YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN

12 Ocak 2020 0 yorum Edebîce Yazılar 222 Görüntüleme

YIL 2023 YER DOĞU TÜRKİSTAN
(Turan Ordusu)

“2023 yılının 23 Nisanına çok az bir zaman kala topraklarında zulmün eksik olmadığı Doğu Türkistan’da bir gece yarısı:
Olduğu yerde zar zor durmaya çalışan tahta kapıyı olanca kuvvetiyle vuran Çin Halk Ordusu komutanı Yüzbaşı; Keng-Shi askerlerinin kapıyı darmadağın etmesiyle içeri girmişti. Çekik gözlerini evin içinde dolaştırırken yer minderleriyle bezenmiş evin içinde bir tur attı. Giriş bölümündeki büyük odadan başka iki odası daha olan eve dışarıdaki tüm çekik gözlüler girmişti. Yüzbaşı Keng-Shi, dışarda yağan yağmurun çizmelerinden içeri girmesine aldırış etmemişti. Bu gece üstlendiği görevi başarması için ne gerekiyorsa yapmalıydı. İçeri girmeden önce askeri aracın eve tam yanaşamaması yüzünden çamura basmak zorunda kalan yüzbaşı şoföre bir hayli kızmış olmasına rağmen çamurlu çizmelerini girdiği evin halılarına büyük bir zevkle silerken aldığı haz çekik gözlerinin kaşlarının altında dans etmesinden belliydi.
Kaşgar’ın en uç sınır bölgesinde düzenlenen gece yarısı operasyonunun hedefinde; Batur ve kız kardeşi Aygül vardı. Evin her tarafına çekirge sürüsü gibi dağılan özel polis teşkilatının adamları odaları didik aramışlar fakat iki kardeşi bulamamışlardı. Çekik gözlü yılan suratlı yüzbaşı deliye dönmüştü. Dışarıda yağan yağmura aldırmadan askerlerine ceza vermek istercesine hepsini dışarıda hizaya çektiğinde iğrendiği çamur deryasına çizmelerini teslim etmek zorunda kaldı. Vıcık vıcık olan çamurun içinde gezerken şoförü kafasına damla değmemesi için şemsiyeyi büyük bir dikkatle tutuyordu.
Komşuların evi aranmalı, iki kardeş mutlaka bulunmalıydı. Bu gece mahalleye uyku haram olacaktı. Tüm evlere girmek her odayı hallaç pamuğu gibi atıp aramak serbestti. Çıyan ordusu mahalleye dağıldığında çekik yılan suratlı yüzbaşı yanında zıpkın gibi duran askere alışkın olduğu emri verdiğinde asker olduğu yerden fırlayıp askerlerin mahalleye geldikleri kamyonun vagonuna çıkmıştı.
Yılan suratlı komutan bir yılanın zehrini akıtırken ki aldı zevki bu defa Batur’un evine dökülen benzini izlerken alıyordu. Tüm evin içine iki bidon benzin boza edildiğinde yılan suratından merhametin kalktığı komutan büyük bir özenle çıkardığı sigarasını kokladı. Göğsünün kabarmasına ciğerlerine çektiği tütün kokusu değil, kardeşlerin evine attığı ateşin verdiği zafer coşkusu sebep olmuştu. Şimdi yağmurun çatısın ıslatmaya çalıştığı evden alevler her tarafa yayılmaya başlamıştı. Tüm mahalle yanan evin kızıllığında yüzlerini basan ateşin, alevin sıcaklığıyla değil yüzyıllarca hür yaşadıkları topraklarda gördükleri bu zulüm ve zillet yüzünden olduğunu biliyorlardı…
Batur, kız kardeşi Aygül’ü bu gece kaçırmak zorundaydı. Aslında sabaha kadar vakitleri olduğunu düşünüyorlardı. Tabi ki onların kaçtığını haber veren gammazdan haberleri olsa bir an dinlenmeden sınıra varmak için acele etmeleri gerektiğini bilirlerdi.
Aygül, birkaç gün önce adı: Yueliang Huo yapılmış ve Sincan Halk Ordusu komutanına gelin olarak belirlenmişti. Belirlenmişti çünkü onun ve onun gibi evlenme çağına gelmiş kızların Doğru Türkistan’da bundan başka tercih hakkı yoktu. Yıllar önce Çin Halk Cumhuriyeti böyle bir kanun çıkarmış istediği kızı istediğiyle evlendirme girişimlerine başlamıştı. Batur, buna seyirci kalamazdı. Gerçi onun adı da; Yanggan olarak değiştirilmiş ve sürekli göz hapsinde tutulma kararı verilmişti. Akşam olmadan ayrıldıkları evlerinin kül olduğunu bilseler acaba bu dağ başında ne hissederlerdi. Ayaklarına batmaya başlayan kesin kayalardan şikâyet etmeyi bırakıp vatanlarının keskin kayalarını öperler miydi?
