemin olsun peşindeyim.
Biliyorum ki, boşuna değil toprağa erişin,
Bıraktığın yerde vatan
Ve kanını akıttığın yer vatan…
Ululardan selâm eyle, bu kutlu toprağa;

Ruhun yükselir arş-ı âlâ’ya

Oy Fırat’ım, oy yiğidim…
Kavuşmak zormuş sılâ’ya
Oy Fırat’ım, oy yiğidim…

Ecel aldı seni tezden
Ağlarım, ne gelir elden
Yiğit olmuş adın dilden
Oy Fırat’ım, oy yiğidim…

Kalmaz al kanın yerde bil
Söylemezlerse kopsun dil
Dinsin acı, yaşını sil
Oy Fırat’ım, oy yiğidim…

Bıraktığın yerde vatan
Türkü oldu dilde vatan
Korkma yiğit erde vatan
Oy Fırat’ım, oy yiğidim…

Fırat’a Mektup yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/02/20/firata-mektup/feed/ 0
YANVAR KATLİAMI http://edebice.net/2018/01/19/yanvar-katliami/ http://edebice.net/2018/01/19/yanvar-katliami/#respond Fri, 19 Jan 2018 07:50:21 +0000 http://edebice.net/?p=8417 YANVAR KATLİAMI   Ölen Türk olunca dünya görmez, dünya görmese de Türk unutmaz. Türk düşmansız olmaz tüm dünyaya dostluğu öğreten Türk’ü düşmanları rahat bırakmaz. Kurulduğu ilk günden son gününe kadar

YANVAR KATLİAMI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
YANVAR KATLİAMI

 

20-ocak-yanvar-katliami
Ölen Türk olunca dünya görmez, dünya görmese de Türk unutmaz. Türk düşmansız olmaz tüm dünyaya dostluğu öğreten Türk’ü düşmanları rahat bırakmaz.
Kurulduğu ilk günden son gününe kadar dünyayı kana bulamayı kendine görev edinen ve bugün iflas eden bir düşüncenin ürünü olan Sovyet Rusya 19 Ocak 1990 yılında soydaşlarımızın üzerine silahlarını doğrultmuşlar ve hiç acımadan tetiğe basmışlardır.
İlk tetik çekilmeden önce Ermeniler Dağlık Karabağ’da köyleri işgal etmişler. Batı dünyası hem işgal edilen köylere hem de katliama uğrayan halka dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmamış hatta elinden geldiğince de bu katliamı desteklemiştir.
Azerbaycan Halk Kurtuluş Cephesi lideri ve büyük Türk Ebulfeyz Elçibey önderliğindeki kardeşlerimiz ellerinde silah olmadan, yüreklerindeki iman aşkıyla vatanlarını savunma yoluna girişmişler ve yıllarca onlara ışık tutacak bir kurtuluş mücadelesinin ilk kıvılcımını ateşlemişlerdir. Bugün Azatlık Meydanı olarak tarihe geçen meydan o gün tanklara gövdesini siper eden kahramanların ölümsüzleştiği ve eli kanlı bir devrin son çırpınışlarının verildiği yer olarak hafızlara kazınmıştır. O gün tanklar bir milleti ezmeye çalışırken can veren yiğitlerin hepsi şehadet şerbetini içerek ölümsüzlüğe uğurlanmış, peşlerinden meydanlara serilen kırmızı karanfiller ise bağımsızlığın simgesi olmuştur.
Bugün taraflar nerde diye soracak olur isek. Tankları meydana sürüp sivil halkın üzerinden geçen zihniyet tarihin derin sayfalarına ve cehennemin yedi kat dibini boylamışken. Onların karşısında dimdik ayakta duran Azerbaycan Halk Cephesinin kahramanları devletlerini en üst seviyeye çıkarmak ve kardeşleriyle beraber kahraman Türk milletinin bir parçası olduklarını kanıtlamak için ülkelerinde siyasi mücadelelerine devam ediyorlar. Onların bu haklı ve hak mücadeleleri kıyamet kopana kadar devam edecektir.
Bugün bağımsız olan Can Azerbaycan ise Turan imparatorluğunun Türklerin Atayurduyla, Kızılelması arasında bir köprü görevi görecek ve yıllarca Turan imparatorluğunun asil bir üyesi olarak şerefli Türk milletine hizmet edecektir.
19 Ocak 1990 da hayatını kaybeden tüm soydaşlarımıza Allah’tan rahmet eylesin. Yol başçısı merhum Ebulfeyz Elçibey’inde ruhu şad mekanı cennet olsun.
Onların peşinden Büyük Turan ve Büyük Azerbaycan hayalini diri tutan başta, Razi Nurullayev’e, değerli dostlarım Kamil Babayev ve Ehtiram Mehdiyev’e bir ömür boyu başarılar diliyorum.
Allah tüm kardeşlerimize bir daha aynı sıkıntıları yaşatmasın…

Fatih KAPLAN 19.01.2018

YANVAR KATLİAMI yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/01/19/yanvar-katliami/feed/ 0
Türklüğe Kurban http://edebice.net/2017/11/04/turkluge-kurban/ http://edebice.net/2017/11/04/turkluge-kurban/#respond Sat, 04 Nov 2017 16:08:45 +0000 http://edebice.net/?p=7779 Her dilde bir duâdır bildik. Bu ömür Türklüğe kurban. Göğün yedi katına değdik, Bu ömür Türklüğe kurban. Ezilmedik düşman elinde, Baş vermedik itin dilinde, Belki er de, belki geçinde Bu

Türklüğe Kurban yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
bozkurt1

Her dilde bir duâdır bildik.
Bu ömür Türklüğe kurban.
Göğün yedi katına değdik,
Bu ömür Türklüğe kurban.

Ezilmedik düşman elinde,
Baş vermedik itin dilinde,
Belki er de, belki geçinde
Bu ömür Türklüğe kurban!

Deler düşman oku yüreği,
Yiğitliğin budur gereği,
Ülkümüzün temel direği
Bu ömür Türklüğe kurban!

İlk andımızdır, son sözümüz,
Bundan böyle aktır yüzümüz,
Dil ne derse, o dur özümüz,
Bu ömür Türklüğe kurban!

Şanlı ataların yolunda,
Varmak için er otağına,
Ve kutlu yolların sonunda,
Bu ömür Türklüğe kurban!

Son erim, son gazim, son şehit!
Bütün cihan ki buna şahit!
Gelmişse eğer kutlu vakit
Bu ömür Türklüğe kurban!

Atlar dolu dizgin koşanda,
Alp yiğitler kılıç tutanda,
Fayda yoktur geri kalanda,
Bu ömür Türklüğe kurban!

Yeniden dirilt asil kanı,
Kahraman ırkını bil tanı,
Hep meydana bıraktık canı,
Bu ömür Türklüğe kurban!

Bugün değilse bil ki yarın,
O zaman diner belki ağrın,
Kür Şad atam katına varın,
Bu ömür Türklüğe kurban!

Türklüğe Kurban yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/11/04/turkluge-kurban/feed/ 0
NATO’DAN TURAN ORDUSUNA GEÇİŞ http://edebice.net/2017/11/02/natodan-turan-ordusuna-gecis/ http://edebice.net/2017/11/02/natodan-turan-ordusuna-gecis/#respond Thu, 02 Nov 2017 17:09:30 +0000 http://edebice.net/?p=7759 NATO’DAN TURAN ORDUSUNA GEÇİŞ İki kutuplu dünyanın en hızlı döneminde kurulan NATO, kurulduğu ilk günden bugüne kadar dünyanın farklı noktalarında faaliyet göstermiş ve bizi de verdiğimiz ‘mehmetçik kanı’ bedeliyle bünyesine

