züleyhâ

1 Şubat 2020 0 yorum Şiir 339 Görüntüleme

63364B2C-814A-4A47-BB95-7E0F135F0C57

 

bu kent lânetli
bu kentin sen kokuyor bütün karanfilleri
tüm tabelálarda ismin yazıyor
sana götürüyor bütün trafik işâretleri
ve hep sana çıkıyor
-artık bir cehenneme dönüşmüş olsa bile-
en güzel yerinde
yâni yüreğinde
babamızı
kahramânımızı
en büyük şansımızı saklıyor diye
aldırmadan tüm dert, kasvet ve hengâmesine
sevmekten bir an olsun vazgeçmediğimiz
bu devâsâ cennetül bâkî’nin
birbirine zıt bilcümle caddeleri

ve inan sanki zircirli’nin müezzini
her sabah sen makâmından yapıyor
icâbet edecek yüzümün olmadığı o ilâhî dâvetini

simit tezgáhlarından hâtırânı haykırıyor
yedi bin yılımın kâtili
çoktan yok edilmiş bahtsız ebû kubeys’in
alevlerle bezeli eteklerinde dahî
ayazını iliklerimde hissettiğim
beni sana
beni bu huzursuz yalnızlığa mahkûm etmiş
o köhne kentimizin ismi

başımı kaldırmaya bile yok cesâretim
ne garip
şu seninle göz göze gelmek ihtimâli
bir keskin nişancı mermisiyle gâfil avlanıp
çâresizce can vermek gibi
ve inan düşüncesi dahî
perişan etmeye ziyâdesiyle yetiyor beni

hálbuki uğramazsın sen bu sokaklara
sevmezsin bilirim
külümüzden bir cehennem
ölümüzden bir ölüm meleği yaratmış
bu muazzez semt-i kadîmi
çünkü sence burası şimdi
yalnızca bir âdî işret yurdudur

ve evet doğrudur
her gece kaldırımları
şuursuz ayyaşlarla
bakışları kanla
bahtları katranla
yanakları karla boyalı
yetmiş iki milletten
“o kadın”larla
ve yazgılarına söve saya
binbir çeşit kılıkla
binbir çeşit suçluya
göz kulak olan
haklı olduklarını bile bile
nâhak yere nice onurlu bileğe
vicdanlarından küfürler yiye yiye
kim bilir kaç kez kelepçe vurmuş
ve kim bilir kaç ihânete göz yummuş
sessiz telsizlerle dolaşan, sivil emir kullarıyla
velhâsıl hayâtın hiç tanımadığın tarafına dâir
mîde bulandıran yığın yığın manzarayla doludur

kabul, kısmen de olsa
haklı bu derin sevgisizliğin
evet bilirim
artık bu târihî mâbedimizin
ne yazık hâli pek vahim
ve bir asır evvelki heybetinden
mahrum şimdi alabildiğine
fakat olsun züleyhâ, biz yine de
onun şahsiyet-i mânevîsine
hürmette kusur etmeyelim

kimi kış geceleri
bir dışkapı dolmuşunun
tozlu, buharlı camında
görür gibi olurum silüetini
ve yerle yeksan olmamak adına
çabucak tutunurum gerçeğin kollarına
fakat heyhat!
daha o anda
içimdeki sana âit ruhsatsız meyhânelerin
kederli, günahkár ve rezil masalarında
boşalmadan tekrar dolar
yalnız kızgın kezzaplar için
demirden mâmül
ölümcül elem kadehleri

hiç farkına varmadan
kendimizi içinde bulduğumuz
binbir belâ üstüne
bir de kendimizle boğuştuğumuz
inatla ters istikâmette akan
bu nursuz ve onursuz nehrin
sanki son peygamberi sensin
ve inan hiç görmediğin taşlarda
hâlâ duruyor o zarif ayak izlerin

ki onlar olmasalardı da
belki elli
hattâ belki yüz yıl sonra
yürüdüğün o yorgun yollarda
yine de tâkip edebilirdim seni
çünkü bilmem farkında mısın
gönüllü yâhut gönülsüzce attığın
istisnâsız her adımda
-yemyeşil bir hızır aleyhisselâm kerâmeti gibi-
mahzun ve mâsum bir maktûlün
senin fersiz ellerinden damlayan kıpkızıl giryeleri
-kanlısını vurmaya yeminli
gözü dönmüş bir müstakbel kâtil misâli-
mutlak ve muhakkak ardından gelir

sen bilmezsin
hele gün tahtını bir terketsin
bir an bile beklemeden
kalkar bu mecálsiz yüreğimden
gecenin uğursuzluğuna saklı
adedi meçhûl nice mahzûniyet katarları
ve hepsinde sensindir giden
bir gün istese bile geri dönemeyecek olan sen
sen, hüdâ-i nâbit ümitlerimin tek hüdâsı
ve o seferleri yaslı gözlerle seyreden
hâlâ yaşıyor zannedilen bu evlâd-ı yafes’tir
-ve sen sanmaki hürriyettir damarlarımda deverân eden
sevdân ki, cehennemle bile erimez, demirden bir kafestir-

ve sonra
bizden evvel nice milletin tozunu
târihin dumanına katmış
çok canımızı almış
çok canımızı yakmış
gün olmuş bizi baştan yaratmış
bu yoksul
bu münbid
bu müstebid
bu akıldan mahrum
yazgısını şeytan yazmışcasına
en tezâhür etmemesi gereken hállerin
-kurulmaması gereken, nâmümkün düşlerin
ilk fırsatta paramparça olması kadar- sıradanlaştığı
ve her şeye rağmen
rûhu çürümüş şu kürre-i arzın
bizce tartışmasız
en kutsal toprakları üzerinde
kıpırdanır huşû ile
cansız zannedilen rayların
solgun, soğuk dudakları
ve bu başıbozuk bozkırda
ne nakşîdir ne de kâdirî
icrâ edilen sessiz sedâsız
belki her akşam, her ikindi
yalnızca ve yalnızca züleyhâ
bir hatm-i sevdâ-yı sen’dir

ve fakat biliyorsun işte olan biteni
bir türlü kırdıramadım kalemini
şu içimdeki hâinler gürûhu
ne yazık ala ala bu memleketin
“en âdil”, “en nâmuslu”
“en şerefli”, “heykeli dikilecek”!
hâkim, savcılarını örnek aldılar
senden korktular, sana tâbî oldular
adâlete değil
sâdece ve sâdece sana sâdık kaldılar
bir büyük ihânetin
en rütbeli figüranlarıdır onlar

gel gör ki onları tasfiye edebilecek kudreti
daha o pembe zindandayken yitirdim
ve cezbeye tutulmuş akılsız derviş gibi
az titremedim duvarlara tutuna tutuna çıkarken
kütüphâne-i kebîr’in sarp merdivenlerini
hâsılı sen
çehremden esen ayaza aldanma benim
iktidârım lâkin muktedir değilim kendi içimde

kimselere söylemedim seni
bir ben
bir allah
bir de numan baba biliyor
âdî rastlantıların
alnıma hurûf-u hicranla
azap kancalarıyla
kanata kanata işlediği
ve yiğit terakkîciler’in
üstlü altlı
dört şanlı kurşunla bezeyerek
kalplerine, ruhlarına
kendi mezar taşlarına nakşettikleri
mânâsı mukaddes ismini
-kim bilir belki de
vatana olan sevgimdir harlayan,
içimdeki bu sönmek nedir bilmeyen muhabbetini-

ve kahretsin
ucunu bucağını bilmediğim
gece gündüz aldırmadan
durmadan yorulmadan
îdam fermanlarımı tuğralayan
bulduğu her köşeye bir darağacı konduran
ve kâinâta
bombalanmış evlerin
kırık dökük
simsiyah camları ardından bakan
sanki nehre bırakılmış mûsâ’ymışçasına
güvensiz ve karamsar yüreğimin
bana bile yasak bir odasına
hiçbir zaman göstermediğim
şiddetli bir îtinâyla onu gizledim
sözde “öcü, kötü, vahşî, cânî”
fakat her şeye rağmen en azından
harîm-i ismetine el atılamayan
şu meşhur “eski türkiye”nin
rabbin bile bilmediği
-üç hilálli- sırları gibi

ve geceler artık benim için
bir srebrenitsa cehennemidir
lâkin uykularımın soykırımcısı
sırplar değil
bu sırrın ifşâ olabilme ihtimâlidir

şiirlerde
romanlarda
filmlerde rastlayıp
alaya aldığım her ne varsa
sâyende hepsini
birer birer yaşadım züleyhâ
ve tatmak istemediğim her ne his varsa
binbir kısım tekmili birden tattırdın bana

ve anladım ki
dalga geçmek hayatla
meğer insanın yapabileceği
belki de en büyük aptallıkmış
ne güzel söylemiş değil mi
“tepeden tırnağa kavga
hasret ve ümitten ibâret bir Türk şâiri”
“yaşamak şakaya gelmez”
gelmiyor züleyhâ

ah sen ne yazık
bu kahrolası kan dağının
en güzel güvercinisin
yâni dâimâ menzilimde
dâimâ gözümün önündesin
kim bilir denizler
takvimler
hattâ nebîler
aramıza girebilmiş olsalardı eğer
belki bu enkazdan sağ bile çıkabilirdim
fakat kahretsin
hem böylesine yakın
hem böylesine uzak
ah züleyhâ
bu zâlim soluklar
kahkahalar atarak
beni filistin askılarında sallandıracak
ve bu ömür
biliyorum benim canımı
daha çok yakacak
ve aramızdaki bu allâh’ın belâsı -şey-
sanırım bir gün beni sırra kadem bastıracak
aramızda olmaması gereken bu kahrolası -şey-
korkarım bir gün beni rabbin gazâbına uğratacak

denedim inan ki denedim
lâkin sana şirk koşmuyor işte
bu baş belâsı mü’min yüreğim
ve ne olur
sakın ciddiye alayım deme
çünkü bütün bu söylediklerim
sana değil kendimedir özünde
kendimdendir benim her şikâyetim
tüm azâbım, eziyetim, sitemim kendime

şimdi ben
renksiz
hamiyetsiz
ve kimliği belirsiz gece yarılarında
adâletten başka her şeyi ihtivâ eden
yüz karası adâlet saraylarında
evvelâ gıyâbında
insafsızca yargılayıp seni îdamla
sonrasındaysa bakmadan gözümün yaşına
asıyorum kendimi her defâsında
ve sen yine aldırma atıp tuttuğuma
çünkü biliyorum suçun yekünü onsa
en az dokuzu benimdir züleyhâ

yalın hakikat şu ki
yapılması mecbûrî
bir büyük hatâ idi ilki
o zor bir merhaleydi, geçildi
bir ağır imtihandı, verildi
ve ben artık
koklayamam o karanfilleri
izleyemem o meş’um işâretleri
ki zâten bir daha girmem de mümkün değil o yollara
çünkü bu yanlışta ısrar edecek olursam eğer züleyhâ
boğulurum, kaybolurum, bunu sen de biliyorsun pekâlâ

 

 

ah züleyhâ
dün kendi ellerinle sürgülediğin kapıları
bugün gözlerinle zorlama ne olursun
görüyorsun işte içler acısı hâlimi
fakat hâlâ belki her seher vakti
kalbimin en gizli zulasından
kifâyetsiz mısrâlar çalmaya devam ediyorsun
ve zâten kavurmuş sevdân yüreğimi
şimdi, “emridir” diyerek sabah akşam
yerlere kapandığın rabbin aşkına
tekrar tutuşturma küllerini

ben ki içimde binbir düşmanla berâber
yapayalnız yaşarım
onlar elinde harap
onlar elinde perişanım
şimdi fısıltıyla bile olsa
anma adımı yalvarırım
çünkü bu kez benden geriye
bir avuç kül bile bulamazsın
inan öylesine fecî yanarım
ve istemeden de olsa kalbinde
ölene dek kapatamayacağın
inkisarımdan bile büyük
azaplı bir yara olarak kalırım

 

görünen o ki
çoktan gelmiş hattâ geçmiş artık
yine uçarcasına terk-i diyâr eyleme vaktimiz
altı / yirmi beş / yirmi altı
söylesene bu kaçıncı kenttir
senin günâhına
benim aptallığıma kurban verdiğimiz

tamam
îtirâf ediyorum
aslında lânetli olan
kentler değil yüreğimdir biliyorum
yüreğim ki seninle bin yıllar evvel kirlendi
ve dünyânın hangi kentine göçersem göçeyim
-selânik, semerkand, leningrad yâhut berlin-
yine gayr-i ihtiyârî
lânetinle süsleyeceğim
tebessümlerinle kazdığın
o daracık devâsâ kabirlerimi

Fatih OĞUZ

Ankara / Ulus – 4/12/18

Demlik Mecmua’nın 9. sayısında yayınlanmıştır.

-muhayyeldir-

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum