savaş – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Sat, 31 Oct 2020 18:51:33 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.20 Eskişehir’deki Panelimizin Ardından http://edebice.net/2019/05/02/eskisehirdeki-panelimizin-ardindan/ http://edebice.net/2019/05/02/eskisehirdeki-panelimizin-ardindan/#respond Thu, 02 May 2019 10:13:37 +0000 http://edebice.net/?p=10551 Edebice sadece bir edebiyat dergisi değildir! Edebice, edebiyatın tüm şubelerini sayfalarında okurlarına taşıma görevinin dışında da bir edebiyat “mahfili” -bu kelime edebiyat okulu, ortamı anlamında bu panelimizde Yağmur Tunalı üstadımızca

Eskişehir’deki Panelimizin Ardından yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Edebice sadece bir edebiyat dergisi değildir! Edebice, edebiyatın tüm şubelerini sayfalarında okurlarına taşıma görevinin dışında da bir edebiyat “mahfili” -bu kelime edebiyat okulu, ortamı anlamında bu panelimizde Yağmur Tunalı üstadımızca kullanıldı- olma iddiasındadır. Bu sebeple Edebice’nin yayın hayatına başladığı Mayıs 2016’dan itibaren Ankara’da, Samsun’da Bafra’da ve son olarak da Eskişehir’de panel, konferans söyleşi gibi etkinlikler gerçekleştirdik. Son panelimiz üzerine birkaç kelam etmek isterim.

Daha önce Ondokuz Mayıs Üniversitesinde gerçekleştirdiğimiz “Edebiyatta Nitelik ve Edebiyat Dergileri” panelimizi farklı isimlerle Eskişehir’de 30 Nisan’da yaptık. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Konferans Salonundaki panelimiz güzel geçti. Panel başkanımız Prof. Dr. İbrahim Şahin Bey’e ve üniversite yönetimine Edebice olarak Üniversitedeki gençlerle buluşma fırsatı verdikleri için teşekkürü borç bilirim. İbrahim Bey’i bu panel vesilesiyle tanıdım. Edebiyatımızdaki nitelik sorunu ile ilgili benzer düşüncelere sahip olmamızdan dolayı da ayrıca memnun oldum. İbrahim Bey, bir yandan paneli yönetirken bir yandan da edebiyat dergilerinin niteliğe katkısı ve popüler yaklaşımların edebi zevksizliği nasıl körüklediğinden bahisle edebiyat dergilerinin edebîliğe katkılarının önemli olduğundan bahsetti. Akademik üsluptan uzak, samimi bir üslûpla yaptığı konuşma ve yönetim; dinleyenlerin panelden arzu edilen faydaları almalarında etili olduğu kanaatindeyim.

İbrahim Bey’in açış konuşmasının ardından ilk söz bana verildi. Edebiyat hocaları ve iki usta yazarımızın yanında “edebiyat ve nitelik üzerine” konuşmaktan dolayı mahcubiyetim halimden okunmuştur. Ben haddimi aşmama çabasıyla Edebice’den ve Edebice’nin edebiyatımıza nitelikçe katkısından bahsetmeye çalıştım.

İkinci konuşmacımız yazarımız Metin Savaş’tı. Metin Savaş, geçmişle kıyaslamalar yaparak, bugün yazmak isteyenlerin geçmişe oranla daha fazla imkân ve ortama sahip bulunduklarını hatırlattı. Günümüzde onlarca yerel ve ulusal ölçekli edebiyat dergisinin bulunması dolayısıyla yazma eğilimi olanların bu amaçlarını gerçekleştirecekleri ortamların olduğunu, köklü edebiyat dergilerinden önce gençlerin bu dergilere yönelmeleri gerektiğini hatırlattı. Bunun sebebini de köklü dergilere gönderilen yazı ve şiirlerin yayımlanmama ve bunun sonucunda da yazı sahibinin hayal kırıklığına uğrama ihtimalinin yüksek olması olarak açıkladı. Yani ona göre daha emeklemeyi öğrenmeden koşmaya çalışmak yanlıştı ve bu uğraşın akıbetinin hüsran olma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtti.

Son olarak Yağmur Tunalı hocamız söz aldı. İbrahim Şahin Bey’in deyimiyle şiir gibi konuşan Yağmur Tunalı, kendine has üslubu ve kelime seçimindeki titizliği ile yine muhteşemdi. Kültür ve edebiyatın devamlılığı için “dil” konusuna öncelik verilmesi gerektiğinden bahseden Yağmur Hoca’m, edebiyatın ancak kelimelerle inşa edilebileceğini kelimelerimizin hayatımızdan çıkarılmasıyla edebiyatın da sanatın da bir işlevinin olamayacağı gibi, niteliğinin de olamayacağını söyledi.

Tabi her iki yazarımızın söyledikleri bunlarla sınırlı değil. Bir buçuk saatten fazla süren panelde neler konuşulduğunu aktarmak niyetiyle yazmıyorum bu yazıyı. Bu yazı bir hakkı teslim, bir vefa borcu olarak düşünülmelidir. Ben bu panel için her iki yazarımızı da aradığımda bir saniye dahi tereddüt etmeden panel teklifimi kabul ettiler. Bu sadece bize has bir tutum değil elbette. Gerek Yağmur Tunalı gerekse Metin Savaş Türkiye’nin neresinden davet gelirse gelsin, düşünce ve birikimlerini anlatmak, aktarmak amacıyla davete icabet ediyorlar. Hem de bunu hiçbir maddî çıkar gözetmeden yapıyorlar. Bu açıklamalarım belki üstatlarımı üzecektir, bunu tahmin edebiliyorum; ancak dediğim gibi bu açıklamayı bir hakkı teslim için yapmak zorunda olduğumun bilinmesini isterim.

Panel gününün akşamı da Eskişehir Türk Ocakları’nda bir söyleşi ve imza etkinliğimiz oldu. Metin Savaş, Türk Ocaklılarla Türk Ocağı’nın restore edilmişi güzel binasında, doyumsuz bir söyleşi gerçekleştirdi. Kendisi ve yazarlığı hakkında merak edilenleri, bazı yazarların romanlarında verilmek istenen mesaj ve arketipleri dikkatli ve meraklı bir dinleyici kitlesinin karşısında uzun uzun anlattı. İlk kez böylesi bir keyifli sohbette bulunduğumu itiraf etmeliyim.

Eskişehir’deki panelimizin gerçekleşmesinde emeklerini söylemeden geçemeyeceğim Edebice Eskişehir Temsilcimiz Tuğba Önce’ye, Eskişehir Türk Ocaklarının değerli Başkanı Nedim Ünal ve yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Tezel Bey’e, Metin Savaş’ı sabahın 5’inde otogarda karşılayan, bizlere de yakın ilgi gösteren Prof. Dr. Hilmi Özden’e, Türk Ocağı’nın her şeyi Tıbbıyeli Öğrencimiz Metehan’a, bizi etkinliklerimizde yalnız bırakmayan Edebice’de yazı ve şiirlerine yer verdiğimiz şairimiz Mehmet Ali Kalkan’a ve etkinliklerimize katılan diğer okur ve dostlarımıza çok teşekkür ederim.