Aygül beline kadar uzanan örgülü saçlarını şimdiye kadar hiç bu kadar suyun altında bekletmemişti. Dolgun yanakları yumuk gözlerinin içindeki kara gözleri gecenin karanlığını deliyordu. Sarp kayalıklara tırmanırken kardeşi Batur’u kendine hayran bırakmıştı. Kardeşini şimdiye kadar hiç böyle görmeyen Batur ona yetişmek için elinden geleni yapıyordu. Fakat birkaç ay önce gözaltına alındığı hapishanede öyle şiddetli işkence görmüştü ki hapishaneden çıktığında yolda yürürken bile zorluk çekiyordu. Fakat bu gece tüm zorluklara göğüs germeli ve sınıra kadar hiç durmadan yol almalıydılar…
Yılan suratlı komutan evin yanışını yaktığı sigarayla kutlamıştı. Fakat görev tamamlanmamıştı. Komşularından iki kişiyi gözaltına alıp bir başka eve soktuğunda yılan gözlü komutan haykırıyordu: “ Ne tarafa gittiler…” onları görmediklerini söyleyen ihtiyar adam yılan suratlı adama yalvarırcasına bakıyordu. Pis pis sırıttı bir sigara daha yakıp ihtiyara: “ Senin evin hangisiydi. Ailen kim?” ailesini göstermesi için adamın koltuğuna girmesini emrettiği askerler adamın karşıda yağmurun altında duran iki küçük çocuk ve bir kadını göstermesiyle ihtiyarı olduğu yere bıraktılar. İhtiyar takatten kesildiğinde iki küçük çocuk içeri alınmıştı. Kadının tüm yalvarmaları dışarda feryat olarak kalmıştı.
Yılan suratlı merhametsiz, çocuklardan birini önüne çekip başını okşamaya başladı. Çocuk dağınık saçlarını merhametsiz bir ele teslim etmektense kaçırmayı tercih etmişti. Hışımla çektiği kafasını ensesinden kavrayan merhametsiz adam çocuğun yüzüne yukardan bakarken sırıtarak mırıldandı: “ İşte tipik bir Türk. Baskıya gelmeyen asi çocuklar.” Çocuğun ensesini iyice sıktığında çocuğun canı yandığı belliydi. Gözlerinde merhametin eseri olmayan komutan ihtiyara: “ Sana son kez soruyorum ne taraf gittiler?” Yanında duran askerin belinden sıyırdığı kasaturayı çocuğun boğazına dayamıştı…
Batur, bacaklarında derman kalmayana kadar zorladı kendini. Ne zaman düşüp yerinde kalacak olsa aynı cezaevine beraber girdikleri babasının işkenceyle gözünün önünde şehit edilmesi aklına geliyor, “Az kaldı dayan.” Diyerek adımlarını atmaya çalışıyordu. Aygül, saçları omuzlarına sarkan kardeşine yardım etmeye çalışıyordu fakat onun da gücü tükenmeye başlamıştı. Yağmur Batur’un saçlarını yıkadıkça gökyüzünde çakan şimşekler kendilerini karabulutların arasından yeryüzüne bırakıyordu. Her şimşek çakışta Batur babasına vurulan kırbaçları hatırlıyordu. Ayaklarında derman kalmadığında su birikintisinin içine çökmemek için yanı başındaki kayaya oturdu.
Aygül, bir kayanın daha üzerine tırmandığında Batur’un yanında olmadığını fark etmişti. Geri dönüp onu sırtlamak bir çırpıda sınırı geçirmek istedi ama bu sadece efsanelerde olurdu. Onlara anlatılan efsanelerde, bir vuruşta koca boğalar yerle bir oluyor, bir adım atışta dağlar aşılıyordu. Tabi ki bu sadece efsanelerde anlatılandı! Şimdi hayal kurma değil hayalleri gerçekleştirme zamanıydı. Batur, yanına gelmek isteyen kardeşini el işaretiyle durdurdu. Eğer sabaha kadar yol giderlerse sınırı geçebileceklerini biliyorlardı. Karşılarında aşılması gereken bir büyük belki bir iki tane de küçük tepe vardı. Yağmuru saymazsalar bu engelleri aşmaları sabahı bulmazdı.
