avcı – Edebice Dergisi http://edebice.net Resmi Web Sitesi Fri, 15 May 2020 21:52:50 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.18 SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/ http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/#comments Thu, 10 Aug 2017 16:50:22 +0000 http://edebice.net/?p=6627 -Bilir misin evlat, bu dağlarda eskiden kaplanlar yaşardı… -Bilmem mi? Anacığım hep anlatırdı. -Peki,  kaplanları hiç görmüş mü? -Yok, canlısını hiç görmemiş ama uzaktan kükremesini duymuş. Bir de avcılar son

SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
-Bilir misin evlat, bu dağlarda eskiden kaplanlar yaşardı…

-Bilmem mi? Anacığım hep anlatırdı.

-Peki,  kaplanları hiç görmüş mü?

-Yok, canlısını hiç görmemiş ama uzaktan kükremesini duymuş. Bir de avcılar son parsı vurduklarında yüzülmüş derisini görmüş. Hepsi o kadar.

İhtiyar arkasına yaslandı. Kasketini sol eliyle hafifçe arkaya doğru iterken sağ elindeki yarısı içilmiş ve artık iyice soğumuş olan çay bardağından büyük bir yudum aldı. Çakır, çipil gözleri ta uzaklara, karşı dağlardaki makilik ormana daldı. Beş on saniye öyle kaldıktan sonra  kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:

anadolu-kaplani-O son kaplanı vuran avcılardan biri de bendim, dedi.

Bunu bilmiyordum. Aklıma ilk gelen soruyu biraz da canını acıtmak istercesine sordum:

-Pişman mısın amca kaplanı vurduğuna?

-Pişman olunmaz mı? Pişmanım elbet… Ama asıl pişmanlığım yavrularına…

-Yavrularına mı?

Gözlerini bana çevirdi. Yaramazlık yapmış, sonra da pişman olmuş, dokunsan ağlayacak bir çocuğun ifadesiyle baktı. Yıllardır içini yakan bir sırrı ilk defa ifşa eder gibi devam etti:

-Bilir misin evlat, eğer bizim akılsızlığımız olmasa o güzel hayvanlar bugün hâlâ yaşıyor olacaklardı.

Köy meydanındaki asırlık çınar ağacının serin gölgesinde,  yaşlı bir köylüyle sohbet ediyordum. Sık sık, sırf yaşlıları dinlemek için bu kahveye gelir, gözüme kestirdiğim bir köylünün masasına oturur, çay söyler, bir muhabbet başlatır sonra da Toros yörüklerinin şivesiyle konuşan bu tatlı amcaların sohbetlerinin akışına bırakırdım kendimi.

Bugünkü sohbet arkadaşım görmüş geçirmiş bir ihtiyardı. Yaşı seksene yakın olmalıydı. Sigaradan sararmış kır bıyıklarını bura bura konuşuyor, kendisini ilgiyle dinlemem onu daha bir keyiflendiriyor, anlattıkça anlatıyordu.

Bu yaşta insanlar dinlemekten çok anlatmayı severler. Sayılı günlerini en iyi şekilde değerlendirip geride kalanlara kendilerinden daha fazla bir şeyler  bırakmak istermiş gibi bir halleri vardır. Çok iyi bilirler ki kısa zaman sonra  kendilerinden geriye sadece bir mezar taşı ve hatıraları kalacaktır.

Birbirimizi iyi bulmuştuk, ben eskileri dinlemeyi seviyordum, o ise anlatmayı. Çünkü ben hâlâ  dinleme çağındaydım o ise anlatma…

 

Elli yıl öncesine kadar İzmir dağlarında özellikle de Selçuk civarında Anadolu Parsları bolca yaşamışlar. 1950’li yıllarda bizim dağlarda avlanan ve avcılar tarafından Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesine hediye edilmiş olan iki parsın ilaçlanmış, iç organları boşaltılmış yani tahnit uygulanmış hallerini öğrencilerimle gittiğim bir okul gezisinde görmüştüm.

Çocukluğumda doya doya suyunu içtiğim pınarlardan, derelerden benden tam elli yıl önce bu parsların su içmiş olduklarını düşünmek boğazıma bir şeylerin gelip oturmasına sebep olmuştu. Yarım asır önce benim dağlarımdan canları pahasına koparılıp getirilmiş, o günden beri bir vitrin mankeni gibi ziyaretçilerini beklemeyen bu iki pars gözlerimi yaşartmıştı.

Köylüler Anadolu Parsına “kaplan” derlerdi. Kaynaklarda ise pars, leopar ve jaguar adları geçiyordu. “Pars” Farsça, “leopar” ve “jaguar” ise  İngilizce adıydı aslında.

İhtiyar anlatmaya devam etti:

-Kaplan çok güzel hayvandı evlat. Bir o kadar da tehlikeliydi.  Karşılaşmaktan herkesin ödü kopardı. Kimse tüfeksiz, köpeksiz dağa gidemezdi. Bazen köpekleri de yerdi ya…

-Köpekleri mi?

-Aynı gün benim iki av köpeğimi yediydi.

-Sen ne yaptın?

Bir kahkaha kopardı:

-Ne yapacağım? Kaçtım!

Avcılar başarısızlıklarından bahsetmeyi sevmezler.  Eğer bir avcı iki köpeğini birden parsa kaptırdığını, sonra da tabanları yağladığını kahkahalarla anlatıyorsa bu rakibine duyduğu saygıyı gösterir. Konu gittikçe ilginçleşiyordu. Hikâyeyi daha da deşmek istiyordum:

-Kaplanları herkes görür müydü?

İhtiyar saflığıma güldü:

-Kolay mı öyle kaplan görmek. Kendini kolay kolay göstermezdi. İnsandan korktuğundan falan değil ha. Utangaç kız gibiydiler. Ya da tenezzül etmezdi, kim bilir.  Az da olsa dağda kaplanlarla karşılaşanlar olurdu.  Bir insanla karşılaşırsa hemen yere oturur, gözlerini diker, kuyruğunun ucunu sert bir şekilde sağa sola vurmaya başlardı. Sanki bu karşılaşmadan dolayı canı sıkılır da “Nerden çıktın sen karşıma? Ne olacak şimdi?” derdi. Kolay kolay da saldırmazdı. Mesela bizim dağlarda hiç kimseye saldırmadı.  Sonra da birden ortadan kayboluverir, sen donup kaldığınla, elinin ayağının boşaldığıyla kalakalırdın.

Çok da güçlü bir hayvandı.  Taylara, deve dorumlarına hatta öküzlere bile saldırdığı olurdu. Öyle pek ortalıkta dolaşmazdı. Çok da iyi gizlenirdi. Gözünün önünde olsa göremezdin. Yumruk kadar taşın ardına bile gizlenir, fark edemezdin. Görenler de sayılıdır zaten. Ben canlısını sadece bir kere gördüm. Bir de yavrularını gördüm.

-Evet, yavrular demiştin. Nasıl, nerede gördün onları?

İhtiyarın yine keyfi kaçar gibi oldu:

-Gördüm ama keşke görmez olaydım.

İhtiyar bardağındaki çaydan son yudumu da alıp kalkmaya davrandı.

-Ben kalkayım artık evlat. Gecikirsem bizim avrat evde meraklanır.

Anlaşılan ihtiyar bu pars yavrularından bahsetmeyi pek istemiyordu. Ama konuyu da kendisi açmıştı. Hikâyeyi böyle yarım bırakamazdı. Israr ettim:

-Yapma amca, bak beni iyice meraklandırdın. Böyle yarım bırakıp gidemezsin. Bir çay daha söyleyeyim. Şu yavru kaplanları da anlat bana.

Ayağa kalkıp gitmek için bastonunu aranmaya başlayan ihtiyar bir an durdu. Düşünceli düşünceli sakallarını sıvazladı. Sonra:

-Haydi, söyle bakalım bir çay daha o zaman, dedi.

Hemen kahveciye seslendim:

-Bize iki çay daha!

İhtiyar çayı beklemeden anlatmaya başladı:

-O zamanlar birçok kişi hâlâ hayvancılık yapıyordu. Köy kurulmuş, devlet toprak dağıtmış, yerleşik hayata geçilmişti ama yörüklük de tam bitmemişti.  Köyün yarısı hâlâ dağda, kıl çadırlarda yaşıyordu. Dağdakilerin en büyük korkusu kaplanların hayvanlara saldırmasıydı. Geceleri öküz böğürtüsü gibi sesleri geliyordu kulağımıza. Hayvanlarımıza saldırırlardı bazen. Canımız yanıyordu ama avlamak da kolay değildi. Peşine düşmeye korkardık. Allah’tan Mantolu Hasan diye bir avcı vardı. Sadece o cesaret edebilirdi kaplan avlamaya.

Mantolu Hasan’ı çok duymuştum. Gençliğinde bu civarın en yaman avcısıymış. Çoluk çocuğu olmayan bekâr bir adammış. Anlatılanlara göre buralı değilmiş. Milas tarafından gelmiş.  Mübadeleden sonra yerli Rumlar tarafından boşaltılan, daha sonra Balkan göçmenleri yerleştirilen ve şimdi ülkemizin en bilinen turistik köylerden biri olan Şirince köyünde yaşarmış. Çoğu zaman da bizim ovada, Arnavut Tahsin denen bir ağanın çiftliğinde bedel dururmuş. Bir rivayete göre on beş,  bir rivayete göre elli tane Anadolu Parsı avlamış. O yıllarda vurduğu bir parsın postunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş. İsmet İnönü de kendisine bir kırma tüfek hediye etmiş. Bir rivayete göre de artık pars avlamaması için kendisinden söz almış.

Çocukken babamla gittiğimiz ilçedeki avcılar kulübünde görürdüm Mantolu Hasan’ı. Sanırım o zamanlar yaşı 70’in üzerindeydi. “Ne yapıyon be Mantolu?” derdi babam. “Otururum be hoca” derdi rahmetli. Efsane avcı, duvarları kendisinin avcılık günlerine ait siyah beyaz, solmuş fotoğraflarla süslü avcılar kulübü lokalinde siyah, uzun paltosuna bürünmüş, tek başına bir köşede oturur, Romalılardan kalma  su kemerlerinin üzerine yuva yapmış, tek ayak üzerinde dinlenen leyleklere karşı çayını yudumlardı.

-Mantolu Hasan ha?

-Mantolu Hasan ya. Korkusuz, becerikli bir adamdı. Devamlı dağlarda dolaşır, kaplan peşinde koşardı.

-Nasıl avlardı kaplanları?

-Herhalde tuzak kurardı. Yoksa kaplanın izini sürmek, onu gezerken görmek, hele de dolma tüfekle vurup öldürmek kolay mı?

-Demek tuzak kurardı? Nasıl tuzaktı bu?

-Kapan.

-Kapan?

-Hayvanın geçeceği patikaya kurarsın. Üzerini dalla, yaprakla örtersin ki hayvan fark etmesin.  Hayvanın ayağı değer değmez pat diye kapanır. Kapanın dişleri hayvanın etine gömülür, hatta ayağını kırar. Ondan sonra kolaysa kurtulsun. Ya ayağını koparıp kaçacak ya da avcı gelene kadar kaderine razı olup bekleyecek.

-Kaplanları öldürmek için zehirli et atan da olur muydu? Ben böyle şeyler de duydum. Hatta o zamanlar dağlarda bolca yaşayan kurt, sırtlan, kartal ve akbabaların da zehirli etlerle yok edildiğini duymuştum.

-Olmuştur mutlaka. Amaç öldürmek olduktan sonra, neden olmasın?

Konu dağılıyordu. Ben gene lafı yavrulara getirdim:

-Peki sen kaplan yavrularını nerede gördün? Hele onu anlatsana.

Yine neşesi kaçar gibi oldu. Derin bir nefes alıp devam etti.

– Artık dağlarda hiç kaplan kalmadığını düşünüyorduk. Yıllardır hiç gören, sesini duyan olmamıştı. Kimsenin sürüsüne de saldırmamıştı. Bir gün Zeytin Köy ile Barutçu Köyü arasında keçiye kaplan saldırmış diye bir haber geldi. Biz de genciz o zamanlar.  Aldı bizi bir heyecan.  Tüfekleri, köpekleri, kapanları topladık, düştük kaplanın peşine. Geçebileceği her yere kapanları kurduk.

Ertesi sabah tek tek kapanları kontrol etmeye başladık. Tuzakların hepsi boştu. Artık ümidimizi kaybetmeye başlamıştık ki,  bir tuzağın bozulduğunu gördük. Kapanın dişleri arasında kopmuş bir kaplan pençesi de vardı. Pençelerini bir görmeliydin, sanki bir jiletti.  Kaplan tuzağa yakalanmış, sonra da ayağını koparıp kaçmıştı. Eski avcılardan biri:

– “Kurtulmak için bu kadar çabaladıysa bu kesin yavruludur” dedi.

O zamanlar İzmir Hayvanat Bahçesi yeni kuruluyor. Çevreden hayvan topluyorlar. Eğer bir kaplan yavrusu yakalayıp götürsek çok iyi para vereceklerini de bir yerlerden duymuşuz.

Avcılıkta insanın gözünü kan bürür. Eline tüfeği alıp avın peşine düşersen, daha sonra pişman olacağın şeyleri düşünmeden yapabilirsin.  O gün bizim de gözümüzü kan bürümüştü. Kan kokusu almış kurt sürüsü gibi kan izlerini takip ettik. Bir iki saat uğraştıktan sonra yaralı kaplanı bir çam ağacının üzerinde bulduk.  Zavallı, topal ayağıyla çıkabileceği kadar yukarı çıkmış ve dalların arasına gizlenmişti. Acıyacak mıyız? Tüfeğini doğrultan tetiğe bastı. Koca hayvan biraz sonra külçe gibi düştü önümüze.  Önce hemen yanaşamadık. Öldüğünden emin olunca varabildik yanına. Bir de baktık ki dişi bir kaplan. Üstelik memeleri süt dolu.

-“Buraya kadar geldiğine göre yuvası buralardadır.”  dedi biri. Hemen etrafta kaplanın inini aramaya başladık. Biraz sonra da ağacın biraz uzağında aradığımızı ini bulduk. Kimse içeriye girmeye cesaret edemedi. Biz de kapısına ateş yaktık. Biraz sonra içeriden gözleri daha yeni açılmış dört tane yavru çıktı dışarıya.

Keyfimize diyecek yoktu. Hem bir kaplan öldürmüş hem de dört tane yavru yakalamıştık. Hayvanat bahçesi kim bilir ne kadar çok para öderdi bu yavrulara?

Yavruların kedi eniğinden farkı yoktu. Görsen alıp kucağına sevesin gelir.  Ben diyeyim on beş günlük, sen de yirmi. Enselerinden tutup bir çuvala doldurduk. Kaplanın da derisini güzelce yüzüp yanımıza aldık. Derisi soyulunca o güzelim hayvandan geriye bir et yığını kaldı. Gençler hatıra olarak saklamak için dişlerini söküp aldılar.

Biz köye ulaşmadan haberimiz ulaşmış. Köylü köy meydanına toplanmış. Aha şu duvara kaplanın derisini gerip çiviledik. Herkes gelip toplandı. Köy meydanı bayram yeri gibi oldu.

Kafama bir şey takılmıştı:

-Kaplan yavrulu olduğuna göre bir de eşi olmalıydı, değil mi?

-Bu hayvanlar sadece çiftleşme zamanı eşleriyle bir araya gelirler. Anne kaplan yavrularını kendisi büyütür. O yüzden etrafta erkeği yoktu.

Aklım erkek kaplanda kalmıştı? Peki o nereye gitmişti? Hiç gören olmamış mıydı?

-Peki erkek kaplan ne oldu? Sonra onu gören olmadı mı?

-Olmaz mı? Onu da birkaç yıl sonra bir keçi çobanı vurdu. Bir sürüye saldırmış. Sürünün köpekleri etrafını sarmışlar. Kaçamamış hayvan. Orta yerde beklemeye başlamış. Çoban da vurup öldürmüş.

Son pars ailesinin hazin öyküsü yüreğimi burkmuştu. İhtiyarın anlatmaktan çekindiği kadar vardı. O günlerde Anadolu parsları köylüler için yok edilmesi gereken bir canavar, sürülere hatta insanlara saldırabilen tehlikeli bir düşman olarak görülebilirdi. Kendi açılarından haksız da sayılmazlardı. Hakikatte ise onlar, nesilleri tükenmek üzere olan ve korumaya alınması gereken nadide bir türdü. Bu toprakların milyonlarca yıllık bir değeri, bir mirasıydılar. Keşke devlet bu konuda bir şeyler yapabilseydi. Keşke her şey doğal seyrine bırakılmasaydı.

 

Ben bu düşünceler dalmış, kendimce suçlu ararken ihtiyar hikâyesine devam etti:

-Sıra, yavruları hayvanat bahçesine götürmeye gelmişti. Ben o zamanlar köyün gözü açıklarından bilinirdim.  “Yavruları hayvanat bahçesine sen götür. Bu işi yaparsan sen yaparsın” dediler. Ben de kabul ettim. Belki de içime bir gurur geldi. Bilmiyorum artık?

Eve gidip kıyafetlerimi değiştirdim. Banyo yaptım, tıraş oldum. Gençlerden biriyle bizim Massey Ferguson traktöre atlayıp yola çıktık. Önce Selçuk’a, oradan da trene binip İzmir’e gideceğiz. O zamanlar Sasalı’daki Doğal Yaşam Parkı henüz yok. Hayvanat bahçesi Kültürpark’ta, fuarın içinde. Basmahane’de trenden indik mi beş dakikalık yol.

 

-Ee  sonra? dedim heyecanla. Aldınız mı paraları?

-Nerdeee? dedi ihtiyar. Adamlar ne yapsın ölü kaplan yavrusunu?

-Ölü mü?

İhtiyarın yine mahzunlaştı. Belli ki büyük bir suçluluk duyuyordu. Sesi titredi gibi geldi bana. Gözleri yine karşı dağlarda, devam etti:

-Ölü ya! Dördü de biz Selçuk’a varana kadar ölmüşler.

-Ama nasıl olur? O kadar kolay nasıl ölürler?

İhtiyar başını eğdi:

-Kendileri ölmediler ki! Biz öldürdük! Yola çıkarken kaplan yavrularını koyduğumuz çuvalı, traktörün egzozunun önüne astıydık. İlçeye varana kadar garipler egzoz dumandan boğulup ölmüşler.

-Deme be!

-Yaa, işte böyle. Biz o gün o akılsızlığı yapmasak, belki de bu kaplanın nesli hiç tükenmeyecekti.

İhtiyar duygulanmıştı. Çok vicdan azabı çekiyordu.  Teselli etmek istedim:

-Olacağı varmış, sıkma canını be amca, dedim. Acı acı gülümsedi:

-Belki dağlarda olmazdı ama en azından hayvanat bahçelerinde yaşayabilirlerdi be evlat. Biz de bir yakınımızı ziyarete gider gibi kalkar ziyaretlerine giderdik. “Bizim dağın kaplanı” der gururlanırdık.  Beceremedik. Elimize yüzümüze bulaştırdık.

Anadolu’nun bu gizemli canlısının varlığını devam ettirdiğini hala umuyorum. Bugün akşamları onun yüksek dağların zirvelerine yakın sık ağaçlı ormanlarda saklandığı, yer yer ortalığa çıkarak kükremelerinin dağları yankılandırdığı Anadolu’nun birçok yerinde bir fısıltı halinde hala anlatılmaktadır.

 

 

SON LEOPAR (1960 yılı başlarına kadar İzmir dağlarında yaşayan Anadolu Leoparının gerçek ve hazin yok oluş hikayesi.) yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/10/son-leopar-1960-yili-baslarina-kadar-izmir-daglarinda-yasayan-anadolu-leoparinin-gercek-hazin-yok-olus-hikayesi/feed/ 1
AVCI, ÜVEYİK VE ÇOCUK http://edebice.net/2017/08/09/avci-uveyik-cocuk/ http://edebice.net/2017/08/09/avci-uveyik-cocuk/#comments Wed, 09 Aug 2017 10:33:00 +0000 http://edebice.net/?p=6611 1-Avcı: Avcı burnundan soluyordu, nasıl olurdu bu? Üç adım ötesinden kalkan bir sürü keklik nasıl da kaçardı. Nasıl da boş bulunuvermişti o anda. Niye o anda sırtındaki çantadan bir şeyler

AVCI, ÜVEYİK VE ÇOCUK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
uveyik

1-Avcı:

Avcı burnundan soluyordu, nasıl olurdu bu? Üç adım ötesinden kalkan bir sürü keklik nasıl da kaçardı. Nasıl da boş bulunuvermişti o anda. Niye o anda sırtındaki çantadan bir şeyler çıkarmakla uğraşmıştı ki, nerden aklına gelmişti çantası. Hiç olmazdı bu. Hiç eli boş dönmezdi, ama olmuştu işte.  Uçuvermişlerdi önünden. Hiç tahmin etmemişti o anda orada kekliklerin olabileceği. Bu yüzden biraz boş bulunmuş ve şaşırıvermişti. Önce birine tüfeğiyle nişan almış, ama o ağaçların arasına girince bir diğerine tüfeğini doğrultmuştu. Onun çok uzaklaştığını görünce de üçüncüsüne tüfeğini doğrultmuştu. İki kez ardı ardına ateşlemişti çifte tüfeğini ama karavanaydı ikisi de. Tekrar tüfeğini dolduruncaya kadar ortada ne keklik ne de kuş kalmıştı. Bunu kendine yedirememişti. Bu dağlarda kendisinden habersiz uçacak kuş var mıydı? Koşmuştu peşlerinden, kekliğin kalktıktan sonra tekrar nereye konacağını iyi bilirdi. Tekrar buldu kuşları; saçma yağdırdı peşlerinden. Ama yine vuramamıştı. Belki vurmuştu, yaralı kaçmışlardı lâkin vurdu diyebilmesi için elinde, kanları eline bulaşmış bir kuş bedeni olmalıydı. İşte ancak o zaman kuş gerçekten vurulmuş olurdu. Gözlerini kan bürümüştü adeta.  Başı dönüyor; ateş ve ter içinde soluyordu. Bir suçlu arıyordu kendince. Tüfeğini aldı, inceledi; av fişeklerine baktı. Fişeklerini evde kendisi hazırlardı, ölçüsünü bilirdi. Acaba saçmasını az mı koymuştu, niye bugün vuramıyordu. O tepeden bu tepeye koştu, vadileri, dere yataklarını, sık çalılıkları, yükseklerdeki açık alanları dolaştı. Ellerinin üstü çizik çizik olmuştu çalıların dikenlerinden. Koşarken çizmeleri çıktı ayaklarından, birkaç kez düşer gibi oldu, neredeyse hiç nefes almadan, su içmeden aklını başından alan bir hırsla keklikleri aradı akşama kadar.  Avcılığa ilk başladığı gençlik günlerinde bazen tıpkı bugünkü gibi eli boş döndüğü olmuştu. Ama artık usta bir iz sürücü, attığını vuran bir avcı olarak tanınıp bilindiği günden beridir, çantasında bir kuş olmadan döndüğü görülmemişti evine.

Asıl zoruna giden keklikleri kaçırması değildi aslında. Köyün kahvesinin önünden geçerken Koca Seferlerin Süleyman’ı görmüştü bu sabah. Köyün kahvehanesinin önüne koca gövdesini sermiş, üç sandalyeyi işgal etmiş, güneşleniyordu. Bir sandalyeye oturmuş, diğerine bir kolunu atmış, bir ayağını da bir başka sandalyeye uzatmıştı.  Onu görünce biraz toparlanmış:

“Hey yy Şeref, nereye böyle?”

diye seslenmişti. Canı cevap vermek istememişti. Ta çocukluktan beri birbirlerinden pek hazzetmezlerdi.

“Şöyle bir dolanayım,” dedi.

“Kekliklere selam söyle, onlar beni iyi tanır.”

Süleyman da yaman avcıydı. Her ne kadar iri bir cüsse taşısa da ava çıkınca bambaşka biri olur, taşların üzerinden keklik gibi seker, attığını da vururdu. Onun için aralarında hangisinin iyi bir atıcı olduğuna dair bir rekabettir gidiyordu. Süleyman onu yukarıdan aşağıya süzdü, sonra alaycı bir edayla sordu:

“Nereye doğru gidiyorsun?”

“Barutçu’ ya doğru uzanacağım.”

“Geçen gün İnbaşı’nda üç tane düşürdüm, ikisini de bir atışta vurdum. Benim fişeklerim kuşu havada pişirir.”

Arkasından kocaman bir kahkaha attı. Sonra da ekledi.

“Oralarda buralarda dolaşıp da kuşları ürkütme.”

Cevap vermedi. Ama içinden “Sen görürsün” demekle yetindi. “Vurduğum keklikleri önüne sermezsem”.

Ama kızıl ufukta güneşin bakmak üzere olduğu ve gözleri artık yakmadığı şu anda çantasında bir tane bile keklik yoktu. Canı çok sıkkındı. Döneceği yolu değiştirip kahvehanenin önünden geçmemeyi düşündü. Süleyman elinin boş döndüğünü görünce yine ona takılacak ve canı bu sefer iyiden iyiye sıkılacaktı. Yine de her ihtimale karşı dönüş yolunda karşısına bir kuş çıkar ümidiyle tüfeğini dolu tutmayı ihmal etmedi. Çakıllı, tozlu yoldan taşları tekmeleye tekmeleye indi. Ucu köye varan vadinin tabanından akan dereden su içip elini yüzünü yıkamak için yolunu değiştirip dar patika yola sapıverdi.

 

2- Üveyik:

Üveyik gün boyunca Barutçu Yaylası’nın bozulmuş buğday tarlalarında eşelendi durdu. Mahsulü toplanmış olan tarlalardan arta kalan buğdaylarla kursağını iyice doldurmuştu. Ondan sonra serin bir çalı gölgesindeki toprağı eşeleyip tozlu toprakta küçük bir çukur açmış, orada dinlenmeye geçmişti. Serin yayla havası ne güzeldi. Tüylerini hafif hafif uçuruyor, yüzünü yalıyor tatlı bir serinlik tüm vücuduna yayılıyordu. Karnı doymuş, gevşemişti; güvercinlerin çıkardığı gibi tatlı bir gurultu çıkardı. Arada, yattığı yeri üç tırnağı ile eşeledi durdu.

Her akşam yaptığı gibi su içmek için dere yatağına doğru uçtu sonra. Barutçu Yaylası’nda su sadece dere yatağında ve birkaç kuyuda bulunurdu. Ancak kuyuların etrafında çoğu zaman insanlar bulunduğu için en güvenli bulduğu yere, dere yatağına doğru uçtu. Bir yırtıcı kuş gibi süzülemiyordu. Onun için kanatlarını hızlı hızlı çırptı. Biraz tedirginliği vardı. Gün boyunca yankılanan tüfek seslerini duymuştu. İçgüdüleri ona dikkatli davranmasını söylüyordu. Dere yatağının üzerinden uçup her zaman su içtiği açıklık alana vardı. Arada bir başını kaldırarak etrafına bakınarak suyunu içti. Dereden yükseklere baktı. Pıır diye bir ses çıkardı kanatları. İnsanların geçtiği yol üzerinden uçmazdı hiçbir zaman. Sık çalılıkların üzerinden yaylaya doğru yükselmeye başladı… İçinde bir sıkıntı vardı.  Daha önce hiç böyle olmamıştı…

Önce dayanılmaz bir acı hissetti üveyik sağ kanadında. Tüm sağ tarafı uyuştu, uyuştu… Sonra tüfeğin sesi yetişti kulağına. Sonra üzerine doğrultulmuş tüfeği ile avcıyı gördü bir an.  Var gücüyle uzaklaşmaya çalıştı telaşla. Sol yanında bulunan dere yatağına doğru tek kanadı ile uçmaya çalıştı, telaşla kanadını çırptı. Sonra tüfeğin sesini duydu tekrar, saçmalar sağından solundan vızıldayıp geçti. Sanki bir ara avcının çığlık dolu sesini duyar gibi oldu. Artık emindi, vurulduğunu anlaması güç olmadı. Tüm vücudu dayanılmaz bir ağrının pençesindeydi ve sağ tarafını adeta hissetmiyordu. Arada gözleri kararıyorken, dere yatağına doğru adeta savruldu. Dere yatağının ulaştığı köyü ve bir süre sonra birleşen köy yolunu ve dereyi gördü yukarıdan. Bu yükseklerden aşağıya son bakışı oldu. Sonra ıslak kumlu zeminin üzerine düştü, birkaç takla attı. Sağ kanadı yerde sürünüyordu. Ah bu acı… Ne kadar dayanılmazdı. Sonunun geldiğini düşündü, acıyla kıvrandı, gagasını ıslak kumlu toprağa dayadı; biraz serinlik hissetti yüzünde. Son bir gayret ile en yakınında bulunan çalının içine girip sığındı. Belki birazdan bir tilki, çakal veya bir şahin gelip son noktayı koyacaktı. Kaçınılmaz sonuna hazırlanmak için boynunu kıvırdı, sol kanadının arasına başını soktu.

Bir ayak sesi yaklaştı, yaklaştı, çalının hemen dibinde durdu. Bu avcının telaşlı ayak sesiydi. Düştüğü yeri takip edip buraya kadar gelmişti işte. Sağa sola bakındı avcı, kuşun saklandığı çalıya da baktı aceleyle. Avcı göremedi üveyiği ama üveyik avcının tüm hareketlerini izliyordu o an korkuyla. Sonra dere yatağının aşağısına doğru koştu avcı aceleyle. Avcı uzaklaşmıştı artık ama bu acı pek uzaklaşacak gibi görünmüyordu. Gözleri karardı üveyiğin tekrar.  Acıyla ağzını açıp kapadı. Ne güzel başlamıştı oysa gün, özgürce kanat çırptığı gökyüzü şimdi ne kadar uzak ve ulaşılmaz görünüyordu. Ama şimdi bir çalının dibinde belki de kaçınılmaz sonunu bekliyordu.

 

3- Çocuk:

Annesi çocuğun ekmek çıkısını hazırladı. Köy ekmeği, zeytin, bir parça peynir ve haşlanmış bir yumurta koydu. Çocuk ise bu arada başına güneşten solmuş şapkasını geçirdi, eline değneğini aldı, ayaklarına lastik ayakkabılarını giydi. İçeriye girdi, cebine birkaç bayram şekeri atıp, her zaman yaptığı gibi bir kitap alıp arka cebine yerleştirdi. Ağıla gidip kapıyı açtı. Bu sırada köpekleri Cıngıl köyden dışarıya çıkmanın verdiği heyecanla etrafında dolanıp keyifle kuyruğunu sallıyordu. Beş tane koyun, üç tane kuzu, iki tane de keçiydi hayvanlarının hepsi. İki tane  koç ve yaşlılıktan artık boynuzları bile aşağıya sarkmış koca inek ile alaca buzağısını götürmüyordu. Onlar ahırda kalacaktı. Dağa hayvan otlatmaya gidiyordu.

“Anaaa! Ben hazırım.”

Annesi ekmek çıkısını verdi.

Çocuk hiç vakit kaybetmeden hayvanları önüne katıp yola düşüvermişti. Her zaman gittikleri yolu bilen koyunların önünde kara gözlü baş koyun gidiyordu. Koyunlardan ayrı giden keçiler ise dağa çıkan köy yolunun bir sağana bir soluna koşuşuyorlardı. Arada sırada duvarlarının üzerine çıkıyor, zıplayıp hopluyorlardı. Ağır başlı koyunlar başları önlerinde uslu uslu gidiyorlardı. Şu koyunlarla keçiler ne kadar farklı yaratılıştaydılar böyle. Köpeği Cıngıl ise yeri koklayarak meraklı hareketlerle sürünün önünden gidiyor, arada bir kayboluyor sonra yine ortaya çıkıyordu.  En arkada ise çocuğun her adımını gölge gibi takip eden henüz üç aylık besleme kuzu geliyordu. Bu kuzu aslında diğer iki kuzunun kardeşi idi. Ancak üç kardeş olunca anne koyunun sütü yetişmeyince ayrılıp sütle beslenmeye başlanmıştı. Bu besleme kuzular çok insancıl olurlardı. Belki de kendisini eliyle besleyen insanı annesi yerine koyuyor, her adımda onu takip ediyordu. Hatta bazen onu kaybedince aceleyle sağa sola koşup meleyip duruyordu. Önde bir köpek, arkasında koyunlar, sonra keçiler, bir çocuk ve onun arkasında bir besleme kuzu düzeni ile giden bu tuhaf görünüşlü sürü dağ yoluna çıkmaya başladığı anda güneş arkalarında yavaş yavaş yükselip sırtlarını ısıtmaya başlamıştı bile.

Dağın yamacındaki zeytin bahçesine vardıklarında hayvanlar kendilerini otlamaya verdiler. Dalları güneş ışıklarının toprağa ulaşmasını engelleyen yaşlı ve geniş bir zeytin ağacının altına oturdu çocuk, köpeği ise biraz ilerisine uzandı. Besleme kuzusu ise az ilerisinde otluyordu. Arada koyunları ve özellikle de keçileri gözetleyerek yanında getirdiği hikâye kitabını açıp okumaya başladı.  Saat on’u gösteriyordu. Köyün minaresinden yükselen ikindi ezanını duyduktan yarım saat kadar sonra geri dönecekti, hep böyle yapardı. Birkaç saat daha buradaydı. Buraya gelmek hep mutlu ederdi onu, canı hiç sıkılmazdı. Kendisini oyalayacak o kadar çok şey vardı ki. Bazen yükseklere çıkar sekiz on kilometre ileride bulunan denizi seyrederdi. Deniz ancak yükseklerden görünürdü. Hele hava temiz ve açıksa bu manzarayı izlemeye doyum olmazdı.  Aşağıda vadi boyunca uzanan yeşilliği, berrak ve temiz havanın baş döndürücülüğü ile ne güzel bir yerdi burası. Sonra aşağı inerlerdi. Köpeği bazen şaka ile adeta arkadaşı olan besleme kuzunun arka ayaklarını ısırıverirdi. Kuzu köpeğe tos vurmak ister ama köpek kaçıverirdi. Bazen de köpek yere uzanır kuzuyu kendisine yaklaştırmak istemez ön ayakları ile kendini savunurdu. Bazen hayvanlar insanlardan daha güzel şakalaşıyorlar diye düşünürdü.

Öğleye doğru annesinin hazırladığı ekmek çıkısını açtı, içerisindekileri afiyetle yedi, temiz hava nasıl da iştah açıyordu. Bir parça ekmeği köpeğine uzattı, ekmeği havada kaptı köpek, besleme kuzu yarı uykulu gözlerle yattığı yerde geviş getiriyordu…

İkindi ezanından sonra çocuk hazırlandı, hayvanları önüne kattı. Yavaş ve küçük adımlarla köye doğru yola çıktılar. Köye varmadan önce dere yatağına uğrayacaklardı. Sabahtan beri otlayan hayvanlar susamışlardı. Buradan kana kana su içerlerdi her zaman. Köpeği Cıngıl’ı aradı ama ortalıkta yoktu, kim bilir hangi tavşanın kokusunu takip ediyordu.

Çocuk dereye yaklaştığında duydu köpeğin kesik kesik havlayan sesini. Koyun ve keçiler çoktan dereye inip sularını içmişti. Dereye yaklaşınca köpeği Cıngıl’ın dere kenarındaki bir çalıya doğru eğilerek dikkatlice baktığını ve arada bir havladığını gördü. Bu havlamayı bilirdi. Bir şey görmüştü orada, ama ne? Bir de kendisi baktı ama bir şey görememişti. Köpeğine baktı.

“Ne gördün bakalım” dedi köpeğin başını okşayarak.

Eğildi tekrar baktı; bir şey yoktu. Koyunlar ise yavaş yavaş köye doğru yönelmişlerdi. Koyunlara yetişmek için yürümeye başladı.

“Neyse” dedi, “herhalde gene bir tosbağa görmüştür”

Ama köpeğinin hala çalıya bakarak arada havlaması üzerine merakını yenemedi, geri döndü; tekrar baktı küçük çalının içine doğru ve o zaman gördü üveyiği. Uzandı, elini uzatarak tutmaya çalıştı ama yakalayamadı. Üveyik kendini geriye attı ama güçsüz bedenini fazla sürükleyemedi. Bir köke sırtını dayadı ve öylece kaldı. Çocuk iyice süründü çalının içine doğru ve tuttu üveyiği, üveyik önce biraz çırpındı ama daha sonra teslim oldu ve hiç kıpırdamadı çocuğun elinde. Çocuk elinde üveyiğin yerinden çıkacakmış gibi atan kalbini hissetti. Üveyiği dışarı çıkardığında köpeği iyice heyecanlanmış, bir yandan havlıyor bir yandan da iyi bir iş yaptığının farkındaymış gibi ön ayağını kaldırarak zıplıyordu. Çocuk hemen anladı kuşun yaralı ve kanadının da kırık olduğunu. Kararını verdi, bu kuşu burada bırakırsa kurda kuşa yem olurdu, onu alıp besleyecek tedavi edecekti.

Yol boyunca çocuk kuşun atmakta olan yüreğinin yavaş yavaş sakinleştiğini hissetti elinde. Kuş sanki güvenli bir elde olduğunun farkındaymış gibi davranıyor, kaçmak için bir çaba göstermiyordu. Çocuk sıkı sıkı kuşu tutuyor ama sıkıp da canını yakmamak için dikkatli davranıyordu. Yolda kendisinden birkaç yaş büyük Koca Sülo’yu gördü. Kuşu gösterdi çocuk. Kuşa biraz bakan Koca Sülo:

“Bu kuş ölür len!” dedi.

Bu sözler çocuğun canını sıktı, cevap vermedi. Sadece  “Görürsün, ben onu yaşatacağım” dedi içinden.

Eve varınca hemen annesine haber verdi. Annesi de kuşa baktı, sevdi, okşadı. Zavallı kuş bir insan tarafından düştüğü bu sıkıntılı durumdan bir başka insanın merhametine sığınmıştı. Eski bir eleğin altına, sobanın kıyısına yerleştirdiler kuşu, önüne su koydular, yiyeceği şeyler verdiler. Babası kahvedeydi, ona da anlattı olanları. Koştu geldi. Eskiden çobanlık yapmış olan babası hayvanların kırığından çıkığından anlardı. Özenle yarasını inceledi, temizledi, temiz bir bezle kanadını sardı.  O akşam hiçbir şey yemedi kuş, ama sabah olduğunda suyu içtiğini gördüler. Birkaç gün sobanın altında eski eleğin altında kaldı üveyik. Zaman zaman yarasını tekrar temizlediler, sardılar, sevdiler. Çocuk ne zaman eve gelse öptü okşadı yaralı kuşu. Kuş fark etti kendisine gösterilen ilgiyi. Zamanla acılarının dindiğini, yüreğini kaplayan korkunun kaybolduğunu hissetti. Çocuk, yüreğinden kuşa doğru bir şeyler aktığını hissetti. Üveyiği çok sevmiş, onu sahiplenmişti. Sabahları uyandığında, gece uyumadan önce hep ona bakmaya gitti. Havalar çok soğuduğunda sobanın yanına koydular, evin kedisini de dışarı çıkardılar. Yabani bir hayvan bir insan gördüğünde ilk önce kaçmayı denerdi, ama üveyik adeta evcilleşmişti. Başka evcil kuşlar gibi başına, eline, omzuna konmuyordu ama onu tanıdığını her halinden belli ediyordu. Bir süre sonra babasının da tavsiyesiyle samanlığın içine kuşu salıverdi. Ama önce kapıyı ve pencereyi sağlamlaştırdı çocuk. Hem kuş uçup gitmesin hem de kedi köpek içeri girmesin diye. Kuş kafesten çıkınca uçmadı önce; şaşkın şaşkın bakındı etrafına, öylece yerinde durdu. Çocuk kuşun uçmasını bekledi, bir ay’ı geçmişti kuşu dere kenarında bulduğu günden beri, kanadı iyileşmiş olmalıydı.

Çocuk ertesi sabah geldiğinde ahırın kapısını aralayarak baktı içeriye; üveyik bıraktığı yerin biraz ilerisinde duruyordu. “ Demek hâlâ uçamıyor”, diye düşündü. Kapıyı kapattığı an o sesi duydu çocuk.

“Pııııırrr!”

Heyecanla ahırın kapısını açtığında, üveyiği ahırın saçağına konarken gördü. Bu çocuğun ne zamandır beklediği bir şeydi. İşte üveyiği uçmayı başarmıştı, ne zamandır bu anı beklememiş miydi? Ama bu kanat sesi aynı zamanda ayrılığı da hatırlattı çocuğa, içini acıttı. Onun yeri bu ahır değildi artık, üzerine düşeni yapmış ve o muhtaç kuşa bakmıştı. Şimdi iyileşiyordu, hatta iyileşmişti. Nasıl onu elleriyle salıverirdi ormana? Burada güvendeydi. Ya başına bir şey gelirse ne olacaktı, kim yardım edecekti? Hep burada kalamaz mıydı? Onun için babasına kuşun uçtuğunu gördüğünü söylemedi. Ama birkaç gün sonra üveyiğin kanat sesi tüm ahırı doldurmuştu. Dışarıdan geçenler içeride bir kuş olduğunu kanat seslerinden anlıyordu.

Bir akşam babası:

“Oğlum, senin üveyiğin iyileşmiş, ahırda yakalayıp kanadına baktım. Kanadı kuvvetlenmiş. Sen bırakmazsan o bir gün kaçıp gidecektir. İstersen yarın bırakalım onu.”

Çocuk hiçbir şey söylemedi, babası haklıydı. Olur dercesine başını salladı sadece. Yarın ayrılık günüydü.

Ertesi gün çocuk hiçbir şey olmamış gibi davrandı, babasının dün söylediklerini unutmuş olmasını umut ediyordu. Birkaç kez ahıra girdi, üveyiğe baktı. Saçakta öylesine duruyordu, sağlıklıydı, ormana dönmesi gerekirdi.

Akşama doğru babasının kendisini çağırdığını duydu çocuk. Dışarı çıktığında babasının ellerinde üveyik kuşunu gördü. Çocuk kuşu ellerinin arasına aldı, ilk gün eline aldığı gibi kalbi yine hızlı hızlı atıyordu üveyiğin. Acaba korktuğu için mi yoksa birazdan tamamen özgür olacağını hissettiği için mi böyle atıyordu kalbi anlayamadı. Ama çocuğun kalbi de hızla atıyordu o anda.

Elindeki güzel kuşa baktı çocuk, kuş da başını çevirip çocuğa baktı, hafifçe guruldadı. Birkaç adım attı çocuk, neredeyse iki ay önce ilk kez eline aldığı o kuş elinde kocaman duruyordu, tüyleri pırıl pırıldı. Çok sağlıklı ve hazır görünüyordu. Kuşu başından öptü çocuk, elinden salmak istedi ama ilk önce yapamadı. Kuş dağlara doğru başını çevirmiş bakıyordu. Bir kez daha öptü üveyiği ve tüm gücüyle gökyüzüne doğru salıverdi.

“Pııırrrrrr!”

Aylardır özgürce göklerde uçmayı özlemiş olmalı ki kanatlarını hızla, heyecanla çırptı. Evin bahçesinin sonundaki ceviz ağacının dallarına kondu. Bir süre etrafına bakındı. Nereye doğru uçması gerektiğini düşünüyordu sanki. Bir kez daha kanatlarını çırptı ve ormanda kaybolana kadar uçtu. Çocuk ve babası kuş gözden kaybolana kadar arkasından baktılar.

Babası çocuğu omuzlarından tuttu başını okşadı, çocuğun gözünden bir damla yaş süzüldü o anda. Başını babasına yasladı…

Üveyik gözleri ile dağın zirvelerine, yuvasının olduğu yerlere baktı; her zaman yaşadığı yaylaya doğru hızla, aceleyle, özlemle kanat çırptı.

Avcı, gündüz vaktinde köy meydanında başının üzerinden uçarken kanat seslerini duyduğu üveyiğin arkasından şaşkınlıkla bakakaldı.

AVCI, ÜVEYİK VE ÇOCUK yazısı ilk önce Edebice Dergisi üzerinde ortaya çıktı.

]]>
http://edebice.net/2017/08/09/avci-uveyik-cocuk/feed/ 3