YA İSTİKLAL YA ÖLÜM! HÜR AZERBAYCAN

20 Ocak 2020 0 yorum Öykü 494 Görüntüleme

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM! AZERBAYCAN…
“Takvim yaprakları 20 Ocak 1990 ı gösterdiğinde geniş meydana sırtını veren; Azad kendisine ayırılan bölgeye girmemekte direniyordu. Elinde bayrağı başında kalpağıyla sürekli kalabalığın ‘Özgürlük’ sözünü tekrarlıyordu.
Sadece o değil binlerce, on binlerce kardeşi, ağabeyi, bacısı, dedesi, ninesi hepsi o gün toplanmıştı. Toplandıkları meydan o günkü adıyla; Lenin Meydanı onları çevirense meydana adını veren diktatör Lenin’in kurucusu olduğu; Kızıl Orduydu.
Azad, bıyığı terlememiş olmasına rağmen yanındakilerden güç alıyor ciğerleri patlayıncaya kadar ‘Özgürlük’ diye bağırıyordu. Meydanı çeviren askerlerin başındaki komutan General İvan Petroviç bir eli Naganth tabancasının kılıfını okşarken diğer elinde tuttuğu sigaranın dumanını içine çekiyordu. Onun için bu kalabalığın ve neden toplandıklarının önemi yoktu. Eğer emir verilirse her an kalabalığı dağıtabilir, önüne kim çıkarsa çıksın yerle bir edebilirdi. Yaşı elliyi geçen sarı saçları şapkasının kenarından sarkan komutan kalabalığı iyice izlemek için eline dürbün almadan önce ağzındaki sigarasını yere tükürdü.
Bakü’nün sert rüzgârı saçlarını dalgalandırmaya başladığında parmaklarıyla dürbünü kavradı. Kalabalık gittikçe artıyordu. İçlerinde yetmiş yaşındaki Bahtiyar dededen otuzbeş yaşındaki hamile Kerime’ye kadar kadınların olduğu onbinlerce insan bağımsızlık için haykırıyordu. İvan gülümsedi. Dürbünü gözünden kenara çekip bu defa meydanın etrafındaki binaların üzerine yerleştirdiği keskin nişancıları yoklamaya başladı. Tüm yüksek binalarda hemen hemen ikişer tane keskin nişancı onun emrini bekliyordu. Bunlar da birinin elinde silahı diğerinin elinde dürbün sürekli meydanı gözetliyorlardı. Kendilerine verilecek emirleri uygulayacak kalabalığın içinden seçtiklerinin sıcakkanlarını Bakü’nün soğuk yollarına sereceklerdi.
İvan Petroviç, dürbünü kalabalığa tekrar çevirdi. Meydan dalgalanmaya çalışan bayraklara Tanrı Dağlarından gelen rüzgâr yardım ediyor gibiydi. Yüzyıllarca bağımsız olmuş ve dünyaya yön vermiş bir milletin kısa bir esaretten kurtulmasına Tanrı Dağlarından esen bu rüzgârın yardımı olmayacak mıydı?
Binaların en yükseklerinden birinin tepesinde bulunan Dimitri’nin telsizi cızırdayıp mandallandığında İvan’ın sesi duyuldu. Dimitri keskin nişancı yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bu onun ilk görevi olmamasına rağmen böyle bir kalabalığı ilk defa görüyordu. İvan, meydanın görünen noktalarından birini tarif ediyor ve oradan en az iki kişinin vurulması talimatını veriyordu. Dimitri büyük bir dikkatle dinlediği emirleri hafızasına kaydetmişti. Keskin nişancısı olan gence komutunu verdi. Genç asker verilen emre uygun olarak rüzgâr ve hedef tahmini yapmaya başladı. Aslında fazla ince eleyip sık dokumasına gerek yoktu. Nihayetinde güç ondaydı ve hedefinde her hangi bir Türk vardı. Onlara Kızıl orduda öğretilen ilk iş Türklerin acımasız ve dünyada gereksiz varlıklar olduğuydu. Dimitri, koordinatları verdiğinde genç asker göz, gez, arpacık yolunun ucuna bir hedefi oturmuştu.
Meydanın en can alıcı noktasında evine giderken kalabalığı gören Hüseyin de katılmıştı. Kırklı yaşlarına rağmen dinç görünüyor kendine verilen her işi hakkıyla yapıyordu. Siyah saçları günün modasına uygun omuzlarına kadar iniyordu. Bazen kendine yapılan ‘Rambo Hüseyin’ yakıştırmaları hoşuna gidiyor atletik vücudunu sergilerken Sovyetlerden intikam alan Rambo’nun yerine kendini koyuyor, çoğu geceler yatağa bu hayalle uzanıyordu. Rambo’nun da işgal için Afganistan’a gittiğini bilse. Filmde Afganların bağımsızlığı için değil de Rusya’nın sömürüsünü çekemedikleri için elinde silah oralarda dolaştığını bilse yine Rambo’ya özenir miydi?..
Hüseyin evde bekleyen iki çocuğuna aldığı ekmekleri koltuğuna sıkıştırmış kendini meydana atmıştı. En görünecek yerde kalabalığın dikkatini çekmek için elinden geleni yapıyordu. Sesi meydanı inletiyor önüne geçmeye çalışanları yitiyor eline geçirdiği bayrağı bağımsızlık uğruna var gücüyle sallıyordu. Bir an için geçmişe gitti ve ebesinin ocak başında anlattığı mücadelelerin ne kadar anlamlı olduğunu düşündü. Ebesi ve dedesi Kafkas İslam ordularının Bakü’ye nasıl girdiklerini atlarının üzerindeki heybeti ballandıra ballandıra Hüseyin’e anlatmışlardı. Hüseyin sürekli o günleri görememenin verdiği üzüntüyle ve büyük bir hayranlıkla onları dinler tüm arkadaşlarına ebesi ve dedesinin ne kadar büyük kahraman olduklarını söylerdi. İşte bugün de o günün bir tekrarıydı ve torunlarına anlatacak bir kahramanlık hikayesi vardı. Elindeki bayrağı kuvvetle dalgalandırıyordu. Meydan hınca hınç doluyordu. İnsanlar başkentin tüm sokaklarından meydana akın ediyor yollarını kesmek isteyen askerlere karşı var güçleriyle direniyorlardı.
İvan, bir eline dürbünü diğer eline telsizi alıp komutunu verdi: “ onyedi numaralı tim haricinde ateş etmeyin.” Soluklandı. Ağzından buharla beraber sert bir ifade daha fırladı: “Onyedinci tim belirtilen hedefi indirin!”
Dimitri, nefesi kesen soğuğa sıcak bir emir bıraktı; “Ateş serbest!”
Genç asker yumuşak parmak ucuyla okşadığı tetiği bir kez daha kavradı. Nefesini tutup namluya mermiyi koyuverdi…
Silahın ateş aldığını sesin çokluğundan kimse duymadı. Mermi olanca gücü ve hızıyla hedefine doğru ilerliyordu. Soğuk havayı ısıtarak peşinde ince bir çizgi bırakarak hedefine yaklaştı. Dimitri izlediği dürbünden hedefine varacak merminin saniyelerini sayıyordu: “100 metre, 50 metre, 15 metre…”
Mermi hedefini bulduğunda meydanın en görünür yerine önce bir bayrak düştü. Ardından kese kâğıdının içine sarılmış iki ekmek…
Hüseyin, alnına isabet eden kurşunla meydana yıkıldı…
Yüzündeki tebessüm torunlarına kahramanlık hikâyesini anlatır gibiydi…
Alnından kan sızmaya başladığında meydanın soğuk zemini onun kanıyla ısınmaya çalışıyordu. Hüseyin sonsuzluğun perdesini aralarken peşinde kalan iki yavrusu onun kucağına oturup hikâye dinleyemeyecek fakat evlatları onu her zaman kahraman olarak anlatacaktı.
Keskin nişancının olduğunun anlaşılması meydana ayrı bir ürperti vermiş. Kalabalık o anda paniklemişti.
İvan yüzünde beliren merhametsiz gülümsemeyle telsizi eline aldı: “ Pozdravlyayu soldat” dediğinde Dimitri dünya savaşında önemli bir cephe kazanmış gibi göğsü kabardı. Genç askerin yüzünde beliren neşe meydanın içine düştüğü sıcaklığın artmasını izlemekle daha da arttı.
Meydanı kaplayan halk bir anlık kargaşadan sonra kendine geldi. Azad, Hüseyin’e yakın olduğu için onu ilk kucağına alan o oldu. Hüseyin’in yüzündeki tebessüm Azad’ın ona sarılıp ağlamasına mani olamadı. Hüseyin’in cansız bedeni kalabalık tarafından meydandan uzaklaştırılırken Azad, onun elinden düşen iki ekmeği ve yere düşen bayrağı aldı. Ekmeği yanında duran on üç yaşlarında çocuğa verirken bayrağı alıp tam Hüseyin’in vurulduğu noktaya durdu…
Azad, var gücüyle bayrağı sallamaya başladığında İvan deliye dönmüştü. Eline telsizi alıp Dimitri’nin olduğu yere komut verdi: “Ateşe hazırlanın…” Dimitri hazırlığını yapmak için genç askere meri verdiğinde telsizden ikinci bir komut geldi: “ Emir iptal edildi. Ateş etmeyin!” Dimitri şaşırmış fakat karşılık vermemişti. İvan yüzünde beliren merhametsizliği bir kat artırdı. Pis gülümsemesinin ardından mırıldandığını kendisi bir zor duyuyordu: “Eh Türk, salla bakalım o bayrağı ben sana sorarım…”
Meydan akşama yakın bir o kadar daha kalabalığı kendine çekmişti. Sadece Bakü değil yurdun dört bir yanından insanlar akın akın meydana geliyor Lenin’e, Kızıl Orduya, esarete karşı cesaretle haykırıyordu.
“Bağımsız Azerbaycan. Bağımsızlık… Özgürlük…” çığlıkları meydandan arşa yükseliyordu.
Güneş etkisi olmadığını anlayıp meydanı ‘Özgürlük Ateşinin’ ısıtmaya başladığını anladığında Bakü’den ayrılmaya karar vermişti. Ay hilale dönmek için Bakü’nün üzerinden karabulutların dağılmasını bekliyordu. Fakat karabulutlar kızıl bulutlarla anlaşma yapmış gecenin karanlığına bağdaş kurmuş gibi meydanın üzerinden ayrılmak bilmiyorlardı. Onlara inat meydan yine Özgürlük çığlıklarıyla inliyor insanlar devletlerinin bağımsızlığı için var güçleriyle esarete meydan okuyorlardı…
Vakit gece yarısına geldiğinde Dimitri ve genç askere ihtiyaç kalmamıştı. Saatler on ikiyi gösterdiğinde tankların paletleri dönmeye başladı.
İvan en öndeki tankın içindeydi. Karşısında bir ordu olsa belki bu kadar cesur olamazdı ama iki yıl önce Karabağ’a giren Ermenilerle yaptıkları gece operasyonundan sonra sivil halktan korkulmayacağını anlamıştı. Sivil halkın elinde silahın olması imkânsızdı, o rahatlıkla tankın içinden halkın bulunduğu yere doğru komut vermeye başladı.
Azad, bayrağı aldığı ilk andan itibaren sallamayı ve haykırmayı bırakmamış Hüseyin’den aldığı nöbeti tüm gücüyle sürdürüyordu. Tankların meydana doğru hareket ettiğini görünce o an yerini terk etti ve onların karşısında geçmek için kalabalığı yarmaya başladı. Paletler meydanın taşlarına baskı yapmaya başladığında taşlar olduğu yere çöküyor, paletlerin gıcırtıları taşların sesini kesiyordu. Kesilmeyen tek ses: “Özgürlük…” haykırışıydı…
İvan, tankın içinde duramadı cesaretini toplayıp takın üzerindeki kapağı açtı ve Moskova’dan aldığı emir üzerine tankları halkın üzerine sürmeye başladı. Gözlerinde yüzyılların hırsı ve kini vardı. Hedefindeki millet yüzyıllarca onlara hükmetmiş emperyalist amaçlarına taş koymuş, yok etmek için ömürlerini verdikleri İslam sancağını şerefle onlara karşı dalgalandırmışlardı.
Tankın üzerinde gırtlağı patlarcasına emir verdi: “Tam gaz ileri!”
Tankın şoförü verilen emir gereği tankın kollarını var gücüyle ileri yittiğinde halk bir an uğultuya başladı. Sağa sola kaçışanlar oldu. Meydana tanklar girmeye başladığında halkın kaçışması arttı. İvan’ın keyfine diyecek yoktu. Bir kez daha bir isyanı bastırmıştı. Moskova’ya döndüğünde alacağı ödülleri edeceği terfii düşünmeye başladı. Soğuk havaya aldırmadan başındaki Kızıl Yıldızlı şapkasını çıkardı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanıyor tankının önünde bir millet kaçmaya çalışıyordu. Kapağın üzerine iyice çıkıp arkadan gelen tanklara komut vermeye başladığında tankı hızlanıyordu. Meydanı bölerek yolunda devam ederken İvan gururla peşindeki tanklara emirler veriyor geceyi sesiyle inletmeye çalışıyordu. Ne de olsa bu gece tarih yazıyordu. Artık onu durduracak hiçbir güç yoktu.
Elini beline atıp tankın üzerine tüm heybetiyle durmaya çalıştığı anda altındaki tank frene bastı ve büyük bir gürültüyle durmaya çalıştı. İvan, son anda kapaktan tutunduğunda tankın üzerinden düşmekten kurtulmuştu. Ne olduğunu anlamak için toparlanıp kafasını çevirdiğinde elinde bir bayrakla tankın önünde duran genci gördü.
Azad, elinde bayrağı dalgalanan siyah saçlarıyla tankın önünde dimdik ayaktaydı. İvan, sadece tankını değil hayatının en önemli dönüm noktasını durduran gence nefretle bakıyordu. Azad, “Toprağımdan defol!” sözünü duruşuyla haykırıyordu…
Halkın dağılması da onun bu duruşuyla askıya alınmıştı. Tankın namlusunun karşısında başını eğmeyen bir yiğit tüm halkının ona bakmasına ve hayranlıkla izlemesine sebep olduğunu gecenin tüm şahitleri görmüştü. Bir yiğit elinde bayrağı, yüzünde kararlığıyla tankın karşısındaydı…
İvan, tankın üzerine çıkıp haykırdı: “Yolumdan çekil!”
Azad, sadece diniliyor elindeki bayrağı sıkıca kavrıyordu.
İvan, deliye dönmüş öküz gibi böğürüyordu: “Çekilmezsen ezerim…”
Bu ve bunun gibi birçok tehdit savurdu. Ağzından kinle beraber öfke kusuyordu. Azad, ses etmeden bekliyorken halk meydana dönmeye başlamıştı. Azad, attığı bir adımla dağılmaya başlayan halkı geri toplamıştı…
İvan son kez haykırdığını ilan etti: “Sana son çağrım yoksa…” tehditlerin ardı arkası kesilmiyordu. Azad, göz ucuyla meydanı yokladı herkes soluğunu tutmuş onu izliyordu. Fakat Azad, ilk işini yapmış hepsini meydana geri döndürmüş ve tankın karşısına geçirmişti.
İvan için işler gittikçe karmaşık hale geliyordu. İyice deliye döndüğünde tankın içine girip askere komut verdi: “ Gaz ver ama hareket etme.” Asker söyleneni yaptığında İvan tankın üzerinde belirdi: “Yolumdan çekil canını bağışlarım!”
Azad, önce kalabalığa baktı. Ardından sıkıca kavradığı bayrağını iki eliyle tuttu. Üç kez öpüp başının üstüne koydu ve kavradığı bayrağı havaya kaldırıp haykırdı:
“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!”
Tankların çalışması ve tam gaz ileri gitmesi bir oldu…
Azad, gülümseyerek şehit olan Hüseyin’le şehitlik makamına yücelirken meydanın içine dalan tanklar halkı ezmeye başlamıştı. Fakat özgürlük ateşi bir kez yakılmıştı ve çiğnenen bedenlerin önemi yoktu. Bağımsızlık ruhu ebediyen yaşayacaktı…”

20 Ocak 1990 ve milletinin bağımsızlığı için can veren tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM.
Fatih KAPLAN 20.01.2020

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum