anadolu – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Fri, 15 May 2020 21:52:50 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.18 Anadolu Hasreti http://edebice.net/2017/08/25/anadolu-hasreti/ http://edebice.net/2017/08/25/anadolu-hasreti/#respond Fri, 25 Aug 2017 16:52:41 +0000 http://edebice.net/?p=6785 ANADOLU HASRETİ   Titrek sahillere güneş doğunca, Gözlerim, görünmez dağları selamlar… Buruşur elimde bir sarı gonca, Ruhuma bir çamın şebnemi damlar .   İçimden bir gümüş çağlayan geçer. Bağları gül

Anadolu Hasreti yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
ANADOLU HASRETİ

 

Titrek sahillere güneş doğunca,

Gözlerim, görünmez dağları selamlar…

Buruşur elimde bir sarı gonca,

Ruhuma bir çamın şebnemi damlar .

 

İçimden bir gümüş çağlayan geçer.

Bağları gül kokan bir cihan geçer,

Şafaklar içinde karşımdan geçer

Tarlalar, çardaklar, çatlamış damlar ..

 

Gurbet işledikçe şu uzun yıla,

Gözümün yaşında ürperir sıla,

Gönlüm dolaşırken yana yakıla,

Ovada sabahlar, dağda akşamlar…

 

Ömer Bedrettin UŞAKLI  – Deniz sarhoşları

Anadolu Hasreti yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/25/anadolu-hasreti/feed/ 0
BAŞBUĞ ALPARSLAN http://edebice.net/2017/08/23/basbug-alparslan/ http://edebice.net/2017/08/23/basbug-alparslan/#respond Wed, 23 Aug 2017 20:35:34 +0000 http://edebice.net/?p=6754 BAŞBUĞ ALPARSLAN Bin yıl önce bize vatanımızı armağan eden Başbuğ Alparslan, bir Cuma günü hutbeyi okumak için minbere çıkmış, askerlerine o gün ölmeyi emretmiş ve onlarla beraber gözünü kırpmadan ateş

BAŞBUĞ ALPARSLAN yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
BAŞBUĞ ALPARSLAN
sultan-alparslanBin yıl önce bize vatanımızı armağan eden Başbuğ Alparslan, bir Cuma günü hutbeyi okumak için minbere çıkmış, askerlerine o gün ölmeyi emretmiş ve onlarla beraber gözünü kırpmadan ateş çemberine atılmıştı. Atının üstünde kılıcını sallarken aklında tek bir düşünce vardı. Uğruna kanlar akıtıp canlar aldığı bu toprak parçasını torunlarına vatan olarak bırakmayı istiyor. Nizam-ı Âlem için dünyaya kafa tutuyor, İlay’ı Kelimetullah için var gücüyle savaşıyordu.
Arkasında ise ona inanmış, davasının temizliğine onun azmine hayran olmuş bir millet vardı. Cephede en önde, elinde kılıç sırtında ise şehit olursa sarılacağı kefeni vardı. Malazgirt ovasında bir ak sultan ordunun en önünde dolanıyor, askerlerine şehit olmaları için şevk veriyordu.
Ondan tahminen, 300 yıl sonra Otlukbeli’nde torunu Fatih düşmana meydan okuyor bir vatanda bir sultan olur deyip mührünü Anadolu’ya tekrar vuruyordu.
400 yıl sonra bir başka torunu Selim Han, çölleri aşıp, bir cihana bir halife yeter deyip, Selim olarak gittiği çöl seferini Yavuz olarak tamamlıyordu.
500 yıl sonra bir başka torunu Belgrad’da destan yazıyor Avrupa’ya insanlık ve adalet götürüyordu.
700 yıl sonra düşmanları hep birden toplanıp artık bu Alparslan’ın torunlarını bu topraklardan atmak lazımdır deyip anlaştıktan sonra, tüm güçleriyle Anadolu’yu paylaşmaya koyuluyor, tüm güçlerini bunun için harcıyorlardı. Ama nafile, olmadı, olamadı…
800 yıl sonra aynı torunlar tüm yokluklara rağmen Sakarya’da yine destanlaşıyor, Çanakkale’de geçit vermedikleri düşmanı yerle bir ediyorlardı.
Dünden bugüne Türk’ü bu topraklardan atmak isteyen haçlı zihniyetine her zaman diz çöktüren bu yüce millet bugün de dimdik ayakta, bu topraklar üzerinde yaşıyor. Bugün de düşman tüm imkânlarıyla topraklarımıza saldırırken bizler yine ölümüne savaşıyor, vatanımızı koruyoruz.
Allah bu millete; Alparslan gibi lider, Fatih gibi önder, Yavuz gibi komutan, Kanuni gibi hâkim, Mustafa Kemal gibi azimli başbuğlar nasip etsin.
Tüm BAŞBUĞ ların ruhu şad mekânları cennet olsun…
Zaferler Ayımız kutlu olsun…
Fatih KAPLAN 24.08.2017

BAŞBUĞ ALPARSLAN yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/23/basbug-alparslan/feed/ 0
SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/ http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/#comments Thu, 10 Aug 2017 16:50:22 +0000 http://edebice.net/?p=6627 -Bilir misin evlat, bu dağlarda eskiden kaplanlar yaşardı… -Bilmem mi? Anacığım hep anlatırdı. -Peki,  kaplanları hiç görmüş mü? -Yok, canlısını hiç görmemiş ama uzaktan kükremesini duymuş. Bir de avcılar son

SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
-Bilir misin evlat, bu dağlarda eskiden kaplanlar yaşardı…

-Bilmem mi? Anacığım hep anlatırdı.

-Peki,  kaplanları hiç görmüş mü?

-Yok, canlısını hiç görmemiş ama uzaktan kükremesini duymuş. Bir de avcılar son parsı vurduklarında yüzülmüş derisini görmüş. Hepsi o kadar.

İhtiyar arkasına yaslandı. Kasketini sol eliyle hafifçe arkaya doğru iterken sağ elindeki yarısı içilmiş ve artık iyice soğumuş olan çay bardağından büyük bir yudum aldı. Çakır, çipil gözleri ta uzaklara, karşı dağlardaki makilik ormana daldı. Beş on saniye öyle kaldıktan sonra  kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:

anadolu-kaplani-O son kaplanı vuran avcılardan biri de bendim, dedi.

Bunu bilmiyordum. Aklıma ilk gelen soruyu biraz da canını acıtmak istercesine sordum:

-Pişman mısın amca kaplanı vurduğuna?

-Pişman olunmaz mı? Pişmanım elbet… Ama asıl pişmanlığım yavrularına…

-Yavrularına mı?

Gözlerini bana çevirdi. Yaramazlık yapmış, sonra da pişman olmuş, dokunsan ağlayacak bir çocuğun ifadesiyle baktı. Yıllardır içini yakan bir sırrı ilk defa ifşa eder gibi devam etti:

-Bilir misin evlat, eğer bizim akılsızlığımız olmasa o güzel hayvanlar bugün hâlâ yaşıyor olacaklardı.

Köy meydanındaki asırlık çınar ağacının serin gölgesinde,  yaşlı bir köylüyle sohbet ediyordum. Sık sık, sırf yaşlıları dinlemek için bu kahveye gelir, gözüme kestirdiğim bir köylünün masasına oturur, çay söyler, bir muhabbet başlatır sonra da Toros yörüklerinin şivesiyle konuşan bu tatlı amcaların sohbetlerinin akışına bırakırdım kendimi.

Bugünkü sohbet arkadaşım görmüş geçirmiş bir ihtiyardı. Yaşı seksene yakın olmalıydı. Sigaradan sararmış kır bıyıklarını bura bura konuşuyor, kendisini ilgiyle dinlemem onu daha bir keyiflendiriyor, anlattıkça anlatıyordu.

Bu yaşta insanlar dinlemekten çok anlatmayı severler. Sayılı günlerini en iyi şekilde değerlendirip geride kalanlara kendilerinden daha fazla bir şeyler  bırakmak istermiş gibi bir halleri vardır. Çok iyi bilirler ki kısa zaman sonra  kendilerinden geriye sadece bir mezar taşı ve hatıraları kalacaktır.

Birbirimizi iyi bulmuştuk, ben eskileri dinlemeyi seviyordum, o ise anlatmayı. Çünkü ben hâlâ  dinleme çağındaydım o ise anlatma…

 

Elli yıl öncesine kadar İzmir dağlarında özellikle de Selçuk civarında Anadolu Parsları bolca yaşamışlar. 1950’li yıllarda bizim dağlarda avlanan ve avcılar tarafından Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesine hediye edilmiş olan iki parsın ilaçlanmış, iç organları boşaltılmış yani tahnit uygulanmış hallerini öğrencilerimle gittiğim bir okul gezisinde görmüştüm.

Çocukluğumda doya doya suyunu içtiğim pınarlardan, derelerden benden tam elli yıl önce bu parsların su içmiş olduklarını düşünmek boğazıma bir şeylerin gelip oturmasına sebep olmuştu. Yarım asır önce benim dağlarımdan canları pahasına koparılıp getirilmiş, o günden beri bir vitrin mankeni gibi ziyaretçilerini beklemeyen bu iki pars gözlerimi yaşartmıştı.

Köylüler Anadolu Parsına “kaplan” derlerdi. Kaynaklarda ise pars, leopar ve jaguar adları geçiyordu. “Pars” Farsça, “leopar” ve “jaguar” ise  İngilizce adıydı aslında.

İhtiyar anlatmaya devam etti:

-Kaplan çok güzel hayvandı evlat. Bir o kadar da tehlikeliydi.  Karşılaşmaktan herkesin ödü kopardı. Kimse tüfeksiz, köpeksiz dağa gidemezdi. Bazen köpekleri de yerdi ya…

-Köpekleri mi?

-Aynı gün benim iki av köpeğimi yediydi.

-Sen ne yaptın?

Bir kahkaha kopardı:

-Ne yapacağım? Kaçtım!

Avcılar başarısızlıklarından bahsetmeyi sevmezler.  Eğer bir avcı iki köpeğini birden parsa kaptırdığını, sonra da tabanları yağladığını kahkahalarla anlatıyorsa bu rakibine duyduğu saygıyı gösterir. Konu gittikçe ilginçleşiyordu. Hikâyeyi daha da deşmek istiyordum:

-Kaplanları herkes görür müydü?

İhtiyar saflığıma güldü:

-Kolay mı öyle kaplan görmek. Kendini kolay kolay göstermezdi. İnsandan korktuğundan falan değil ha. Utangaç kız gibiydiler. Ya da tenezzül etmezdi, kim bilir.  Az da olsa dağda kaplanlarla karşılaşanlar olurdu.  Bir insanla karşılaşırsa hemen yere oturur, gözlerini diker, kuyruğunun ucunu sert bir şekilde sağa sola vurmaya başlardı. Sanki bu karşılaşmadan dolayı canı sıkılır da “Nerden çıktın sen karşıma? Ne olacak şimdi?” derdi. Kolay kolay da saldırmazdı. Mesela bizim dağlarda hiç kimseye saldırmadı.  Sonra da birden ortadan kayboluverir, sen donup kaldığınla, elinin ayağının boşaldığıyla kalakalırdın.

Çok da güçlü bir hayvandı.  Taylara, deve dorumlarına hatta öküzlere bile saldırdığı olurdu. Öyle pek ortalıkta dolaşmazdı. Çok da iyi gizlenirdi. Gözünün önünde olsa göremezdin. Yumruk kadar taşın ardına bile gizlenir, fark edemezdin. Görenler de sayılıdır zaten. Ben canlısını sadece bir kere gördüm. Bir de yavrularını gördüm.

-Evet, yavrular demiştin. Nasıl, nerede gördün onları?

İhtiyarın yine keyfi kaçar gibi oldu:

-Gördüm ama keşke görmez olaydım.

İhtiyar bardağındaki çaydan son yudumu da alıp kalkmaya davrandı.

-Ben kalkayım artık evlat. Gecikirsem bizim avrat evde meraklanır.

Anlaşılan ihtiyar bu pars yavrularından bahsetmeyi pek istemiyordu. Ama konuyu da kendisi açmıştı. Hikâyeyi böyle yarım bırakamazdı. Israr ettim:

-Yapma amca, bak beni iyice meraklandırdın. Böyle yarım bırakıp gidemezsin. Bir çay daha söyleyeyim. Şu yavru kaplanları da anlat bana.

Ayağa kalkıp gitmek için bastonunu aranmaya başlayan ihtiyar bir an durdu. Düşünceli düşünceli sakallarını sıvazladı. Sonra:

-Haydi, söyle bakalım bir çay daha o zaman, dedi.

Hemen kahveciye seslendim:

-Bize iki çay daha!

İhtiyar çayı beklemeden anlatmaya başladı:

-O zamanlar birçok kişi hâlâ hayvancılık yapıyordu. Köy kurulmuş, devlet toprak dağıtmış, yerleşik hayata geçilmişti ama yörüklük de tam bitmemişti.  Köyün yarısı hâlâ dağda, kıl çadırlarda yaşıyordu. Dağdakilerin en büyük korkusu kaplanların hayvanlara saldırmasıydı. Geceleri öküz böğürtüsü gibi sesleri geliyordu kulağımıza. Hayvanlarımıza saldırırlardı bazen. Canımız yanıyordu ama avlamak da kolay değildi. Peşine düşmeye korkardık. Allah’tan Mantolu Hasan diye bir avcı vardı. Sadece o cesaret edebilirdi kaplan avlamaya.

Mantolu Hasan’ı çok duymuştum. Gençliğinde bu civarın en yaman avcısıymış. Çoluk çocuğu olmayan bekâr bir adammış. Anlatılanlara göre buralı değilmiş. Milas tarafından gelmiş.  Mübadeleden sonra yerli Rumlar tarafından boşaltılan, daha sonra Balkan göçmenleri yerleştirilen ve şimdi ülkemizin en bilinen turistik köylerden biri olan Şirince köyünde yaşarmış. Çoğu zaman da bizim ovada, Arnavut Tahsin denen bir ağanın çiftliğinde bedel dururmuş. Bir rivayete göre on beş,  bir rivayete göre elli tane Anadolu Parsı avlamış. O yıllarda vurduğu bir parsın postunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş. İsmet İnönü de kendisine bir kırma tüfek hediye etmiş. Bir rivayete göre de artık pars avlamaması için kendisinden söz almış.

Çocukken babamla gittiğimiz ilçedeki avcılar kulübünde görürdüm Mantolu Hasan’ı. Sanırım o zamanlar yaşı 70’in üzerindeydi. “Ne yapıyon be Mantolu?” derdi babam. “Otururum be hoca” derdi rahmetli. Efsane avcı, duvarları kendisinin avcılık günlerine ait siyah beyaz, solmuş fotoğraflarla süslü avcılar kulübü lokalinde siyah, uzun paltosuna bürünmüş, tek başına bir köşede oturur, Romalılardan kalma  su kemerlerinin üzerine yuva yapmış, tek ayak üzerinde dinlenen leyleklere karşı çayını yudumlardı.

-Mantolu Hasan ha?

-Mantolu Hasan ya. Korkusuz, becerikli bir adamdı. Devamlı dağlarda dolaşır, kaplan peşinde koşardı.

-Nasıl avlardı kaplanları?

-Herhalde tuzak kurardı. Yoksa kaplanın izini sürmek, onu gezerken görmek, hele de dolma tüfekle vurup öldürmek kolay mı?

-Demek tuzak kurardı? Nasıl tuzaktı bu?

-Kapan.

-Kapan?

-Hayvanın geçeceği patikaya kurarsın. Üzerini dalla, yaprakla örtersin ki hayvan fark etmesin.  Hayvanın ayağı değer değmez pat diye kapanır. Kapanın dişleri hayvanın etine gömülür, hatta ayağını kırar. Ondan sonra kolaysa kurtulsun. Ya ayağını koparıp kaçacak ya da avcı gelene kadar kaderine razı olup bekleyecek.

-Kaplanları öldürmek için zehirli et atan da olur muydu? Ben böyle şeyler de duydum. Hatta o zamanlar dağlarda bolca yaşayan kurt, sırtlan, kartal ve akbabaların da zehirli etlerle yok edildiğini duymuştum.

-Olmuştur mutlaka. Amaç öldürmek olduktan sonra, neden olmasın?

Konu dağılıyordu. Ben gene lafı yavrulara getirdim:

-Peki sen kaplan yavrularını nerede gördün? Hele onu anlatsana.

Yine neşesi kaçar gibi oldu. Derin bir nefes alıp devam etti.

– Artık dağlarda hiç kaplan kalmadığını düşünüyorduk. Yıllardır hiç gören, sesini duyan olmamıştı. Kimsenin sürüsüne de saldırmamıştı. Bir gün Zeytin Köy ile Barutçu Köyü arasında keçiye kaplan saldırmış diye bir haber geldi. Biz de genciz o zamanlar.  Aldı bizi bir heyecan.  Tüfekleri, köpekleri, kapanları topladık, düştük kaplanın peşine. Geçebileceği her yere kapanları kurduk.

Ertesi sabah tek tek kapanları kontrol etmeye başladık. Tuzakların hepsi boştu. Artık ümidimizi kaybetmeye başlamıştık ki,  bir tuzağın bozulduğunu gördük. Kapanın dişleri arasında kopmuş bir kaplan pençesi de vardı. Pençelerini bir görmeliydin, sanki bir jiletti.  Kaplan tuzağa yakalanmış, sonra da ayağını koparıp kaçmıştı. Eski avcılardan biri:

– “Kurtulmak için bu kadar çabaladıysa bu kesin yavruludur” dedi.

O zamanlar İzmir Hayvanat Bahçesi yeni kuruluyor. Çevreden hayvan topluyorlar. Eğer bir kaplan yavrusu yakalayıp götürsek çok iyi para vereceklerini de bir yerlerden duymuşuz.

Avcılıkta insanın gözünü kan bürür. Eline tüfeği alıp avın peşine düşersen, daha sonra pişman olacağın şeyleri düşünmeden yapabilirsin.  O gün bizim de gözümüzü kan bürümüştü. Kan kokusu almış kurt sürüsü gibi kan izlerini takip ettik. Bir iki saat uğraştıktan sonra yaralı kaplanı bir çam ağacının üzerinde bulduk.  Zavallı, topal ayağıyla çıkabileceği kadar yukarı çıkmış ve dalların arasına gizlenmişti. Acıyacak mıyız? Tüfeğini doğrultan tetiğe bastı. Koca hayvan biraz sonra külçe gibi düştü önümüze.  Önce hemen yanaşamadık. Öldüğünden emin olunca varabildik yanına. Bir de baktık ki dişi bir kaplan. Üstelik memeleri süt dolu.

-“Buraya kadar geldiğine göre yuvası buralardadır.”  dedi biri. Hemen etrafta kaplanın inini aramaya başladık. Biraz sonra da ağacın biraz uzağında aradığımızı ini bulduk. Kimse içeriye girmeye cesaret edemedi. Biz de kapısına ateş yaktık. Biraz sonra içeriden gözleri daha yeni açılmış dört tane yavru çıktı dışarıya.

Keyfimize diyecek yoktu. Hem bir kaplan öldürmüş hem de dört tane yavru yakalamıştık. Hayvanat bahçesi kim bilir ne kadar çok para öderdi bu yavrulara?

Yavruların kedi eniğinden farkı yoktu. Görsen alıp kucağına sevesin gelir.  Ben diyeyim on beş günlük, sen de yirmi. Enselerinden tutup bir çuvala doldurduk. Kaplanın da derisini güzelce yüzüp yanımıza aldık. Derisi soyulunca o güzelim hayvandan geriye bir et yığını kaldı. Gençler hatıra olarak saklamak için dişlerini söküp aldılar.

Biz köye ulaşmadan haberimiz ulaşmış. Köylü köy meydanına toplanmış. Aha şu duvara kaplanın derisini gerip çiviledik. Herkes gelip toplandı. Köy meydanı bayram yeri gibi oldu.

Kafama bir şey takılmıştı:

-Kaplan yavrulu olduğuna göre bir de eşi olmalıydı, değil mi?

-Bu hayvanlar sadece çiftleşme zamanı eşleriyle bir araya gelirler. Anne kaplan yavrularını kendisi büyütür. O yüzden etrafta erkeği yoktu.

Aklım erkek kaplanda kalmıştı? Peki o nereye gitmişti? Hiç gören olmamış mıydı?

-Peki erkek kaplan ne oldu? Sonra onu gören olmadı mı?

-Olmaz mı? Onu da birkaç yıl sonra bir keçi çobanı vurdu. Bir sürüye saldırmış. Sürünün köpekleri etrafını sarmışlar. Kaçamamış hayvan. Orta yerde beklemeye başlamış. Çoban da vurup öldürmüş.

Son pars ailesinin hazin öyküsü yüreğimi burkmuştu. İhtiyarın anlatmaktan çekindiği kadar vardı. O günlerde Anadolu parsları köylüler için yok edilmesi gereken bir canavar, sürülere hatta insanlara saldırabilen tehlikeli bir düşman olarak görülebilirdi. Kendi açılarından haksız da sayılmazlardı. Hakikatte ise onlar, nesilleri tükenmek üzere olan ve korumaya alınması gereken nadide bir türdü. Bu toprakların milyonlarca yıllık bir değeri, bir mirasıydılar. Keşke devlet bu konuda bir şeyler yapabilseydi. Keşke her şey doğal seyrine bırakılmasaydı.

 

Ben bu düşünceler dalmış, kendimce suçlu ararken ihtiyar hikâyesine devam etti:

-Sıra, yavruları hayvanat bahçesine götürmeye gelmişti. Ben o zamanlar köyün gözü açıklarından bilinirdim.  “Yavruları hayvanat bahçesine sen götür. Bu işi yaparsan sen yaparsın” dediler. Ben de kabul ettim. Belki de içime bir gurur geldi. Bilmiyorum artık?

Eve gidip kıyafetlerimi değiştirdim. Banyo yaptım, tıraş oldum. Gençlerden biriyle bizim Massey Ferguson traktöre atlayıp yola çıktık. Önce Selçuk’a, oradan da trene binip İzmir’e gideceğiz. O zamanlar Sasalı’daki Doğal Yaşam Parkı henüz yok. Hayvanat bahçesi Kültürpark’ta, fuarın içinde. Basmahane’de trenden indik mi beş dakikalık yol.

 

-Ee  sonra? dedim heyecanla. Aldınız mı paraları?

-Nerdeee? dedi ihtiyar. Adamlar ne yapsın ölü kaplan yavrusunu?

-Ölü mü?

İhtiyarın yine mahzunlaştı. Belli ki büyük bir suçluluk duyuyordu. Sesi titredi gibi geldi bana. Gözleri yine karşı dağlarda, devam etti:

-Ölü ya! Dördü de biz Selçuk’a varana kadar ölmüşler.

-Ama nasıl olur? O kadar kolay nasıl ölürler?

İhtiyar başını eğdi:

-Kendileri ölmediler ki! Biz öldürdük! Yola çıkarken kaplan yavrularını koyduğumuz çuvalı, traktörün egzozunun önüne astıydık. İlçeye varana kadar garipler egzoz dumandan boğulup ölmüşler.

-Deme be!

-Yaa, işte böyle. Biz o gün o akılsızlığı yapmasak, belki de bu kaplanın nesli hiç tükenmeyecekti.

İhtiyar duygulanmıştı. Çok vicdan azabı çekiyordu.  Teselli etmek istedim:

-Olacağı varmış, sıkma canını be amca, dedim. Acı acı gülümsedi:

-Belki dağlarda olmazdı ama en azından hayvanat bahçelerinde yaşayabilirlerdi be evlat. Biz de bir yakınımızı ziyarete gider gibi kalkar ziyaretlerine giderdik. “Bizim dağın kaplanı” der gururlanırdık.  Beceremedik. Elimize yüzümüze bulaştırdık.

Anadolu’nun bu gizemli canlısının varlığını devam ettirdiğini hala umuyorum. Bugün akşamları onun yüksek dağların zirvelerine yakın sık ağaçlı ormanlarda saklandığı, yer yer ortalığa çıkarak kükremelerinin dağları yankılandırdığı Anadolu’nun birçok yerinde bir fısıltı halinde hala anlatılmaktadır.

 

 

SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/feed/ 1
Volkan Sönmez: Ben Her Şeyden Önce Bir Türk Milliyetçisiyim! http://edebice.net/2016/01/02/volkan-sonmez-soylesi/ http://edebice.net/2016/01/02/volkan-sonmez-soylesi/#respond Sat, 02 Jan 2016 19:44:04 +0000 http://edebice.net/2016/01/02/volkan-sonmez-soylesi/ Kafes filminin müziklerini yapan sanatçı Volkan Sönmez ile sanata, sanatçıya ve kendisine dair söyleşi yaptık.  VOLKAN SÖNMEZ: ‘BEN HER ŞEYDEN ÖNCE BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM!’ Söyleşi: Yaşar Vural Dijital çağla beraber

Volkan Sönmez: Ben Her Şeyden Önce Bir Türk Milliyetçisiyim! yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>

Kafes filminin müziklerini yapan sanatçı Volkan Sönmez ile sanata, sanatçıya ve kendisine dair söyleşi yaptık. 

VOLKAN SÖNMEZ: ‘BEN HER ŞEYDEN ÖNCE BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM!’

Söyleşi: Yaşar Vural

Dijital çağla beraber her şey çabuk değişiyor. Birçok şey çabuk üretilip, çabuk tüketiliyor. Şöhret de öyle… Özellikle sanal medyanın üfleyip şişirdiği birçok şöhret balonu daha gözlerden gönüllere inmeden patlayıp sönüveriyor. Her konuda tüketici bir topluma dönüştüğümüz gerçeğine maalesef güzel sanatların bir kolu olan müzikte de şahit oluyoruz.

TV’lerde hiçbir akademik ve sanatsal alt yapısı olmadan hazırlanmış yarışma programlarında, sanatı değil kolay şöhreti seçen kişilerin, alanında yetkin ve usta (!) isimlerin önünde sergiledikleri üstün performanslarla mest oluyoruz. Söyledikleri tek bir parça ile müzik camiasının duayenlerince dakikalarca alkışlanan ve övgü dolu sözlere mazhar olanlar, acaba müzik sektöründeki sorunlara çare olabilecekler midir? İşin başka bir tarafı da şu: Bu tarz yarışmalar müziğin gelişimine katkı sunuyor mu? Soruları çoğaltmak mümkün…

Hiçbir emek harcamadan, işin fırınına girip terlemeden, pişmeden piyasaya “sanatçı” payesi verilerek sürülen onlarcası acaba bu sektöre ne katıyor? İşte tüm bu soruların cevabını deyim yerindeyse müziğin mutfağında pişen Volkan Sönmez’e sorduk.

YAŞAR VURAL: Volkan Bey, yıllarınızı müziğe vermiş bir sanatçı olarak müzik sektöründe bir “niteliksizlik” bir “kalitesizlik” görüyor musunuz sizde? Eğer görüyorsanız bu niteliksizliği neye bağlıyorsunuz?

VOLKAN SÖNMEZ: Merhaba, öncelikle şunu belirtmek isterim. Bir ülkede müzik sektörünün nitelikli ve kaliteli olması için; müzik yapanların sanatçı olması lazım. Yani sanatçı dediğimiz insanların gerçekten sanatçı olması lazım. Bizde bu maalesef böyle değil. O yüzden genel olarak ülkemizin müziğinde bir kalite aramak çok yersiz.

 

YAŞAR VURAL: Volkan Sönmez’e göre “sanatçı” kimdir? Özgün yaratımları olmayan, ortaya hiçbir fark koyamayan, hiçbir esere mührünü vuramamış kişilerin sanatçı olarak taktim edilmesinden Volkan Sönmez de rahatsız mıdır?

VOLKAN SÖNMEZ: Sanatçı; sanatın neredeyse bütün kollarından anlayan, yazan, okuyan, memleketinin sorunlarıyla içli-dışlı, tarih bilen ve sanatın kendi uğraştığı alanında tamamen yetkin olan, entelektüel ve aydın insandır. Memleketimizde gerçek sanatçı çok az ama sanatla uğraşan çok. Benim bu konudaki tek rahatsızlığım; insanımızın bu ayrımı yapamamasıdır.

 

YAŞAR VURAL: Sanata değer verenler arttıkça, gerçek sanatçılar da hak ettikleri yere kavuşacaklardır şüphesiz. Buradan yola çıkarsak, sanatçı ile beraber sanatseverlerin de niteliğinin artması gerektiğine inanıyor musunuz? Bunun için neler yapılabilir?

VOLKAN SÖNMEZ: Olaya sanatsever diye bakmamak lazım. Sanat sevmeyen insanın ciddi anlamda psikolojik sorunları olabilir. İnsanların bu konudaki niteliğinin artması, eğitim seviyesiyle tamamen doğru orantılıdır. Eğitim seviyesi ne kadar yüksek olursa; insanların sanat sevgisi ve bilgisi o kadar artar.

 

YAŞAR VURAL: Biraz da Volkan Sönmez’in sanatına dönelim. Bulunduğunuz konuma gelmenizde bazı dönüm noktalarınız vardır. Nelerdir onlar? Mesela sizi araştırırken “Grup Çığlık” adlı bir ekipte olduğunuzu öğrendik. Ne oldu o ekibe? O ekiple kaç albüm çıkardınız. Albümlere girmişken bugüne kadar kaç albüm çıkardınız? Bize biraz müzikal yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

VOLKAN SÖNMEZ: Ben aslında şarkıcıyım. Fakat daha çok aranjör ve müzik yönetmeni olarak tanınıyorum. Böyle olmasının sebebi yani dönüm noktası; yaklaşık 20 yıl önce Sony müzikle albüm anlaşması yapıp o anlaşmanın bir türlü faaliyete girmemesiyle oldu. Albüm bir türlü yapılmıyordu ve benim de hayatımı sürdürmek için para kazanmam lazımdı. Daha fazla bekleyecek gücüm kalmadığı an, başkalarının albümlerinin aranjörlüğünü yapmaya başladım. Grup Çığlık’a gelirsek bu grup benim ilk profesyonel albüm çalışmamı yaptığım ve çok uzun süre konserler verdiğim, dört arkadaştan oluşan Anadolu-rock tarzında müzik icra ettiğim bir gruptu. Grup Çığlık olarak 1 albüm yaptık ama yüzlerce konser verdik ve  2006 yılında tamamen ayrıldık. Neredeyse 10 yıldır birlikte çalmıyoruz ama bu yıl bir konser projemiz var. Bugüne kadar enstrümantal albümlerle birlikte toplam 20 albüm yayınladım.

 

YAŞAR VURAL: Dizi ve film müziği yaptığınızı biliyoruz. Özellikle “Kafes”le daha geniş kitlelere ulaştığınızı biliyoruz. Kafes’e geçmeden soralım: Dizi ve filmlere müzik yapmak nasıl bir duygu? Bir dizinin, bir filmin atmosferine, duygu dünyasına nasıl hâkim olabiliyorsunuz? Ya da şöyle soralım filmdeki duyguyu nasıl yakalıyorsunuz?

VOLKAN SÖNMEZ: Film müziği yapmak ‘bence’ dünyanın en zor ve en zevkli müzik kolu. Bunu yapabilmek için öncelikle çok ciddi bir teknik bilgiye sahip olmanız gerekli. Senaryo okumayı bilmelisiniz. Kitap okur gibi senaryo okunmaz. Senaryoyu okuyup tamamen anladıktan sonra ister istemez hikâyenin içine giriyorsunuz. Sonrası sizin besteciliğinize kalıyor. Yönetmeni ve senaristi çok iyi anladığınızda ortaya çıkan iş de herkes tarafından beğeniliyor.

 

YAŞAR VURAL: Öncelikle Kafes film müzikleri için sizi tebrik etmeliyim. Filmin konusunu daha da etkili kılan tınılarla desteklenmiş film. Kafes filminin müzikleri size teklif edilince ne hissettiniz? Filmin konusu ve yaşanmışlıklar filme yaptığınız müziklerde etkili oldu mu?

VOLKAN SÖNMEZ: Açıkçası teklif gelince sevindim. Çünkü o dönemi anlatan bir filmin müziklerini yapmak için 80 öncesini bilmek gerekir. Ben yakın siyasi tarihi çok iyi bilirim.  Eğer o dönemi bilmeyen bir müzisyen arkadaş bu işi yapsaydı çok üzülürdüm. O dönemi iyi bilmeseydim filmin müzikleri bu kadar etkili olmazdı.

 

YAŞAR VURAL: Volkan Bey, Kafes filmi ve MHP’nin 2015 seçim müziklerini yapmanız dolayısıyla milliyetçi-ülkücü kesimin takdirini topladınız.  Acaba Volkan Sönmez bu ilişkiyi “profesyonellikle” mi yoksa başka bir bağla mı açıklar?

VOLKAN SÖNMEZ: Öncelikle profesyonellik bu işin olmazsa olmazıdır. Bu iş benim mesleğim. Ama ondan önce gelen bir şey var Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çok sevdiğim bir sözü şöyle; “ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim..”  konu aslında bu kadar basit. Sanıyorum gayet açıklayıcı oldu.

 

YAŞAR VURAL: Ben sizi ilk kez Murat İnce ile söylediğiniz “Bize Kalan” adlı parçanın klibinde dinlemiştim. O parçanın müziği de size mi ait? Böyle birkaç yorumcu ile aynı kliplerde gördük sizi. Şairlere eşlik eden Volkan Sönmez’in acaba şairlik yönü de var mı?

VOLKAN SÖNMEZ: O şarkının müziği, çok sevdiğim ağabeyim Ahmet Şafak’a aittir. Çok fazla şiir albümü yaptığım doğrudur. Kesinlikle bir şairlik tarafım yok. Ben olsa olsa şarkı sözü yazarı olabilirim. Ama onu da çok sevmiyorum. Dünyanın en iyi şairlerinin çıktığı bir memlekette şairim demek çok büyük cesaret ister. Şiir okumayı çok severim ama şiiri şairin kendi sesinden dinlemeyi çok daha fazla severim.

 

YAŞAR VURAL: Volkan Sönmez acaba gelecekten ümitli midir? Sohbetimizin başında da değindiğimiz gibi kolaycılık ve üretmeden tüketen bir topluma dönüşümüz, gelecekten endişe etmemiz için yeterli bir sebep değil midir? Siz nasıl görüyorsunuz özelde müziğin genelde ülkemizin durumunu?

VOLKAN SÖNMEZ: Beni biraz karamsar bulabilirsiniz ama açıkçası hiç ümitli değilim. Türk müziğinin ve Türkiye’nin durumu pek parlak değil. Tamamen tüketime yönelmiş durumdayız. Müzik de böyle, üretim yok. Her şey aynı, birbirinin benzeri. Özgün olan bir şey yok.

 

YAŞAR VURAL: Volkan Bey, belki başta sormamız gereken soruyu mülakatımızın sonuna doğru soralım. İnternette detaylı biyografinize rastlayamadık. Volkan Sönmez kimdir, nerelidir, nerelerde okumuş, nerelerde bulunmuştur? Bize kendinizden bahseder misiniz biraz?

VOLKAN SÖNMEZ: İstanbul doğumluyum. Çocukluğum Bakırköy ve Silivri’de geçti. Birçok üniversiteye girdim çıktım, turizm, kamu yönetimi, müzik ve hiçbirini bitiremedim. En son Türkiye’de hiçbir okulda bulunmayan bir bölüm olan “film-scoring&composition” yani film müziği ve kompozisyon okudum. Yakınlarım biraz sinirli olduğumu söyler ama sebebi neredeyse bütün sabrımı işime veriyor olmam. Bunun dışında sakin ve tertipli biriyimdir.

 

YAŞAR VURAL: Şu an için üzerinde çalıştığınız bir proje var mı? Biraz da çalışmalarınızdan söz edelim mi ne dersiniz?

VOLKAN SÖNMEZ: Şu an bir kaç projeyle aynı anda çalışıyorum. Bir tanesi yeni bir sinema filminin müzikleri –ki bu kayıt aşamasına geldi- diğeri ciddi bir arşiv niteliğinde olacak olan ‘Semah’ albümü ve en son olarak da en çok önemsediğim yakında yayınlanacak olan ikinci romanım.

 

YAŞAR VURAL: Edebice Net için yaptığımız bu mülakatta bize vakit ayırdınız. Size çok teşekkür ediyor, sanat yaşamınızda başarılar diliyoruz

VOLKAN SÖNMEZ: Nitelikli sorularınız için ben teşekkür ederim.

edebice.net

 

 

Volkan Sönmez: Ben Her Şeyden Önce Bir Türk Milliyetçisiyim! yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2016/01/02/volkan-sonmez-soylesi/feed/ 0
Anadolu http://edebice.net/2015/04/29/anadolu/ http://edebice.net/2015/04/29/anadolu/#respond Wed, 29 Apr 2015 16:57:05 +0000 http://edebice.net/2015/04/29/anadolu/  Anadolu, Sultan Osman’ın yurdu, Tuğrul Bey’in konağıdır o eller! Milletimiz orda doğdu, büyüdü, Bize ana kucağıdır o eller!   Osmanlılar unutmasın soyunu; Anadol’dan aştık hudud boyunu, Orda oldu zorlu ateş

Anadolu yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
 Anadolu, Sultan Osman’ın yurdu,

Tuğrul Bey’in konağıdır o eller!

Milletimiz orda doğdu, büyüdü,

Bize ana kucağıdır o eller!

 

Osmanlılar unutmasın soyunu;

Anadol’dan aştık hudud boyunu,

Orda oldu zorlu ateş oyunu,

Ataların ocağıdır o eller!

 

Bu devlete orda temel atıldı,

O meydanda can alınıp satıldı;

Yaylasında zağlı silâh çatıldı.

Kahramanlar otağıdır o eller!

 

Bir zamanlar krallardan tâc aldık.

Uçan kuştan, akan sudan bac aldık.

Nice yavuz düşmanlardan öc aldık.

Bu kuvvetin kaynağıdır o eller.

 

Hep gaazîler ordan gelip geçtiler,

O çaylardan abdest alıp, içtiler.

Memleketler fetheyleyip göçtüler,

 Erenlerin durağıdır o eller!

 

Her bir vîrân köşesinde bir er var.

 Türbelerde nice nice server var;

Bilmem nerde böyle mutlu bir yer var?

 Ulu Kâbe toprağıdır o eller!..

 

Ormanında türlü kuşlar ötüşür,

Çayırında gürbüz koçlar itişir;

Tarlasında altın başak yetişir,

Gölgesinde gam dağıtır o eller!..

 

Oradadır asıl Türkün oymağı,

Cevahirdir bütün taşı, toprağı,

Gümüş akar, çiçek kokar ırmağı,

Defineler yatağıdır o eller!..

 

Sılasıdır serde, Türk’ün sevdâsı,

Memlekettir gece gündüz rûyâsı.

Askerlerin olur gelin odası.

Gönüllerin bucağıdır o eller!.

 

Rızâ! Canım o ellere kurbandır.

Sinesinde yatan atan, anandır;

Anadolu asıl eski vatandır,

Anamızın kucağıdır o eller!.

               Rıza Tevfik Bölükbaşı

                      1917 (Serâb-ı Ömrüm)

Anadolu yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2015/04/29/anadolu/feed/ 0