Eskişehir’de bir panel ve söyleşi gerçekleştirmiş olmanın kıvancının yanında oradan yeni dost ve kıymetli isimler tanımış olmanın mutluluğu ile  döndüm. Eskişehir’in tertip ve güzelliği de ayrı bir yazı konusu olsun…

Yaşar Vural

eskisehir-turkocagi- eskisehir-panel-6 eskisehir-panel-5 eskisehir-panel-4 eskisehir-panel-3 eskisehir-panel-2 eskisehir-panel-1

Eskişehir’deki Panelimizin Ardından yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/05/02/eskisehirdeki-panelimizin-ardindan/feed/ 0
Metin Savaş Eskişehir’de Edebice Okurları ile Buluşuyor http://edebice.net/2019/04/27/metin-savas-eskisehirde-edebice-okurlari-ile-bulusuyor/ http://edebice.net/2019/04/27/metin-savas-eskisehirde-edebice-okurlari-ile-bulusuyor/#respond Sat, 27 Apr 2019 17:51:27 +0000 http://edebice.net/?p=10526 Edebice Dergisi ve Türk Ocakları Eskişehir Şubesi işbirliği ile yazar Metin Savaş okurları ile imza ve söyleşi etkinliğinde bir araya geliyor. “Edebiyat Dergilerinin Toplumsal İşlevi” konulu söyleşi 30 Nisan 2019

Metin Savaş Eskişehir’de Edebice Okurları ile Buluşuyor yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
metin-savas-eskisehir

Edebice Dergisi ve Türk Ocakları Eskişehir Şubesi işbirliği ile yazar Metin Savaş okurları ile imza ve söyleşi etkinliğinde bir araya geliyor. “Edebiyat Dergilerinin Toplumsal İşlevi” konulu söyleşi 30 Nisan 2019 Salı günü saat 20.00’de Eskişehir Türk Ocaklarında yapılacak.

Metin Savaş Eskişehir’de Edebice Okurları ile Buluşuyor yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2019/04/27/metin-savas-eskisehirde-edebice-okurlari-ile-bulusuyor/feed/ 0
Dört Savaş Bir Esaret Yaşayan Erbaalı Fettahoğlu Ali http://edebice.net/2018/10/18/9788/ http://edebice.net/2018/10/18/9788/#respond Thu, 18 Oct 2018 19:29:01 +0000 http://edebice.net/?p=9788 DÖRT SAVAŞ BİR ESARET YAŞAYAN ERBAALI ALİ (Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır) Erbaa topraklarında yetişen binlerce yiğitten bir tanesidir; Ali Hoca ya da Ali çavuş veya Fettahoğlu Ali çavuş. “

Dört Savaş Bir Esaret Yaşayan Erbaalı Fettahoğlu Ali yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
DÖRT SAVAŞ BİR ESARET YAŞAYAN ERBAALI ALİ
(Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır)
Erbaa topraklarında yetişen binlerce yiğitten bir tanesidir; Ali Hoca ya da Ali çavuş veya Fettahoğlu Ali çavuş.

“ Devlet-i Aliye zor günler geçirmektedir. Har tarafı ateş çemberine çevrilen devletin her yanından isyan haberleri gelmektedir. Ali, evlidir. Fakat eşi Hamide genç yaşına rağmen elim bir hastalığa yakalanır, vefat eder. Hayat bu devam etmektedir. Hem de tüm acılara rağmen. Ali de yine bir başka güzele gönül verir ve evlenirler. Onlar evlendiklerinde şimdi ki gibi şıpsevdi değil ölümüne birbirlerine âşık olurlar. Fakat bu evlilik meyvesini vermeden koca devletin bir başka köşesinde harp başlar. Bu defa ateş gidenlerin gelmediği, adına türkülerin ve ağıtların yakıldığı Yemen’de yanmıştır.
Yüzyıllarca dünyaya nizam vermiş Osmanlı Devleti dört bir yandan harbe sokulur. Devleti savunmak Anadolu’nun yiğit evlatlarının omzundadır. O günlerde adına, Erek mi dersiniz, çardak mı bilmem ama bugün ki adıyla Erbaa’da duyuru yapılır. Gönüllüler silahaltına alınacaktır. Ali’miz vardır. Yiğit mi yiğit, anasının babasının hayır duasını almak için elinden gelen her şeyi yapan gözü pek delikanlıdır. Tellallar memleketin dört bir tarafını dolanınca onun da kulağına ses ilişir. Ama bu ses nerde ilişir onun kulağına bilir misiniz? O yeni evlenmişken savaş başladığından Ali gitmekte tereddüt etmez. Fakat yine de izin alması lazımdır. Yeni evli âşıklar bir odaya kapanır ve Fadime ona, “Sen git ben seni ölene kadar beklerim.” Der.
Ali ardında yaşlı anası babasını ve yeni evlendiği Fadime’sini bırakıp orduya dâhil olur. Gidip gelinmeyen memlekete yolculuk başlamıştır. Yemen Ali ve Ali’leri beklemektedir. Anadolu toprağını çölün yuttuğu memleket! Fadime’de elinde ibrikle onun ardından su döküp onu beklemeye başlar…
Kasabada hareket başlamıştır. Yağı tuzu yerinde olanlar ve memleketin kaymağını yiyenler haricinde herkes askerlik şubesinin önünde toplanmıştır. Gidenler vatan uğruna yola çıkmak üzeredir. Hacılar-hocalar dualar eşliğinde onları yolcu ederler. Ellerine çıkısını tutuşturanlar yola düşmüştür. Onları en çok da kasabanın delisi, Salih sevmiş. Hepsinin çıkısına birer ıskat ekmek koyup, onları bilinmeyen uzak diyarlara yolcu etmiştir.
Artık, Ali ve arkadaşları askerdir! Kiminin boyu tüfeği kadardır, ama olsun o da askerdir. Onları uzak bir yolculuk beklemektedir. Yıllar sürecek yolculuk başlamıştır. Yolculuk uzun olsa da ona söz veren ve bekleyen vardır. O yaz geçer. Belki birkaç yaz daha geçer. Ali gitmiş fakat gelmemiştir. Fadime söz vermiştir ona, “ ömür boyu beklerim.” Demiştir bir kere. İkinci bir söze gerek duyulmamıştır. Gel zaman git zaman aradan ne kadar zaman geçmiştir bilir misiniz? Tamı tamına ONDÖRT yıl geçmiştir. Fadime beklese de anası babası onun da mürüvvetini düşünmek zorunda oldukları için, onu evlendirme kararı alırlar. Fadime buna ilk başlarda razı olmaz. Verdiği sözü hatırlatır onlara. Fakat şartlarda onu olduğundan fazla zorlamıştır. Ali’nin ne ölüm haberi ne de sağ haberi alınamadığından Fadime’ye başka çare kalmamıştır. Zar zor ikna edilir. Düğün için hazırlıklar başlar…
O sevdiğine söz verse de bir de hayatın gerçekleri vardır. Yemen Ali’yi yutmuştur! Aileler arasında söz kesilmiştir. Ayın son hafta cumasında, gelin evden çıkacaktır. Buna iki hafta vardır. Fadime’nin umudu hiç bitmez fakat gelen giden de yoktur. Düğüne bir hafta kala evin önünde kilim dokumaya oturan Fadime’nin yanına kasabanın delisi yanaşır. Elinde değneği kilimi dürter, Fadime kalkıp evden ayran getirip, Salih’e ikram eder. Salih afiyetle içer ayranı. Yüzü solgun Fadime’ye bakıp gülümser. Ardından, “ Üzülme. Sen şimdi babana git, düğünü bir hafta ertelesinler. Bir haftaya kalmaz Ali gelecek. Yoldadır!” Der ve kaybolur. Fadime ne yapacağını bilemez. Kime ne desin, deli böyle dedi dese, ona da deli derler. Yine de bir umutla anasına açılır. Durumu anlatır zor da olsa anasının gönlünü yapar. Babası da kızının bu isteğini geri çevirmez. Düğün bir hafta sonraya ertelenir.
Bir hafta ertelenir ama Ali yine meydanda yoktur. Cumaya bir gün kala Fadime avludadır. Karşıdan Salih gelir, elinde değneği avazı çıkana kadar bağırmaktadır, “Müjdemi isterim. Fadime bacı. Müjdemiz isterim!” Fadime’den önce babasının nutku tutulur.
Tüm heybetiyle, Ali karşılarındadır!
Fadime şaşırsa da utancından gidip boynuna sarılamaz sevdiğinin. Ali de ondan aşağı kalmamıştır.
Beklenen gelmiş, bekleyen muradına ermiştir nihayet. Yıllardır bekledikleri mutlu gün gelmiştir. Çok sürmeden de Fadime hamile kalmış, ev reisi olan Ali’ye mutlu haberi vermiştir. Fadime mutlu haberi verdikten birkaç gün sonra Ali çarşıda bir başka ilan duyar…
Bu sefer doğu cephesinde asker lazımdır. Ali de adını gönüllülerin listesine yazdırmıştır. Fakat bir de bunu biricik aşkına söyleme işi vardır. Fadime duyunca eli karnına gider ama hiç ikiletmez sevdiğini, “Ben sana söz verdim. Seni bir ömür boyu beklerim!” der ve yolcu eder erini.
Ali bu sefer Sarıkamış yolcusudur. Hani zamanın buz tuttuğu, bıyıkların buz kesip, suların demir olduğu yerdir Sarıkamış. Ali yanına gerekli malzemeyi almıştır. Fadime’nin ördüğü yün çoraplardan tutun da, devletin verdiği parkaya kadar hepsi mevcuttur. Fakat onun kadar şanslı olmayanlar da vardır. Nitekim cepheye gittiği birliğin çoğu ya yolda, ya da cephede, soğuğa yenik düşmüştür. Onların sessizce can vermesi bir destandır. Ama bu sessiz destan binlerce vatan evladının canına mal olmuştur.
Ali mi? Ali biraz şanslıdır. Tam dönmek üzereyken kurtulur. Eline soğuk masaj yaparlar. Bacaklarını karla ovarlar, acı acıyı, su sancıyı misali, Ali kurtulmuştur. Onu kurtaran önüne yarım ekmekle bir tas sıcak çorba vermeyi de ihmal etmez. O gece sabaha kadar rahat eden Ali’miz. Ertesi sabah karnına yediği bir tekmeyle gözünü açar. Başındaki adam var gücüyle tekme atarken onu gece kurtaran adam gelir. Ali’ye tekme atan Ermeni askeri bir şamarda yere serer. Ali’nin anlamadığı bir dille de onu kovar. Ali’nin esaret hayatı başlamıştır. Birlikleri donmak üzereyken bazıları esir düşmüştür. Onu kurtaran da Rus ordusunda görevli, Kazak subaydır. Subay onu yanından hiç ayırmaz. Bazen de diğerlerini inandırmak için arada sırada ona eziyet eder. Ali bunu bildiği için ona kızmaz onun yaşaması için de dua eder. Deniz kıyısında bir kasabaya vardıklarında birlikleri oraya yerleşir. Ali bunu da umursamaz. ‘Esirin dünyası değişir mi? Kafes içi olduktan sonra.’ Der.
Fadime, ilk çocuğunu dünyaya getirince Ali’si yanında yoktur. Ali’de kazak subayın yanında günlerin geçmesini beklerken bir gece, başında bir gölge belirir. Başında onu bekleyen kazak kumandan gecenin bir yarısı onu yatağından kaldırır. Ses etmeden Ali’de onu takip eder. Nöbetçileri bir türlü atlattıktan sonra Ali’ye bir şifreli kâğıt verir ve tembihler, “Bunu, İstanbul’da Babıali de falanca subaya vereceksin. Sakın ondan başka kimseye verme. Yoksa benim sonum kötü olur.” Deyip, Ali’yi bir sandala bindirir. Ali inansa mı yoksa bir rüya olarak yatağını mı arasa şaşırmıştır. Denizin dalgaları kulaklarına, deniz suyu da eline değince rüya olmadığını anlar. Yıllar süren esaret bitmiştir. İlerde onları bekleyen gemiye binince ona verilen emaneti açmadan bir köşeye çekilir. Kaptan yanına gelip, “Sen bize emanetsin. Bir isteğin varsa söylemen yeter.” Deyip yanından ayrılır. Birkaç gün Karadeniz’in azgın sularında yolculuk ettikten sonra kaptan cebine harçlık verip onu uygun bir yerde sandalla karaya çıkartır.
Ali karaya çıkar çıkmaz ilk gördüğü askere adresi sorar. Asker de hemen komutanına haber verip, Ali’yi yakalar. Ali ne dese komutanı inandıramaz. Karakola götürülünce ‘asker kaçağı’ muamelesi gördüğünü ancak o anda anlar. Ne dese anlamayan askerler onu bir güzel döverler. Sonra işlem yapmak için bir üst makama çıkarırlar. Kumandan sert bir sesle sorar, “Cepheden kaçmaya utanmaz mısın? Şimdi idamla yargılanacaksın? Haberin var mı?” dediğinde Çanakkale savunma savaşının başladığını orada öğrenir. Dile kolay bilmem kaç yıl esir kalmıştır. Son bir defa şansını denemek ister. Kumandana başından geçenleri ve nerden geldiğini anlatır. Şahit olarak da koynunda sakladığı şifreyi gösterir. Kumadan bakmak istediğinde onu kurtaran adama söz verdiğini, ölse bile onun tembihlediği adamdan başkasına vermeyeceğini söyler. Kumandanın içine kurt düşer. Ali’ye inanmak istercesine araştırma yaptırır ve Ali’nin söylediği kumandana adam yollayıp durumu bir şifreyle bildirir. Ali’de hücresine dönmüştür. Beklediği kumadan da fazla sürmeden hücresinin kapısında belirmiştir. Ali’nin ikinci esareti işte o an bitmiştir. Askerler özür dilese de Ali boynunu eğip karakoldan dışarı çıkar.
Kumandan şifreyi okuduğunda Ali’ye sarılıp, gelen haberin ne kadar önemli olduğunu belli etmiş, Ali’ye de, “Gel sana berat vereyim. Memleketine dön.” Dediğinde. Ali, “Çanakkale’ye gitmek istiyorum.” Deyip, kestirip atmıştır. Kumandan ısrar etse de Ali için karar verilmiştir.
Çanakkale siperleri bir Ali’yi daha koynuna aldığında, Fadime’nin koynunda büyüyen bebe de çocukluk çağına gelmiştir. Fadime ilk gün ne söz verdiyse onu tutmanın mutluluğunu yaşamaktadır.
Ali, bundan önceki cephelerde nasıl mücadele ettiyse, Çanakkale’de de elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Patlayan bombaların, atılan mermilerin, kesilen kolların arasında elinden geldiğince çarpışan yiğidimiz, alnının akıyla, düşmana geçit vermemiştir. Çanakkale işte o gün geçilememiştir!
Ali, verdiği mücadeleyle komutanlarının gözdesi olmuştur. Ali ölüme güle oynaya gitmiş, her çatışmada şehit olmak dua etmiş, şehit olamadığı günlerin gecesinde ise sabahlara kadar ağlamıştır. Ne yaparsa yapsın o rütbeye erişememek onu derinden yaralamıştır. Çanakkale’de harp bitip düşman çekildiğinde asker evlerine gönderilmiştir.
Ali’de evine vardığında bir çocuk onu karşılamış, eve doğru da anasına haykırmıştır, “Ana, ana bi adam seni sorar!” Evet, bir adam! Fadime, onu gördüğünde bu defa kimseden utanmaz. Yılların verdiği heyecan ve sevinçle Ali’nin boynuna atlar. Sarılır. Evladını kucağına alıp Ali’ye verir. Verirken de, “Yavrum bu adam senin baban!” der. Ali ve Fadime o gece sabaha kadar uyumaz. Dertleşirler, konuşurlar, söyleşirler. Ta ki ezan okunduğunda Ali yerinden kalkar ve yıllar sonra evinde abdest alıp kıbleye yönelir. Namazı bitince de, “Tüm kavga bunun için değil miydi?” der ve olduğu yere kıvrılıp yatar, Fadime saçlarını okşarken, o derin uykulara dalmıştır…
Yılları Ali’yi yormuştur. Ama düşmanın yorulmaya ve durmaya niyeti yoktur. İçerde isyanlar dışarda baskılar derken bu sefer de Kurtuluş savaşı başlar Anadolu’da. Erbaa’da her ne kadar Rum ve Ermeni tebaa olsa da şimdilik bir hareket yoktur. Bu defa tellallar ata yadigârı Anadolu’yu ve devleti kurtarmak için bağırmaktadır kasabanın sokaklarında. Ali ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştır yine. Bu sefer atını hazırlar, yanına altıpatlarını, sırtına tüfeğini sarar, vurur kendini Ankara yoluna.
Milli mücadele saflarına katılır. Yine en önde şehit olmak için can atar. Bazen tüfeği bazen de süngüsüyle ileri atılır. Ne fayda ki şehitlik onun nasibinde yoktur. Adı kahraman olarak kalacak ama şehit olarak yazılmayacaktı belki de. O tek bir ihtimalle düşmana saldırıyordu. Şehit olmalıydı. O en ön saflarda böyle çarpışırken onu izleyen bir çift göz tüm hayranlığıyla ona bakıyordu. O günkü düşman kovalamacası bittiğinde bazen dürbünle bazen de çıplak gözle onu izleyen bir çift mavi göz yanındaki kumandan ve askerlerden onu adını öğrenmişti. Gece karanlık kavuştuğunda yaverine emir verir, “ O yiğit, şehit olmadıysa bana getirin!” Yaralı bir arkadaşının kolunu sarıyorken, gece yarısı çadırların arasında bulunur, Ali. Büyük bir ihtimamla!
Emri alan onunla beraber yola çıktığında çok sürmeden kumandanın çadırına vardılar. Ali, elleri bacağına yapışmış, gözleri ilerde, göğsü içerde, tam bir heykel gibi durur kumandanın karşısında. O sırada tekmilini haykırarak verdi Ali, “Fettahoğlularından Ali. Memleketim: Erek! Emredin gumandanım!” kumandan yanına gelip, “ Rahat evladım.” Dediğinde nefesini koy verdi Ali.
Çadır, içinde yanan lambayla değil, Ali’nin verdiği tekmil ve kumandanın hırçın, Mavi gözlerinin şimşek gibi çakmasıyla aydınlanmıştı. Kumandan, “Evladım seni her zaman yanımda görmek isterim. Seni muhafız bölüğüne alsam kabul eder misin?” dediğinde bir kez daha kükredi Anadolu aslanı Ali, “Emriniz başım üstüne!” o gece çadırdan çıktı. Ama bir daha o geceden sonra, Sarı saçlı mavi gözlü kumandanın yanından hiç ayrılmadı Ali.
Cepheye giderken Mustafa Kemal olan, sonrasında Mustafa Kemal Atatürk oldu. Ali de onun yanında nefer. Kumandanın çok özel anlarına da eşlik etti, çok fırtınalı zamanlarına da. Savaş bitip ordular karargâhlarına çekilince Ali ve milleti bir destan daha yazmıştı bu topraklarda. Ali, kumandanından helallik isteyip ayrıldığında, kumandanı onu alnından öpüp yollamıştı Fadime’nin yanına. Fadime bir kez daha sevinçle karşılamıştı biricik aşkını.
O günlerden sonra Ali, Atatürk’ün adı ne zaman anılsa hemen ayağa kalkardı. Ölümünde ise aylarca yüzü gülmemişti. Gerçi o seneden sonra pek de güldüğü söylenemezdi! Onun dinine ve milletine ne kadar bağlı olduğunu yıllarca herkese anlattı. Beraber Kur’an okuduklarını, onun nasıl yetişmiş bir hafız olduğunu ölene kadar tüm dünyaya haykırdı. Tüm dünyaya karşı savaşlara girmişler ve kazanmışlardı! Gençliğini, ömrünü, verdiği bir savaştı bu.
Tüm dünyanın diz çöktüğü, zalimin kan kusup, mazlumun sevindiği savaşı Ali ve milleti kazanmıştı. Fadime’de hem onu bekleyerek sabrın savaşını, hem de ahretliğini kazanmıştı. Deli Salih’e ne mi oldu? O zaten bu dünyada kimin deli, kimin veli olduğunu çözemeyen insanların arasında yaşadı ve gitti.”
Hep hayran olmuşuzdur, kurtuluş savaşında hayatını hiçe sayıp düşmana karşı koyanları. Evladını, sevdiğini bırakıp savaşa koşa koşa gidenleri dinlerken hepimiz onları hayranlıkla okumuşuzdur. Nene Hatun’u, Seyit Onbaşı’yı, Kara Fatma’yı… Daha sayabileceğimiz binlerce kahramanı hep saygıyla yâd ederiz.
İşte size bir kahraman! İşte size bir destan! İşte size yaşanmış, eksik yazılmış ama abartılmamış bir hayat hikâyesi! İşte size adını duyamadığımız binlerce kahramanımızdan bir örnek. Onların emaneti olan devletimize, milletimize ve değerlerimize sonsuza kadar sahip çıkmak bizim boynumuzun borcu değil midir?
Ali, geriye bir vatan ve çocuklar bıraktı. Torunları mı? Torunları Erbaa’da ticaret yapmakta, şerefiyle, namusuyla ticaret yapmaktalar. Ne mutlu onlara ki, üç savaş, bir esaret yaşamış, ama inandığı değerlerinden hiç geri adım atmamış bir dedeye sahipler. Bir de onu yıllarca bekleyen, sevginin aşkın, sadakatin timsali olmuş bir nineye sahipler. Dün dedeleri öyle yapmasaydı bugün onlar ticareti nasıl yapar, namuslarını nasıl korurlar dı? Şimdi onların elinde bir madalya, evlerinin köşesinde bir beratları var. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ‘Vatan sevgisi imandandır.’ Diyen peygamberin peşinden gidenlere…
Allah, Fettahoğluları Ali’den ve onun gibi yiğitlerimizden razı olsun.
Fatih KAPLAN 18/10/2018

Dört Savaş Bir Esaret Yaşayan Erbaalı Fettahoğlu Ali yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/10/18/9788/feed/ 0
bir ten içinde binbir adam http://edebice.net/2018/08/06/binbir-adam-bir-ten-icinde/ http://edebice.net/2018/08/06/binbir-adam-bir-ten-icinde/#respond Mon, 06 Aug 2018 00:20:15 +0000 http://edebice.net/?p=9446 bir ten içinde birbiriyle uyuşmaz birbiriyle kavgalı binbir baş belâsı adamın her biriyle her gece belki binbir kere savaşır dalaşır boğuşur durur bir bahtsız adam ve hep yenilir onlara ve

bir ten içinde binbir adam yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
adamm
bir ten içinde
birbiriyle uyuşmaz
birbiriyle kavgalı
binbir baş belâsı adamın

her biriyle
her gece
belki binbir kere
savaşır
dalaşır
boğuşur durur
bir bahtsız adam
ve hep yenilir onlara
ve hep kaybeder o savaşları

kimisi çok zâhid adamdır
sabah akşam
secdeden kaldırmaz başını
sorgulamaz, sorgulatmaz
görmüş gibi inanır tanrı’ya

kimisinin gönlüyle
düşmandır aklı
hem de kanlı bıçaklı
çok istese bile elinden gelmez
-hani tekbirlerle kesilse kafası-
yine de hakkıyla îmân edemez
şöyle keyifle kurulup karşılıklı
birer çay içmediği hiçbir ilâha
ve zihnindeki hükümranlığından
aslâ vazgeçmez, terk etmez tahtını
bir türlü yakasını kurtaramadığı
milyonlarca noktalı kancanın
gelmiş geçmiş en güçlü hükümdârı

kimisinin
sayıp sövmekle geçer günü gecesi
umumhâne belledikleri
o muhayyel hârikalar diyârına
uçarak gitmek sevdâsıyla
yanıp tutuşan
ve bu sebeb-i âdî uğruna
nerde sürmeli bir sözde şeyh
nerde bir gecede câhil kalmış
bâdemli menfaatperest bir nâmussuz
yâhut
salya sümük ağlayan bir hâinefendi varsa
arayıp, bulup ayaklarına kapanan
aklını sırtından vuran ahmaklara

kimiyse ayırt etmez rakıyla viskiyi
o pavyon senin
bu meyhâne benim dolaşır durur
doymaz ağlatmaya kirâmen kâtibîn’i
onun için buradadır cennet de, cehennem de
attığı taş değsin ister ürküttüğü kurbağaya
tenezzül etmez öyle sıradan günahlara

kimisi kutsar âdetâ
yapayalnız
“insan” denilenden arındırılmış
sevdâ prangasından âzâde
varlığı yokluğu belirsiz
kalın kara kadife perdeler ardında
esrâra batmış bir hayâtı

kimisi kabul etmiştir
daha başlamadan kaybettiğini
fıtrata ve yazgıya karşı
çoğu kez zafere dâir
büyük bir inançla girilen
o fazlasıyla anlamsız savaşı
ve çekmiştir onursuzca
beyaz teslim paçavrasını
ve her an, her nefeste
tapınır zihninde yarattığı
o muhayyel sevgiliye
aldırmadan unufak olmuş
yüreğine batıp duran düşlerine

kimisi
büyük ülküler
kallâvî ilkeler sâhibi
küçücük bir adamdır
uğruna mücâdele ettiği
uğruna kahkalarla ölebileceği
pezevengine meftûn bir halkın eli
hâlâ sapındadır oysa sırtındaki hançerin
ve hiçbir yararı olmayacağını bildiği halde
kendi darağacını
kendi diliyle suladığını bile bile
haykırmadan edemez yürüyen cesetlere
hak bildiğini
kendi hakikatini
kendi nâmuslu hayâllerini

ve anlatır
vura vura tepesine
demire âşık olan
binbir adamdan birisine
mühim olanın
emiri ele almak olduğunu

yâni
yanlış iliklendiğini ilk düğmenin
ve yanlış atıldığını ilk adımın
yâni baştan koktuğunu balığın
ve başından bulandığını pınarın

bahtsız adamın
yüreğinde ve beyninde
koca koca kancalar vardır
bilcümlesi birbiriyle hasım
binbir çelişik adam elinde

ve çeker durur
her biri bir başka yere
ne yapmalı ne etmeli bilemez
çırpınır durur bîçare adam
uçsuz bir kararsızlık içinde

Fâtih OĞUZ

Ankara / Ulus
-Hâmeran Dergi-
4 Zafer (Ağustos) 2018

-hakikattir-

bir ten içinde binbir adam yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2018/08/06/binbir-adam-bir-ten-icinde/feed/ 0
Son Kırk Yılımızda Balkanlardaki Varlığımız http://edebice.net/2017/08/11/son-kirk-yilimizda-balkanlardaki-varligimiz/ http://edebice.net/2017/08/11/son-kirk-yilimizda-balkanlardaki-varligimiz/#respond Fri, 11 Aug 2017 13:50:10 +0000 http://edebice.net/?p=6640 * Semih Gönül Güneş, yavaş yavaş yerini gecenin serinliğine bırakmaya hazırlanırken oyunbozan yağmurlarının simsiyah ellerini gök kubbeye uzattığı görüldü. Bardaktan boşalırcasına düşen damlaların çıkardığı ses, pazar alanını terk etmeye çalışan

Son Kırk Yılımızda Balkanlardaki Varlığımız yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
* Semih Gönül

Güneş, yavaş yavaş yerini gecenin serinliğine bırakmaya hazırlanırken oyunbozan yağmurlarının simsiyah ellerini gök kubbeye uzattığı görüldü. Bardaktan boşalırcasına düşen damlaların çıkardığı ses, pazar alanını terk etmeye çalışan insanların seslerine karışıyordu. Biraz önce iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan şehir meydanı yerini şimşek ve yağmurun ahenkli dansına bırakmıştı. Meydanın ortasındaki çınar ağacı, yapraklarının arasından köşedeki kıraathaneyi gözler gibi bir bakış atarak, ah ah köklerimin uzandığı yere kadar yürüyebilseydim muhakkak orada olmak isterdim, diye hayıflanmaktan kendini alamazken kısık kısık da olsa içerideki konuşmalar ona kadar ulaşmıştı. Ahali yaşlı bir dede ve torununun etrafında çember oluşturmuş, hararetli hararetli anlatılanları dinliyordu. İçerisi ölüm sessizliğine boğulmuşçasına tek bir ses dahi çıkmadan komutanın vereceği emri uygulamak için sabırsızlanan askerin takındığı tavırla bekleyenlerle dolmuş taşmıştı. Yaşlı adamın dudaklarından çıkan her bir heceye kilitlenmiş vaziyette dikkat kesilmişken Osman dede bir ara duraksadı çevresindekilerin onu can kulağıyla dinlediklerinden emin olduktan sonra masadaki boş bardağın suyla doldurulmasını istedi. Çırak bardağı kapar kapmaz yayından çıkan ok misali ocağa doğru yöneldi. Elindeki testiyle bardağı doldurmaya yönelmişti ki vakur bir sesle duraksadı. Seslenen Osman dede idi yine o tok sesiyle konuşmasına devam etti:

-Kardeşlerim! Balkanların hikâyesini bizden öncekilerden dinlediğimiz kadar öğrendik. Dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık ki şu küçücük yavrularımızda millî hafızanın dehlizlerinden haberdar olsun. Olsun da bir daha başına böyle talihsiz olaylar gelmesin ne yurdundan olsun ne eşinden, dostundan. Bir ve beraber yaşamak için önce birbirimizi sevmeli. Şimdi anlatacaklarım gençlerimizin kulaklarına küpe olmalıdır.

Osman dede derin bir nefes alarak söze başladı. Masada doldurulmayı bekleyen bardağı işaret ederek:

-Yıllar önce Balkanlar şu boş bardak gibiydi. Dışı sert görünmesine sertti amma içi boş olunca parçalanmasının önünde durulamadı. İçine boşaltan kendi içini dolduramayan bizlerdik aslında. Şimdi şu nefesin camın içinde çıkardığı ses gibiydik. Bir giren bir çıkıyordu. Üzerimize düşeni yapmak yerine kıraathanede boş boş oturmayı tercih ettik. Sadece boş boş oturmakla kalmadık oturduğumuz yerden birbirimize kin bağladık, düşman bize gelmeden biz çoktan çözülmüştük. Eskiden bir halat gibi birbirine sımsıkı bağlanmış ellerimiz bir kolyeden kopan boncuklar gibi birer birer dağıl. Toplamaya vakit bulamadan düşman askerlerinin postal sesleriyle irkildik. Unuttuk kardeşlerim unuttuk. Savaşın sadece cephelerde kazanıldığını sandık, yanıldık.

Gürbüz yapılı bir genç kalabalığın arasında gür sesiyle atıldı:

-Biz ne yapabilirdik emmi, askere gel dediler gittik can ver dediler verdik. Devlet güçsüz durumdaysa bu bizim suçumuz mudur sorarım sana.

Osman dede bu toy oğlanın cengâverce atılışına bir gülümsemeyle karşılık verdik. Sesin geldiği yöne doğru başını çevirmeden önce sakalını bir eliyle sıvazlarken diğer eliyle bardağın içini suyla doldurdu. Hafif bir tonda konuşmaya başladı.

-Gençlik heyecanıdır bilirim oğul beni dinlerken ola ki bazı yerleri kaçırmışsın. Ne demiştim ben savaşlar sadece siperlerde vuruşa vuruşa kazanılmaz. Er meydanı kadar cephe gerisi de önemlidir. Fatih Kerimî’yi bilir misin? Dost acı söyler demiştir atalarımız. Fatih Kerimi de bizim dostumuz olduğunu belli etmiştir düzeltelim diye yanlışlarımızı birer birer yazdı. Bak hele, torunumun elinde duran bu kitapta bir dostun daha adı yazılı. O da Fatih deden gibi acı söyleyen bir dost: Hasip Saygılı.

Yanında oturan torunuyla göz göze gelir ve okumasını ister. Bakalım Fatih Kerimi ve daha nice dost ne demiş hakkımızda neden cephe gerisinde geriymişiz de savaşlarda da yenilmişiz bir anlayalım önce.

            hasip-saygili-rumeli-turkleri-ve-muslumanlari  ‘‘Ülkenin askere çağrılan gençleri askerlik hizmetinden kurtulmak için her türlü çareye başvurulur ve kurtulunca ‘Elhamdülillah, bir yıl da olsa geciktirdik, derse.’’(Sayfa:172)

-Anladın mı evlat sadece askere gitmemekle kalmamış, biri vatan savunması dendiğinde devletimizin asker ve subayları elbet gerekeni yapacaktır, biz onlara kullanacakları malzemeleri yetiştirelim, yeter diyordu. Hatta müstehcen yayınların takibi o kadar çok arttı ki bunun neticeleri sokaktan geçen kardeşlerimize laf atmak suretiyle türlü tacizlere kadar vardı olaylar. Anadolu’dan gelen bir askerin sözünü hatırlıyorum Şeyh Muhsin-i Fani’den duymuştum, asker kaçarken şöyle cevap vermiş:

            ‘‘Adam sen de! Kayseri ovası benim neme yetişmez.’’(Sayfa:176)

Osman dede torununun okumasını durdurarak söze karıştı: ‘’Elbette askeri safhada zayıflıklarımız vardı ordunun içine siyaset girmemişti. Bu o kadar vahim duruma gelmişti ki bir subay savaşa girmek için sonucunda statükonun değişmesi veya değişmemesine bakıyordu. Bir milleti yıkmak istersen önce ülküsüz kalmasını beklemelisin. Uzun yıllar ülküsüz kaldığımız için ne yapacağımızı nasıl yapacağımızı bilemedik bunları anlatıyorum ki tarihten ibret alasınız, önünüze yeni bir yol çizesiniz. Koskoca coğrafya atlasları atalarınızın ayak izleriyle doludur. Bir gün yine onları kabri başında anacağımız günlerin millî mirasın ruhunu unutmayın diye diyorum bunları. Unutmayın unutursanız yok olursunuz. Ne Arnavut’u unutun ne Bulgar’ı ne de Yunan’ı. Makedonya’dan toprak koparırken nasıl dişlerini bilediklerini unutmayın.’’ Yutkunduğu sırada bardağındaki yudumlarının da bittiğini gördü. Daha doldurulması için rica etmesine kalmadan dolu bir bardak daha önüne uzatıldı. Çırak işini biliyordu henüz anlatacaklarının bitmediğini sezmiş olmalı ki leb demeden leblebiyi anlamıştı. Osman dede tekrar sözü üstüne alarak devam etti:

-Bilir misiniz kardeşlerim, Müşir Mehmed Ali Paşa’mızın ismini duyduğumda gözlerimden bir damla yaş sanki kalbimin derinliklerine akar da oraları yakar geçer, sızısı kalır geriye. Genç kardeşlerimizin her biri mektep sıralarında dirsek çürütmekteler, okuyorlar, araştırıyorlar. Daha da önemlisi salt bilgi elde etmek yerine sorgulamayı önemsiyorlar. Milliyetçilik Balkanları kasıp kavururken Anadolu’da ulus devletin yeşermesine vesile oldu. Bizim kuşak hep gözden kaçırıyor bu milliyetçilik öyle bir şeydir ki kime geldiyse içindeki ruhu uyandırır. Bunda dini duyguların bir önemi yoktur çünkü sosyolojik bir gerçek olarak Arnavutlarda da böyle olmuştur. Slavların kendilerine dokunmaması için Osmanlı’nın yanında yer almış zaman gelmiş devletlerin anlaşmalarına uymayarak kendi devletine başkaldırmış. İşte böyle bir dönemde Müşir Mehmed Ali Paşa’mızın görevini yapmak için geldiğini unutmuşlar. Şehit etmişler cesedine olmadık işkence yapmışlar. Bir baba nasıl oğluna söz geçiremiyorsa devletimizde Arnavutlara söz geçirememiş. Bulgar, Yunan, Sırp derken bir de Rusya kazanı çevirdikçe çevirmiş. Onlar çevirdikçe biz bir o yana bir bu yana savrulmuşuz. Şimdi Anadolu’dayız. Ebedi vatanımızdayız. Bir gün olur yine aynı oyunlar size sunulursa atalarımızın yaşadıklarını hatırlayın.

Yaşlılık işte bak yine çok konuştum. Hâlbuki ağzım bir beyefendi gibi konuşmayı pek beceremez. Siz alın elinize kâğıt kalemi de size bir reçete yazayım. Doktor olmasam da çok hastayı iyi edecek bir ilaç var elimde. Siz iyileşirseniz, iyileştirirsiniz. Şimdi söylüyorum, kâğıdı olanlar not etsin, olmayanların aklında yer etsin. Duyanlar duymayanlara duyursun diyelim, sözü ikilemeden söyleyelim. Balkanlardaki Yunan ve Bulgar çetelerinin birbiriyle çatışmalarını, konsolosların suikastlere kurban gidişini, Osmanlı’nın almaya çalıştığı tedbirleri, kimin dost kimin düşman olduğunu öğrenmek istiyorsanız bir dostun sesine kulak vermenizi öneriyorum:

‘‘SAYGILI, Hasip (2016).Osmanlı’nın Son Kırk Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları 1878-1918.İstanbul: İlgi Kültür Sanat Yayıncılık.’’

Yağmur şiddetini azaltmış durmaya yüz tutmuştu. Osman Dede’nin anlattıkları herkesin gönlünde yer etmişti. Çaylar içilirken Ozan Prizrenli Ali’nin sözü duyuldu. Yanık yanık ne güzelde yakmıştı gönülleri o meşhur ağıtla:

‘‘Karağaç’tan gösterir Prizren kalası

Kalanın dibinde suyun âlâsı

Süngülerle doldu sokaklar varoş reayası

Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar

Verdiğin idareyi vermiyor cüffar …’’

 

* Yıldız Teknik Üniversitesi, Türkçe Öğretmenliği Bölümü Öğrencisi

 

 

Son Kırk Yılımızda Balkanlardaki Varlığımız yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/11/son-kirk-yilimizda-balkanlardaki-varligimiz/feed/ 0
Filistin’i Beklerken http://edebice.net/2017/02/15/filistini-beklerken-2/ http://edebice.net/2017/02/15/filistini-beklerken-2/#respond Wed, 15 Feb 2017 06:50:13 +0000 http://edebice.net/?p=4178 Filistinli çocuklar çarpsın büyük Ortadoğu’ya , Siyonizm’i boğsun ceset dolu Ege, Ey bu sahranın yetimleri, Seccadeniz kadar temiz olabilseydi kainat, Ve, Mehtaplı gecelerinizi kurşunlar grileştirmeseydi, Belki Aşdot limanında duyulurdu ezan-ı

Filistin’i Beklerken yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
filistinli-cocuk

Filistinli çocuklar çarpsın büyük Ortadoğu’ya ,
Siyonizm’i boğsun ceset dolu Ege,
Ey bu sahranın yetimleri,
Seccadeniz kadar temiz olabilseydi kainat,
Ve,
Mehtaplı gecelerinizi kurşunlar grileştirmeseydi,
Belki Aşdot limanında duyulurdu ezan-ı Muhammed’i ,
O zaman belki müptezel bir Yahudi’ye sarılabilirdim ,
Hahamlar gezi turları düzenlerdi ,
Ve inanırdım uluslararası kuruluşlara,
Ama;
Ramallah’ta anneler çocuklarına,
Allah için yaşayıp ölmeyi öğretirler ,
Acı ve gözyaşı kroniktir Gazze’de,
Düşler yırtık, namlular dolu ,
Ve henüz Musa ikna edememiştir İsrail’i ,
Kudüs’e girmemiştir Selahaddin,

Siz iyisi mi ölün ?

Ölüm şereftir size,
Ne de olsa yaşasın Hümanizm ,
Yaşasın insan hakları ,
Kapitalizm,liberalizm ,

Filistin’i Beklerken yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/02/15/filistini-beklerken-2/feed/ 0
Edebice Yazarlarımız 11. Ankara Kitap Fuarında Kitaplarını İmzalayacak… http://edebice.net/2017/01/02/edebice-yazarlarimiz-11-ankara-kitap-fuarinda-kitaplarini-imzalayacak/ http://edebice.net/2017/01/02/edebice-yazarlarimiz-11-ankara-kitap-fuarinda-kitaplarini-imzalayacak/#respond Sun, 01 Jan 2017 21:07:12 +0000 http://edebice.net/?p=3821 11. Ankara Kitap Fuarı 6-15 Ocak 2017 tarihleri arasında ATO Fuar ve Kongre Merkezi’nde yapılacak. Dergimizin de yaraları arasında yer alan Prof. Dr. İskender Öksüz, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Yağmur

Edebice Yazarlarımız 11. Ankara Kitap Fuarında Kitaplarını İmzalayacak… yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
11. Ankara Kitap Fuarı 6-15 Ocak 2017 tarihleri arasında ATO Fuar ve Kongre Merkezi’nde yapılacak. Dergimizin de yaraları arasında yer alan Prof. Dr. İskender Öksüz, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Yağmur Tunalı, Metin Savaş, Misli Baydoğan, M. Levent Kaya, Ali Bademci ve Hasan Erimez fuarda kitaplarını imzalayacaklar. İşte İmza günleri:

m-levent-kayaMehmet Levent Kaya:

Dergimizin yazarı, Çölde Dor ve son kitabı “Ölüöne” ile tanınan M. Levent Kaya 7 Ocak Cumartesi günü 11.00-14.00 saatleri arasında Doğu Kitabevi standında okuyucularıyla buluşacak.

 

 

 

nurullahProf. Dr. Nurullah Çetin:

Nurullah Çetin Türk Sorunu, Türk İslam Medeniyeti, Milli Kültür Davası, Andımız ve Gençliğe Hitabeyi Anlamak gibi düşünce kitaplarının yanı sıra edebiyat üzerine yaptığı çalışma ve verdiği eserlerle tanınıyor. Nurullah Çetin 8 Ocak 2017’de 14.00-17.oo saatleri arasında Akçağ Yayınlarının standında olacak.

 

 

150583

Prof. Dr. İskender Öksüz – Yağmur Tunalı:

Prof. Dr. İskender Öksüz ve Yağmur Tunalı 8 Ocak 2017 Pazar günü saat 13.00‘ten itibaren Panama yayınları standında olacaklar.

 

 

hasan-erimezHasan Erimez

Özellikle son dönemlerin tarih romancılığında isminden söz ettirmeyi başaran Hasan Erimez, “Kutlu Kağanlık” ve “Demirdağın Kurtları” romanları ile okuyucularıyla 7 Ocak Cumartesi ve 8 Ocak Pazar günleri Ötüken Neşriyat’ın standında buluşuyor.

 

 

metinsavasMetin Savaş

Dergimizde özellikle fikir yazılarıyla yer alan Metin Savaş son dönemlerin en popüler romancılarından. Son kitabı “Dehşet Palas AVM” ile adından sıkça söz ettiren usta yazar okuyucularıyla 14 ve 15 Ocak tarihlerinde  12.00-20.00 saatleri arasında Ötüken Neşriyat standında buluşuyor.

 

 

misliMisli Baydoğan:

Ötüken yayınlarından çıkan son kitabı “Hû Diyen Karga” ile geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başaran Misli Baydoğan, 14 Ocak Cumartesi günü 12.00-20.00 saatleri arasında kitaplarını imzalayacak.

 

 

 

ali-bademci-kucukAli Bademci

Dergimizde Çinggis Hahan adlı makalesini 1. ve 2. sayımızda yayımladığımız Ali bademci, aynı isimle Yeditepe Yayınlarından çıkardığı kitabını 14 Ocak Cumartesi günü Yeditepe Yayınları standında imzalayacak.

 

 

 

Edebice Yazarlarımız 11. Ankara Kitap Fuarında Kitaplarını İmzalayacak… yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/01/02/edebice-yazarlarimiz-11-ankara-kitap-fuarinda-kitaplarini-imzalayacak/feed/ 0
Söyleşi: Metin Savaş Hayat Karşısında Romancı http://edebice.net/2016/12/17/soylesi-metin-savas-hayat-karsisinda-roman/ http://edebice.net/2016/12/17/soylesi-metin-savas-hayat-karsisinda-roman/#respond Fri, 16 Dec 2016 21:24:13 +0000 http://edebice.net/?p=3692 Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün düzenlediği  “Kültür ve Edebiyat Konuşmaları”nın konuğu yazar Metin Savaş. Prof. Dr. Salim Çonoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirilecek söyleşi İBBF Prof. Dr.

Söyleşi: Metin Savaş Hayat Karşısında Romancı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
metin-savas-hayat-karsisinda-romaci

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün düzenlediği  “Kültür ve Edebiyat Konuşmaları”nın konuğu yazar Metin Savaş. Prof. Dr. Salim Çonoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirilecek söyleşi İBBF Prof. Dr. Fazıl Tekin Konferans Salonunda 19 Aralık 2016 günü saat 14.00’te…

Söyleşi: Metin Savaş Hayat Karşısında Romancı yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/12/17/soylesi-metin-savas-hayat-karsisinda-roman/feed/ 0
Kırık Kalemler http://edebice.net/2016/12/06/kirik-kalemler/ http://edebice.net/2016/12/06/kirik-kalemler/#respond Tue, 06 Dec 2016 07:18:52 +0000 http://edebice.net/?p=3582 Yüreği avucunda,masmavi bir umuda yelken açmış korkunun buhranından,sınırlardan taşan küçük eller. Yara bere içinde elleri,akıp giden zamana tutunamıyor. Aç, susuz ve yalınayak; bir gecenin,uykusuzluğun yolunda yüzüstü düşünüyor çizgilerden büyümüş hayatına,umutlarına.

Kırık Kalemler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
kirik-kalemler

Yüreği avucunda,masmavi bir umuda yelken açmış korkunun buhranından,sınırlardan taşan küçük eller. Yara bere içinde elleri,akıp giden zamana tutunamıyor. Aç, susuz ve yalınayak; bir gecenin,uykusuzluğun yolunda yüzüstü düşünüyor çizgilerden büyümüş hayatına,umutlarına. Tüm bu yegâne çabalar kuşların özgürce kanat çırptığı ufuklarda nefes almak içindi. Zamana,acıya sürgülü; göçmen kafilesinin alnı açık melekleri.

Bir umut çocuklar. Velhasıl diyor ya Aziz Nesin: ” Öyle bir ölsem Öyle bir ölsem çocuklar Size hiç ölüm kalmasa.” Çocuğun sesi yankılanmasın savaşın, ölümün, dertlerin ve nefretin sinesinde. Göğe yükselen bahçelerde çınlasın o kokulu sesler. Sevgiye boğan nağmeleri, yüreğimizde dinlensin. “Ah çocuğum! Ah küçüğüm.” Daha kaç zamanı kaç devri arşınlasak da yerle yeksan olsa bu zehir zemberek savaşlar. Gıyabında el ele tutuşup yanan meş’alelerle aydınlatmak derin, karanlık dehlizleri. “Sakın kapama gözlerini, yumma umudunu, beni başı boş bırakma. Yersiz yurtsuz, kalemi kırık çocuk!” Hiç tekin olmayan yolları kolaçan ettim. Hiç bilinmeyen güzergahları bir göz ucuyla baktım. Tank, tüfeklerin gölgesi buğulanıyor, bombaların sesi patlıyor dibimde. Gök yırtılıyor güneşin kızıllığında. Renkler kararıyor dönen başımdan. Gel güzel çocuk,al kalemini; bana cennet köşelerini çiz, mavi gökyüzünü,güzel renkli elbiseleri. Portakal reçelinin kokusu sarsın dört bir yanı, sıcak ekmeğimizi alıp bir ağacın altında güzel günleri anlatalım. Annen,baban ve kardeşlerin yanı başında. Ne güzel uzun uzadıya sohbetin. Susuyorum çocuklar. Deniz kıyılarına vuralı solan çiçekleri ,taşların arasına sızalı kanları, göklerde yırtılan çığlıkları duydum duyalı susuyorum. Yırtılan elbisenle sakladım günahlarımı, ağlamalarımı. Hiç dinmedi inleyişler, kör bir geceden sağa çıkmayalı. Çocuk bir gün olacak; kalemini alıp tüm dünyayı baştan çizeceksin. En güzel dilekleri kalplere dolduracaksın, en güzel zamanlar akacak tarifsiz mutluluğun suretinde. Ve güleceksin en amansızca acıya, hiç dinmeyecek mutluluğun sancıları; dolup dolup taşacak yerlere kadar mutluluk. Baktıkça sen çocuk, güldükçe sen dünya en güzel şekilde dönecek.

Kırık Kalemler yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/12/06/kirik-kalemler/feed/ 0
Metin Savaş – Dehşet Palas AVM http://edebice.net/2016/12/05/metin-savas-dehset-palas-avm/ http://edebice.net/2016/12/05/metin-savas-dehset-palas-avm/#respond Mon, 05 Dec 2016 07:33:00 +0000 http://edebice.net/?p=3573 Usta yazar Metin Savaş’ın Dehşet Pala AVM (İstanbul’da Karnaval Üçlemesi) kitabı çıktı. Sayfa Sayısı: 512 Basım Yeri: İstanbul Baskı: 1.Baskı Basım Tarihi: Kasım 2016 Resimleyen: Zafer Yılmaz Kapak Türü: Karton Kapak

Metin Savaş – Dehşet Palas AVM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
metin-savas-dehset-palas-avm

Kitap kapağı

Usta yazar Metin Savaş’ın Dehşet Pala AVM (İstanbul’da Karnaval Üçlemesi) kitabı çıktı. Sayfa Sayısı: 512
Basım Yeri: İstanbul
Baskı: 1.Baskı
Basım Tarihi: Kasım 2016
Resimleyen: Zafer Yılmaz
Kapak Türü: Karton Kapak
Kağıt Türü: 60 gr. Enso Creamy
Dili: Türkçe

İstanbul’un en köklü alışveriş merkezi DEHŞET PALAS AVM’nin beş büyük katında, helikopter pisti olarak tasarlanmış yeleğen terasında, safir mavisi badanalı gazinosunda, atlıkarıncalı ve vanilya kokulu yeraltı katında neler olup bitmektedir? Curcuna, keşmekeş, gırgır, kargaşa, velvele, dağdağa, patırtı, gulgule, şaklabanlık, soytarılık, madrabazlık, hırgür, cümbüş ve şamata mı? Bu romanda postmodern zamanları bütün çıplaklığıyla bulacaksınız. Deve Dongur adında bir yeraltı canavarı, Tahtakoz künyeli ecinni, Kırıntı Hanım lâkaplı küçük bir kız, Deli Gorgor diye bilinen bir gariban, Mahmur Çiçeği isminde bir hayat kadını ve diğerleri. İstanbul’da Karnaval Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan bu çılgın ve delibozuk romanda çılgın zamanların delişmen kahramanlarının büyülü serüvenlerine yelken açacaksınız. DEHŞET PALAS AVM – 21. yüzyılın anlatısı.

Satın almak için tıklayınız.

Metin Savaş – Dehşet Palas AVM yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/12/05/metin-savas-dehset-palas-avm/feed/ 0