NATO’DAN TURAN ORDUSUNA GEÇİŞ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
NATO’DAN TURAN ORDUSUNA GEÇİŞ
İki kutuplu dünyanın en hızlı döneminde kurulan NATO, kurulduğu ilk günden bugüne kadar dünyanın farklı noktalarında faaliyet göstermiş ve bizi de verdiğimiz ‘mehmetçik kanı’ bedeliyle bünyesine dahil etmiştir. Kuruluş amaçları arasında görüntü olarak ‘ortak güvenlik şemsiyesi’ parolasını kullanan ama dünya genelinde yaptığı operasyonlarla – modern haçlı ordusu- niteliğinde olan bu kuruluşun askeri genel sekreteri, Türkiye’nin almayı planladığı silah sistemleri hakkında bizleri tehditvari bir açıklama yaptı.
Diyor ki; ‘silah almakta serbestsiniz ama alacağınız silahlardan sonra bu hareketin sonuçlarına katlanmak zorundasınız.’ Bizlerde diyoruz ki; bize gerekli olan silahları almak zorundayız ve alacağız. Sizler de bunun sonucuna katlanmak zorundasınız.
Millet olarak da diyoruz ki; bizler artık modern haçlı ordusunda yer almak istemiyor. Yıllardır yaptıkları ortada Kore’de, Afganistan’da, Libya’da ve daha birçok ülkede neler yaptıklarını artık dünya biliyor. Yıllardır verdiğimiz savaşlarda hangi pozisyonu aldıkları bize nasıl tavır koyduklarını biliyoruz. Artık bizler onların suçlarına ortak olmak istemiyoruz. Bizi kendilerinden aşağı görmelerine veya bizi tehdit etmelerine de aldırmıyor ve en kısa zamanda devletimizden bunların ağzının payını vermelerini istiyoruz. Maide Suresi 51. Ayeti unutmayalım Allah; ‘İnananlar, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlarla dost olursa onlardan sayılır. ALLAH zalim toplumu doğru yola iletmez.’ Diyor. Bizde onlarla olan -dostluğumuza- nokta koyalım.
Devletimizden ilk fırsatta kan, dil ve din birliği içinde olduğu kardeşlerimize yüzümüzü dönüp TURAN ORDUSUNU kurup dünyaya yön ve nizam vermesini istiyoruz. Artık bizler aynı kanı aynı amacı taşıyan Türk-İslam ordusunun kurulmasını istiyor ve yıllardır bizleri sırtımızdan vuran Avrupa medeniyetine eskiden olduğu gibi şimdi de aynı şamarı vurmayı istiyoruz. Yıllarca Pkk ve daha birçok terör örgütüne silah sağlayan bu haçlı ordusundan çıkmanın zamanı geldi de geçiyor. Bizi tehdit eden haçlı ordusunun kumandanı ondan sonra gelsin Ortadoğu’da terör örgütlerine silah versin. Ne kadar düşmanımız varsa buyursun beslesin.
Artık kendimize gelme ve özümüze dönme zamanı geldi. Kendi silahını tasarlayan, üreten ve satan ülke olmak ve bunu da kardeşlerimizle yapıp silahı mazluma değil de zalime çevirme vaktimiz geldi. Haçlı ordularına dün nasıl kök söktürdüysek, bugün de aynısını yaparız. Kumandan Albenyy, Sırp kasap Miloseviç, gibi daha birçok düşman bizim kim olduğumuzu unutmadı bizde unutmayalım. Dışımızdaki ve içimizdeki ne kadar hain varsa hepsine dünyayı dar edelim.
Türk’ün kılıcı parladığı her dönemde dünyada hak, adalet ve hukuk vardı. Bundan sonra da aynı dünya devam etsin istiyorsak artık kendimize gelelim. Küstahlardan hareketlerinin hepsini soralım.
Allah Türk milletinin kılıcını keskin eylesin…
Fatih KAPLAN 02.11.2017

NATO’DAN TURAN ORDUSUNA GEÇİŞ yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/11/02/natodan-turan-ordusuna-gecis/feed/ 0
TANRI DAĞI’NDAN GELEN MÜJDE http://edebice.net/2017/10/07/tanri-dagindan-gelen-mujde/ http://edebice.net/2017/10/07/tanri-dagindan-gelen-mujde/#respond Sat, 07 Oct 2017 18:51:16 +0000 http://edebice.net/?p=7475 TANRI DAĞI’NDAN GELEN MÜJDE Üstadım Yavuz Bülent Bâkiler’e sevgi ve saygılarımla…  En yücede uçmuş olan Bengü Türk, Tanrı Dağı’ndan ulu bir müjdeyle geldi. O müjdenin sırrına eren yiğitler, İman kılıcıyla

TANRI DAĞI’NDAN GELEN MÜJDE yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
TANRI DAĞI’NDAN GELEN MÜJDE

Üstadım Yavuz Bülent Bâkiler’e sevgi ve saygılarımla… 

DSCN2465

En yücede uçmuş olan Bengü Türk,

Tanrı Dağı’ndan ulu bir müjdeyle geldi.

O müjdenin sırrına eren yiğitler,

İman kılıcıyla şüpheyi yendi.

 

Kerkük Türklerine müjde!..

Karanlık eller kökten kesilecek.

“Merhaba” denilecek huzura,

Neşe dolu türküler söylenecek.

 

Kıbrıs Türklerine müjde!..

“Bye bye” dönemi bitecek.

Rumlar, selam duracak hilâle;

Camiler, tebessüm edecek.

 

Balkan Türklerine müjde!..

“Oku” emriyle müminler titreyecek.

Mukaddes duygularla, düşüncelerle

Âleme yeniden nizam verilecek.

 

Kırım Türklerine müjde!..

Karadeniz’den tılsımlı bir rüzgâr esecek.

Alıp götürecek o rüzgâr, sürgün korkusunu;

Kırım toprakları Türk mimarisiyle süslenecek.

 

Azerbaycan Türklerine müjde!..

Tar sesleri, her bir yanı saracak.

Işık ışık birlik yağacak Hazar’a,

Elçibey’in kabrinde güller açacak.

 

Türkmenlere, Özbek Türklerine müjde!..

El ele verilip toylar kurulacak.

Sevgiler, ab-ı hayat pınarı olup

Bir gönülden bir gönüle akacak.

 

Kazak Türklerine müjde!..

Özler, Divan-ı Hikmet’le yıkanacak.

Aşkın nuruna bürünen sözler,

Yekvücut olup sonsuza ulaşacak.

 

Kırgız Türklerine müjde!..

Türk var oldukça Manas Destanı büyüyecek.

Nesiller, aslına yönelecek bu destanla;

Ninnilerin, manilerin kıymeti bilinecek.

 

Uygur Türklerine müjde!..

Kürşat ve Kırk Askeri, Çin’i kuşatacak;

Artık aman dileyecek zalim topluluk.

Çocuklar, sokaklarda rahatça oynayacak.

 

Bütün Türklere müjde!..

Dillerde mübarek Türkçe olacak.

Muzaffer ellerde kalem ile gül,

Göklerde Turan bayrağı olacak.

 

MUHAMMED TURAN ŞEHİTOĞLU

TANRI DAĞI’NDAN GELEN MÜJDE yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/10/07/tanri-dagindan-gelen-mujde/feed/ 0
KERKÜK’TEN BÜYÜK TURAN’A http://edebice.net/2017/09/18/kerkukten-buyuk-turana/ http://edebice.net/2017/09/18/kerkukten-buyuk-turana/#respond Mon, 18 Sep 2017 06:11:26 +0000 http://edebice.net/?p=7292 KERKÜK’TEN BÜYÜK TURAN’A Türk milleti bazı adımlar için geç kalmış olabilir mi, dersiniz? Türk milleti hiç bir şey için geç kalmaz! Onu tanıyan düşmanı da bunu çok iyi bildiği için

KERKÜK’TEN BÜYÜK TURAN’A yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
KERKÜK’TEN BÜYÜK TURAN’A
Türk milleti bazı adımlar için geç kalmış olabilir mi, dersiniz?
Türk milleti hiç bir şey için geç kalmaz! Onu tanıyan düşmanı da bunu çok iyi bildiği için adımını sağlam atmaya çalışmakta ve elini ateşe sokmaktansa maşa kullanmaya çalışmaktadır. Bizi bizden iyi bilen ve tanıyan düşmanlarımız başına gelecekleri biliyor. Dün Kut’ul Amare’de, Çanakkale’de veya dünyanın her hangi bir yerinde başına gelenleri hafızasından silemedi, silemez de.
Yeter ki biz kendimize dönelim. Muhammed’in ordusu, Allah’ın yeryüzündeki askerleri olarak anılan ve tarihte pes etmek nedir bilmeyen bu millet kendine gelir. Yeni tabirle fabrika ayarlarına dönen bir milletin karşısında hiçbir güç tutunamaz nitekim tutunamadı da. Şimdi Kerkük için ele ele verip birlik olma zamanı ve tüm yurtta milli gösteri seferberliği ilan edip kardeşlerimizin yanında olduğunu gösterme günü.
Türk devleti artık dost ve düşman devletlerin tekrar gözden geçirmek ve bundan sonraki atacağı adımları bu dostlar ve düşmanlar ayrımına göre yapmak zorundadır. Bizi bölmeye çalışan bizi vurması için dünyadaki tüm terör gruplarını destekleyen devletler bizim dostumuz olabilir mi? Şimdi yarından tezi yok devlet politikası haline getirilen tüm adımlar gözden geçirilmeli, en başta Avrupa birliğiyle imzalanan tüm ikili antlaşmalar ve sözde müttefiklerimizle yapılan tüm ahitler yeniden ele alınmalıdır.
Kerkük bahane edilerek savaşa sokulacaksak kendi öz benliğimize dönüp BÜYÜK TURAN İMPARATORLUĞU yolunda ilk adımı atmalıyız. Emeklemeyi, lafı gevelemeyi bırakarak koşar adım kardeşlerimizle kuracağımız büyük devletimiz dünyada adaleti sağlayacak, nizamı ve refahı artıracak Türk’ün sarsılmaz gücüyle tüm dünyaya huzur dağıtacaktır.
Yüzyıllarca yaptığımız gibi yine tüm dünya da yüzler gülecek, hangi din ve milletten olursa olsun herkes mutlu bir şekilde hayatını sürdürecektir. Bizim kuracağımız devlet ne Kızılderili olana kıyar, ne Afrika’daki mazlumu aç bırakır ne de işinde çalışan emektarı kapitalizmin ellerinde sömürülmesine izin verir.
Yarından tezi yok Atatürk’ün eline aldığı Mete’nin, Kurt başlı sancağımızı açıp tüm dünya mazlum milletleri için tekrar umut olalım. Karanlıklara ışık, dertlere deva zalimlere zulüm olalım.
Allah; Türk milletini muzaffer eylesin…
Fatih KAPLAN 18.09.2017

KERKÜK’TEN BÜYÜK TURAN’A yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/09/18/kerkukten-buyuk-turana/feed/ 0
Türk’üm Ben! http://edebice.net/2017/07/01/turkum-ben/ http://edebice.net/2017/07/01/turkum-ben/#respond Sat, 01 Jul 2017 13:49:05 +0000 http://edebice.net/?p=6374 Bir devim ben, sığmam acuna… Tanrı vermiş Türk diye kutlu ad Kahramanlar kervanına katmış Türkistan’da Dedem Korkut Anadolu’da Bektâşi Veli’m Öğüt vermiş. Ne yana gitsem dar gelir Dağlar önümde erir,

Türk’üm Ben! yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Bir devim ben, sığmam acuna…

Tanrı vermiş Türk diye kutlu ad
Kahramanlar kervanına katmış
Türkistan’da Dedem Korkut
Anadolu’da Bektâşi Veli’m
Öğüt vermiş.
Ne yana gitsem dar gelir
Dağlar önümde erir,
Ben kahramanlar ırkından Türk’ün torunu
Kınık boyundan, Çağrı beğin soyu
İlim, cinsim uludur!
Ordum yalnız Tanrı kuludur
Yırtarım enginleri taşarım
Dağlar bana engel olamaz aşarım.

Bir yanı Türkmen yurdu Horasan
Bir yanı Kerkük
Bir ayağı Kut’un şehri Bursa
Bir ayağı Karadeniz de
Bir devim ben, sığmam acuna..

Hun soyundan Türk’üm ben
Ata’m Oğuz Kağan
Bağrım deli oklarla kan
Bilge Kağan’ım adım taşta yazan
Görk’üm ben, Türk’üm!
Yurdum için veririm can
Soyum, boyum uludur.

Siganfu’da Kür Şad’ım
Kırk yiğidim ılgar ile yürüyen
Karanlığı cesaretiyle boğan
İlteriş Kutluğ Kağan’ım
Küllerinden yeniden doğan.
Irkların üstünde ırkım
Türk’üm ben!
Yolum, kanım uludur
Ordum Bahadır doludur.

Bir yanı Türkmen yurdu Horasan
Bir yanı Kerkük
Bir ayağı Kut’un şehri Bursa
Bir ayağı Karadeniz de
Bir devim ben, sığmam acuna..

Ulu Kağan’ın otağına varıpta diz vuranda
Öc bırakmam yağı önümde duranda
Ata’m Tanrıdağında benden hesap soranda
Kara toprak dar olur, kefene girmez bedenim
Ben Türk’üm!
Elim, yeminim uludur
Huyum Bozkurt huyudur.

Atlarının ayak sesleriyle Roma’yı titreten Atilla’yım
Bağdat içlerinde Hülagü Han
Kılıcımın dediği bitâp.
Varna’da çağlayanım
Murad Han ile düşman dağlayan.
Tong Yabgu’yum
Derbent ayaklarım altında harap.
Plevne benim, ben Yiğit Osman Paşa!

Bir yanı Türkmen yurdu Horasan
Bir yanı Kerkük
Bir ayağı Kut’un şehri Bursa
Bir ayağı Karadeniz de
Bir devim ben, sığmam acuna..

Çölde esen rüzgârım
Fahrettin Paşa safında
Kut’ül Amare sırlarımda
Halil Kut Paşa huzurunda.
İstanbul burçlarında bir sancağım
Ulubatlı Hasan’ım
Fatih’in şanlı ordusunda.
Ankara ovasında çarpan Yıldırım’ım, Timur’um
Türk’üm ben!
Ölüm, dirim uludur
Hem sağım, hem solum destan..

Mohaç’ta Sultan Süleyman’ım
Malazgirt’te Alparslan
Çaldıran’da Yavuz ve İsmâil
Çanakkale’de Mustafa Kemâl’im
Sakarya’da Binbaşı Hüseyin Avni
Rum’a korku salan Topal Osman’ım
Ben Türk’üm!
Dilim, sözüm uludur
Yolum bilgelerin, asilerin yoludur.

Bir yanı Türkmen yurdu Horasan
Bir yanı Kerkük
Bir ayağı Kut’un şehri Bursa
Bir ayağı Karadeniz de
Bir devim ben, sığmam acuna..

Anadolu’da dirilen yiğit ruhum
Maraş’ta Sütçü İmam
İzmir’de Hasan Tahsin.
Çeğen tepesinde solan gülüm ben
Sarıkamış’ta buz kesen
Yiğitler otağında bir erim
Terim, yerim uludur!
Yolum güneşi yakanların yoludur
Soyum ulu Türk’ün soyudur.

Bir yanı Türkmen yurdu Horasan
Bir yanı Kerkük
Bir ayağı Kut’un şehri Bursa
Bir ayağı Karadeniz de
Bir devim ben, sığmam acuna..

Türk’üm Ben! yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/07/01/turkum-ben/feed/ 0
Nogay Ressam, Grafik Sanatçısı Alibek Koylakayev ile Sohbet http://edebice.net/2017/02/14/nogay-ressam-grafik-sanatcisi-alibek-koylakayev-ile-sohbet/ http://edebice.net/2017/02/14/nogay-ressam-grafik-sanatcisi-alibek-koylakayev-ile-sohbet/#respond Tue, 14 Feb 2017 16:58:50 +0000 http://edebice.net/?p=4167 Alibek Koylakaev, 23.05.1982’de Rusya’ya bağlı Dagestan’ın Terekli Mekteb ilçesinde doğdu. 1997’de Djemala Okulu’ndan, ahşap oyma ustası diplomasıyla mezun oldu. Mahaçkale’de, 2002 yılında Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi, Ressamlık Akademisi’nde eğitim

Nogay Ressam, Grafik Sanatçısı Alibek Koylakayev ile Sohbet yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Alibek Koylakaev, 23.05.1982’de Rusya’ya bağlı Dagestan’ın Terekli Mekteb ilçesinde doğdu. 1997’de Djemala Okulu’ndan, ahşap oyma ustası diplomasıyla mezun oldu. Mahaçkale’de, 2002 yılında Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi, Ressamlık Akademisi’nde eğitim almaya devam etti. 2013 yılından beri, Kazakistan’ın Astana şehrinde yaşıyor.

Koylakayev’in, Mahaçkale Etnik Kültür Merkezi’nde, “Zaman Kahramanları” adlı kişisel sergisi açıldı. Serginin ana teması; tarihî kahramanların, kişilerin portreleri, ataların ruhu, büyük bozkırın yaşantısı idi.

Yine Astana’da, 2014 yılının sonbaharında, ressam Koylakayev’in, “Ataların Çağrısı” olarak adlandırdığı sergi ile etnik ve kültürel etkinlik oluşturulmuştur.

“Rusya’nın Kültürü” programı çerçevesinde, A. A. Kadirov Müzesi’nde gerçekleştirilen sergide sanatçının 10 adet tablosu, “Noghay El” adıyla sergilenerek tanıtıldı.

Alibek Koylakayev’in, 26-30 Haziran 2016 tarihleri arasında, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Metro Sanat Galerisi’nde açılan resim sergisi, Nogayların Türkiye’deki ilk resim sergisi olma özeliğine sahip. Bu serginin, Rusya’daki bütün Nogay sanatçılar için iyi bir etki oluştracağını ümid ediyoruz.

Ressam, yakın zamanda, Nogay Diasporasının yoğun olarak yaşadığı Avrupa şehirlerinde bir sergi daha açmayı düşünüyor.

Alibek, seninle görüşmeyeli uzun zaman oldu. Son yaptığımız röportajdan bugüne kadar hayatında önemli değişiklikler olmalı?

Hayatımın çok fazla değiştiğini söyleyemem ama iç dünyamın ve dünya görüşümün değiştiğini söyleyebilirim. Son yıllarda birkaç sergi düzenledim. Bundan önceki sergim, Kazakistan’ın başkenti Astana’da oldu. Aklımdaki birçok düşünceyi hayata geçiremedim ve kendimi henüz tam anlamıyla açıklayamadım. Eserlerimde ifâde etmek istediğim duygu ve düşünceleri henüz eserlerime tam olarak yansıtamadım. İşimden başka, düşünmem gereken ailem, çocuğum ve özel hayatım var. Bunlar, hayatımda çok önemli bir yer tutuyorlar.

Şimdi Türkiye’desin. Peki, burada geleceğe yönelik planların nelerdir? İleride senden neler göreceğiz?

Planlarımda, harekete devam etmek ve kendimi geliştirmek var. Şu an net birşey söyleyemem. Herşey gelişecek şartlara bağlı. Daha iddiâlı projeler üzerinde çalışmak istiyorum. Bunu zaman gösterecek. Türkiye’de Nogayların büyük bir nüfusa sahip olduklarını biliyordum ve bu ülke hakkında çok düşünmüştüm. İmkânların oluşması için şartlar belirginleşti. Türkiye’ye gelişimi büyük ölçüde Arslanbek Sultanbekov’a borçluyum. O, Türkiye’yi tercih etmemin öncüsü ve belirleyicisi oldu.

İnsanlığın yararına birşeyler yapmak için milli kimlik, fedakârlık gibi kavramlara ihtiyaç var. Dünyada para ile ölçülemeyecek değerler var. Türkiye’ye gelince ben, insanlar arasındaki ilişkilerde sâmimiyet gördüm ve kendim için bazı şeyler öğrendim; bazen yapılan işin kapsam ve genişliği maddiyat ile ölçülemez. Çevremdeki insanların yardımı olmasaydı, benim sergimin gerçekleşmesi asla mümkün olmazdı. Onların yardımları tamamen karşılıksızdı. Yalnızca Allah rızâsı için ve Nogay halkının benliğini korumak amacıyla yapılan yardımlardı.

Eserlerinle ilgili olarak, stilinin ayırt edici özelliği nedir? Sana özgü nitelikler nelerdir? Sirajdin Batırov, Fakrikamal Mahmudova, Ospan Süyündikov, Muhminat Otevaliyeva gibi Nogay sanatçıların tarzlarından farklılıkların nelerdir? Bu konuda neler söylemek istersin?

Eserlerimizin, Nogay sanatçılarımızın eserlerinden daha iyi ya da kötü olduğunu söylemek elbette bana düşmez. Ancak özgünlük hakkında şunu söyleyebilirim: Her sanatçının kendi özgünlüğü vardır. Kendim hakkında konuşacak olursam; ben, hem kendime ve hem de başkalarına karşı dürüst olmaya çalışıyorum. Bunu bir tür ruh ameliyatı olarak düşünebilirsiniz. Yanlış bir kesim veya teşhis yaparsanız, bu durum nahoş sonuçlar doğurabilir. Tabii ki, hata yapmadan da olmuyor. Ama bu, hayatın ta kendisidir. Benim düşünceme göre tüm yaratıcı insanlar böyle anları yaşarlar; bizim için sevmek, sezmek, acıyı hissetmek, şefkat göstermek gibi duygular var. Herbirimiz, kendi duygularımızı, ruhsal durumumuzu farklı şekillerde gösteririz.

Sen Edige, Nogay ve Süyümbike’ye adanmış çalışma serisi ile meşhursun? Bundan sonraki çalışmalarında kimi ya da kimleri çizmek istiyorsun, neden?

Pek çok şey çizmek istiyorum. Ama her zaman ilhâm ya da esin kaynağı olmaz, herşey bulunduğun ortama bağlıdır. Ama yine de aklıma çeşitli karakter ve görüntüler geliyor. Bir zamanlar Ramses, M. Jackson ve Tomris’i çizmiştim, yakınlarda ise Viking kaharmanı Ragnar Lothbrok’u çizmek istedim. Bu düşüncemi zamana bıraktım.

Çalışmalarının bir başka yönü daha var. Soyut çalışmalarının olduğunu da biliyorum. Bu soyut tarzdaki resimlerinin, ruhu ile Dali’nin çalışmalarına yakın olduğunu söyleyebilirim. Genelde insanların bu tarza tepkileri belirsizdir. İnsanlar arasında bu tarzdaki çalışmalarını sevenler ya da sevmeyenler mutlaka çıkmıştır. Bu tarzdaki eserlerinde anlatmak istediğin nedir? Yoksa, daha fazla kendini ifâde etmenin bir yolu mu bu?

Bu da, işimin bir diğer yanı. Yaşam tarzımız, yaşadığımız devir, stres, psikolojik bariyerler, kompleks gibi etkenler bu tarz eserlerin anlaşılmasını engelliyor. Dediğim gibi, kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum ve ben o andaki halimi eserlerime yansıtıyorum. Bunun, herkesin düşündüğü ancak söyleyemediği, kendini ifâde etmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Hepimizin merak ettiği şey şu: Şuan sen Türkiye’desin ve Türkiye’deki Nogaylar ile sıkı bir iletişim içerisindesin. Nogaylar arasındaki uzun mesafeler ve yüzyıllar boyu süren ayrılığa rağmen, Nogay olarak hepimizin ortak olan özeliklerimizi nelerdir, sence?

Her şeyden önce sebep, bizim Nogay olmamız ve ikinci olarak da Nogayşa – “Nogayşılık” dediğimiz, Nogay halkının yalınlığıdır. Şahsen benim için bu yalnızca bir felsefe değil, birbirimizle ilişki ve bağ kurmanın anahtarıdır. Türkiye’deki Nogaylar da bu niteliğe sahipler. Bu bir tür sonsuzluk ve küreselleşme duygusudur. Mekân dediğimiz sâdece maddedir ki, sevgi ise yaratıcı bir şeydir.

Nogay Ressam, Grafik Sanatçısı Alibek Koylakayev ile Sohbet yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/02/14/nogay-ressam-grafik-sanatcisi-alibek-koylakayev-ile-sohbet/feed/ 0