Yılan suratlı merhametsiz komutan çocuğun boğazına dayadığı kasaturayı biraz daha bastırınca çocuğun gırtlağında çizik belirip kan damlamaya başlamıştı. Küçük torununun yakarış dolu bakışları karşısında çaresiz kalan dedesi gözlerinden yaşlar dökülürken konuşmaya başladı: “ sı sın sıssınıra gidiyorlar…” merhametin rafa kalktığı topraklarda ihtiyar torunlarını kurtarmış fakat iki gencin hayatını tehlikeye atmıştı. Sabaha karşı sınırı geçebilecek olan iki kardeş bu gece yakalanma tehlikesiyle baş başa kalmışlardı. Torunlar koşup ihtiyara sarıldıklarında ihtiyar çenesinden sarkan sakalını çekiyor kendine ceza vermeye çalışıyordu. İki masumun kanına girmiş olma ihtimali ona acı veriyordu. Göz işaretiyle çocukları dışarı çıkartan komutan ihtiyara yaklaştı: “ Sen benim o kadar merhametsiz olabileceğimi nasıl düşünürsün. Ben o çocuklara kıyar mıyım?” Dediğinde ihtiyarın gözlerindeki nefret yılan yüzlü komutanın iliklerine işlemişti. Kemikleri yerinden oynatacak derecede delici gözlerle komutanı tehdit eden bu sessiz isyandan ürken komutan bir an kendini yokladı. İçi ürpermişti. Titreyen kirpiklerinin sakladığı gözlerini sağa sola çevirip çocukların dışarıya çıktığından emin olduğunda ihtiyarın diz çökmesini ve çizmelerini öpmesini istedi. İhtiyarı olduğu yerde zor zapt eden askerler dizlerini vurup onu çöktürdüler. Çinli komutan bir nihayet bir Türk’ün ayaklarına kapanmasına sevinmişti. İhtiyar, çamurunu eve yayan çizmelerin önüne geldiğinde burnunu çizmeye değdirecek yaklaştıran askerlerin zorlamasıyla başını biraz daha yere yaklaştırdı ve içinde biriktirdiği tüm nefreti merhametsiz komutanın çizmesine boşalttı.
Yılan suratlı Keng-Shi deliye dönmüştü. İhtiyarın kafasını ezmeye başladığında yanındaki askerler bile korkudan dehşete kapılmışlardı. Elleri arkadan bağlı adam odanın içine yuvarlandığında ona yardım edebilecek kimse yoktu… Dakikalarca kafasında patlayan çizmelere dayanamayan ihtiyar son nefesini orada verirken askerlerden bir teğmen hariç hepsi bu olaydan zevk alıyorlardı.
Batur, yaslandığı kayadan var gücüyle ayağa kalktığında Aygül yağmurun altında onu bekliyordu. İki kardeş keskin kayaların, sert yamaçların ve azgın yağmurun altında ilk dağı aşmayı başarmışlardı. Artık önlerindeki hedefler aşılamayacak zor değildi lakin zaman hızlı geçiyordu.
Aracına bindiğinde yedek çizmelerini ayağına geçiren yüzbaşı kanlı olanları çamur deryasına dönen sokaklara bırakıp askerlerine devam komutu verdiğinde araçlar konvoy olmuşlardı. İç cebinden çıkardığı telefonla komuta merkezini aradığında Batur’un cezaevinde kaldığı kod numarasını karşıya bildirmişti. Batur, işkence görüp kendinden geçtiği zaman diliminde ameliyata alınmış ve vücudunun belirli bir yerine mikroçip yerleştirilmişti. Aracın arka tarafında duran teğmen çekindiği komutana korku dolu bir ses tonuyla: “Komutanım madem onda mikroçip olduğunu biliyordunuz ve ne tarafa gittiklerini öğrenme şansımız vardı neden o insanlara…” Demeye çalıştığında merhametsiz komutan tehditkâr bir tavırla geriye döndü: “Bundan zevk aldığımı söylememe gerek var mı?” Ses etmeden önüne döndü.
Telefonuna gelen barkodu aracın konsolundaki ekrana gösterince Batur ve Aygül’ün oldukları yerin yüz metre çapındaki alan ekranda belirdi. Ekrana odaklanan merhametsiz bakışlar pis sırıtmayı aracın içine bıraktı: “Demek sınırı geçeceksiniz.” Saatine bakıp şoföre biraz hızlanmasını emrettiğinde mırıldandı: “Tabi ben izin verirsem…” Araç hızını artırmaya başlamıştı.
Aygül, son tepecikleri aşmaya başladıklarında karşılarında İrkeştam geçidinde olan binaların ışıkları görünmüştü. Aygül, olanca gücüyle Batur’a bağırıyordu: “Bak bizim özgürlük ışıklarımız. Hadi biraz daha dayan az kaldı.” Yamacın üzerinden ışıkları görmeye çalışan Batur’un gözleri kapanmaya başlamıştı. Yağmur şiddetini azaltmak yerine bu kaçışa izin vermek istemiyor gibi artırıyor her dakika şimşekler daha da çoğalıyordu. Batur, olanca gücüyle bacaklarına yüklendiğinde boğazından inen damarlar kabarmıştı eline tutuşturduğu çalı parçasına vücudunun yarı yükünü verdiğinde birkaç hamlede tepeden aşağı inmeyi başarmak üzereydi ki yaptığı yanlış bir hamle yuvarlanmasına sebep olmuştu.
Komutan, elindeki konumu peşinden gelen iki araca da attı. Silecekler var gücüyle yağmuru camlardan atmaya çalışıyordu. Yolların engebeli ve çamurla dolu olması bazen şoförlere zor anlar yaşatıyor olmasına rağmen komutandan korkularına gaz pedalından ayaklarını hiç çekemiyorlardı. Komutanın olduğu araç diğerleriyle arayı açmaya başladığında çekik gözlerini yan aynalara kilitleyen komutan en arkadaki aracın yolda kaldığını fark edince aracın yavaşlamasını istedi. Telsizi mandallayıp durumu sorduğunda aracın bir kayaya saplandığını öğrenince sinirden deliye dönmüştü. “ Komutu attım aracı hemen çıkarıp gelin. Acele edin!” diye bağırdığında gırtlağı yırtılacak gibi olmuştu. Eğer bu gece iki kardeşi elinden kaçıracak olursa ihtiyara yaptıklarının onun başına gelmesi muhtemeldi.
Batur, İrkeştam geçidinin diğer tarafında bu dönemde son dönemde kurulan; Turan Ordusunun görev yaptığını bildiği için bu geçidi kullanmak istiyordu. Eğer sınır hattını geçebilirlerse kendilerini Türkiye’de sayabilir geri kalan ömürlerini hürriyet içerisinde geçirebilirlerdi.
İrkeştam geçidinin diğer tarafında gece devriyesine çıkan Yarbay Enver birkaç gün sonra yapılacak tatbikatta görev alacak taburların denetlemesini yapıyordu. Yağan yağmura aldırış etmeden yürüyorlardı. Yanında Kırgız Ordusundan; Binbaşı Turmanbek’te vardı. İki komutan zırhlı araçlarından inmiş sınır boyunda sohbet ediyorlardı. “Bundan otuz yıl önce bana böyle bir şeyin olacağını söyleseler sadece gülüp geçerdim ve karşılık bile vermezdim.” Derken şivesini Türkiye’de gördüğü eğitimden ne kadar fayda sağladığı belli oluyordu. Yarbay Enver: “Bizler…” diyerek sözüne devam edeceği sırada gözü karşı tepelerde gördüğü karaltıya takıldı. Turmanbek’e diz çökmesi için işaret verdiğinde eline aldığı gece görüş dürbünüyle karşıyı gözlemeye başladı.
Karşı tepelerde saçları beline dolanan sırılsıklam olmuş bir kızla bir değneğe dayanmaya çalışıp yürüdükçe düşen bir genç vardı. Yarbay Enver, diz kırıp dürbünü hedefe kilitlediğinde ikilinin sınıra doğru koşarak geldiğini daha net görmüştü. Binbaşıya karşı tarafa bakmasını istediğinde Binbaşı Turmanbek hem onları hem de sınır boyunca gelene iki askeri aracın ışıklarını görmüştü.
Yılan suratlı komutanın aracı denk geldiği çukurlara aldırış etmeden ilerliyordu. Yağmur suyunun biriktiği yerler tekerlekler girdikçe suyu dışarı fışkırtıyor, arkadan gelen aracın görüş mesafesini kısıtlıyordu. İkinci araç bir çukura aniden girip yolda zikzak yaptığından şoför hâkimiyetini kaybedip aracın yoldan çıkmasını sebep olmuştu. Gözünü hırs bürüyen komutan yanındakine durmamasını emredip silahını belinden çıkardı.
Aygül, kardeşinin koltuğuna girip son yamacı aşamasına yardım etmişti. O sırada karşıdan gelen askeri aracı fark ettiğinde umutlarını sona erdiğini düşünmeye başladı. Fakat bu noktadan sonra vazgeçmek olmazdı. Batur, “Beni burada bırakıp sen sınırı geç. Sen kurtul!” diye bağırmaya başladığında Aygül, sınırla Batur’un arasında kalmıştı.
Yarbay Enver olduğu yerden bir hamle yapıp diğer tarafa geçmeye çalıştığında ona Binbaşı Turmanbek mani oldu. “Sınır. Sınırı geçemeyiz…” Yarbay kolundan tutan askere karşı gelmek istedi fakat yapacağı iş bir savaşa sebep olabilirdi. Yarbay Enver, yağmurun altında ıslanan vücuduna yapışan Mpt-76 model silahını eline aldığında eli tetikte bekliyordu. “Sınır dediğimiz o çizginin diğer tarafında
Aygül, kardeşinin haykırmalarına dayanamıyordu ama bu kaçış onun kurtuluşu için değil miydi? Kaçmasa sınırı geçemese kardeşi için dünyanın sonu demekti. Aygül, hayatının en zor kararını verdi ve kardeşi Batur’u bırakıp sınıra doğru delice koşmaya başladı. Geride sadece kardeşini değil tüm hayatını bırakarak koşuyordu. Islanan bedenine, taşlara bastıkça kesilen ayakların aldırış etmeden koşuyordu. Açılan kolları dünyayı kucaklayacakmış gibiydi. Sınırı geçmek üzere iken askeri araç olduğu yerde durdu. Yılan suratlı komutan var gücüyle bağırıp küfürler ediyordu. Aygül, öleceğini bilse artık dönmeyecekti. Havaya atılan bir el silah sesi de onu durduramamıştı. Bölge komutanına hesap verme işi olmasa onun hayatının önemi yılan suratlı için hiç önemli değildi aslında. Aygül, hayatını değiştirecek son adım attığında tökezleyip yuvarlanmıştı. Yağmurun sınır ayırt etmediğini o an anladı. Çamur deryasından kurtulmaya çalıştığında diz kırmış bekleyen iki komutanın önünde buldu kendini.
Batur, dayandığı değneği nefret edercesine fırlattı suratsız Çinlinin üzerine. Parmağı tetikte silahın namlusu Batur’a çevrik olan yılan suratlı komutan yaralı bir aslanı esir almış gibi seviniyordu. Aklında ise yarın kızı nasıl elinden kaçırdığına dair vereceği cevabı düşünüyordu. Batur, gözlerini korkak Çinliye çevirdiğinde başında duran iki asker onu zapdetmeye çalışıyordu. Yılan suratlı korkak komutan çamur deryasından atlayıp Batur’un yanına geldiğinde sınırın diğer tarafına geçip gözden kaybolan kıza seslendi: “Eğer bu tarafa gelirsen ikinizin de canını bağışlarım.”
Aygül, sığındığı komutanların merhamet dolu bakışları arasında sessiz ve çaresiz bir şekilde olacakları bekliyordu. Yarbay Enver kızın sessiz yakarışlarından Türk kızı olduğunu anlamıştı. Çinli komutanın deliye dönmüş hali ise her şeyi ortaya koyuyordu.
Soğuk namlu Batur’un alnına dayanmıştı. Batur, gözlerini kapatıp kendini ölümün teslim almasını bekliyordu. Çinli korkak titreyen elleriyle tetiği kavradı diğer iki asker sağa sola bakınıyor silahlarını sınırın diğer tarafına doğru gezdiriyorlardı. Yılan suratlı merhametsiz komutan parmağını geçirdiği tetikten elini çekip son kez sınırın diğer tarafına bağırdı: “Son kez söylüyorum ya bu tarafa gel…”
Sonunu getiremedi.
Yarbay Enver kendine emanet edilen silahını kendi milletini korumak için ateşlemişti. Hem de arka arkaya üç kez. İlk kurşun yılan suratlıyı yere serip, pis kanını toprağa akıtırken diğer iki kurşun hedefleri vurmakta zorlanmamıştı.
Batur, gözünü açtığında Yarbay Enver ve Binbaşı Turmanbek’in kollarının arasında sınırı geçmişti.”
İnşallah 2023’e kadar beklemeyiz.

Fatih KAPLAN 8.01.2020
f-kaplan60@hotmail.com

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum