NARE-İ SEKTE

14 Nisan 2018 0 yorum Genel 337 Görüntüleme

mutlulukbl6ca8Saat geceyi yutma sularında. Tanyeri ağlayarak ağarıyor; ağırlıyor hüznü yüzüne cüzam olmuş bir adamı pervasızca. Uykuyla uyanıklık arasındaki o gide durmalara gene kalan serzenişiyle uyandı Nare. Sağı solu darmadağındı. Yatağının tepesinde asılı birden fazla yün portresi vardı.Kahvaltı yapmayı pek sevmezdi. Dans eder gibi giyinir o arada çayını yudumlar gerisine de pek bakmazdı. Saat bu kez dünden farklı olarak biraz daha öteydi. Gittikçe artıyordu adımları, kapının önünde duran çantasını kaptığı gibi çıktı evden. Gözyaşları dinen, yüzünde güller açan garip bir eyyamdı. Eyyam karardı. Bir kelimenin satırda bozduğu büyü için aylarca o kelimeyi bulup tamamlamayı bekleyen bir şiir gibi kabına sığmıyordu adımları. Beklenen terfinin yüzünde oluşturduğu giz, mensup olduğu işinden men edilmesi kadar acımasızdı. Acısı ıssız bir kentte, kendi kendine, kendi derdine düşen bir adamın diz çöken gözyaşlarını öpüyordu parmak uçları. Düşünce, düşünce akla mazbut şehirler gibi onarılmıyordu sokaklar. Kini yüzünden okunuyordu. Adımlarına yetişemiyordu soluğu; yığılıp kalmaktan ürkercesine sağındaki soğuk taşa yaslandı aniden. Sesi sessizliğine bürünen içinden çıkılamayan her türlü yanlışın, yanılışı eşlik ediyordu bu notalara.
‘’Buyurmaz mısınız?’’ diyen bir sesle irkildi. Elbette burası, kendisiyle aynı düşüncedeydi. Ahşap bir kapı aralandı yüzüne. Az ileride bir ayağı dikiş tutmayan, üstü başı çekiştirilmiş bir sokak çocuğu edasıyla, kadehlerin ters döndüğü bir masaya ilişti. Dışarıda olup biten her şeyi yadırgıyor, şuursuzca onları izliyordu. Birden gözü, karşıdaki kitabevinin kapısında asılı tabelaya değdi:
‘’Emel bir münkesir peymanedir saff-i nailinde.’’ Gülimsedi Nare ve tekrarlardı içinden:
‘’Umut bir kırık kadehtir yerlerde sürünmekte.’’ Küçük bir ıslık emrine amadeydi. Sessiz hareketleriyle varlıklarını dahi sezdirmeyen beyaz gömlekler dağılıyordu dört bir yana. Uğurlanmış olanın ağırlanma faslıydı. Nasır tutan parmakların, kadehin telle tokuşturulduğu fasılı, nasıl böylesine derin icra edebiliyorlardı. Hasılı, kar erimişti bardakta. Her yudumda boğazına yumruk gibi takılan o sözlerin yutkunuşuna esirdi. Ama nedendi? Pek ala iyi bir elemandı. Masanın ortasındaki muma değdikçe gözleri kendi yağında kavrulan, oradan oraya savrulan velhasıl kelam gittikçe kuruyan bir beyabandı. Kadeh de kederleniyordu elinde, el gibi. Parmak uçlarıyla kucaklıyorken dudak izini, karşısında kendisine doğru eğilen bir yüz belirdi.
– İyi misiniz? Gözleri birden büyüdü Nare’nin, hiç aldırış etmeden ve bakmadan adamın yüzüne, ‘’Bildiğiniz gibi.’’ diyebildi sadece. Nare, kendisine yöneltilen her ‘‘İyi misin?’’ sualine aynı yanıtı verirdi: Bildiğiniz gibi…
Sekte, buğulu gözleriyle Nare’yi biraz süzdükten sonra bilincinin yerinde olmadığına kanaat getirerek (kendisine verdiği cevaptan dolayı) bir iskemle çekti altına ve oturdu Nare’nin kini üzerine. Sekte’nin sesindeki ayazda yanıyordu heceleri.
‘’Dize gelmeyen lekeli bir adamın diz çökerek düz dökülen gözyaşları gibi sevdim. Sustukça kanatan, kan sızan bir yarayı kansızın biri gelip ansızın kanına girsin diye mi? Tüm yaşanmışlıkların kıyısında kan kusan bir yaraya can demeye dili varmaz artık bu ilin!’’ Yanaklarını ıslatan tuzun esiri olmuştu Nare. Kursağındaki serinliğin tozu kaçıyordu göz hapsine; kursa da hayalini, elini bandıramazdı tuza bulanmış yüzüne. Duydukları karşısında haksız yere işinden men edildiğini söyleyebildi sadece, işsizliğe mensuptu şimdi.

Birkaç cümle daha eklemeye takati kalmamıştı. Savtı susmuş bir şehrin buz kesen yek sokağıydı o vakit, onarılmayı da bekliyordu üstelik. O da sevmişti. Kaç sabahı kaldıysa günahsız çıkılacak, anılarının onu yarı bıraktığı yollara içecekti… Başını öne eğdi Nare, sesinde düğümlenmiş bir ip vardı. Ya onu kendi boynuna geçirecek ya da Sekte’nin ellerine dolayacaktı. Aniden kaldırdı başını. –                       Öldür onu, böylece kurtulmuş olursun.
– Ben, ben yapamam.
– Ben yaparım, tabii bir şartla… Nare, Sekte’nin de patronu öldürmesi gerekçesiyle bu işi pek ala üstlenebileceğini söyledi. Böylece hem eski işine tekrar sahip olup hak ettiği mertebeyi elde edeceğini hem de bu işten daha karlı çıkacağını düşünüyordu. Zavallı Sekte! Nasıl da telaşlandı eli, yüzü. Cinayete, inayet edecekti ve elini kana bulayacaktı. Haliyle yara kabuk bağlamayacak ve bunu en iyi gözü arkada kalanlar anlayacaktı. Ürktü, Nare’ ye bir şey belli etmeden kalktı masadan. Masanın bir ayağı daha eksildi, ahşap coğrafyasından. Gülümsedi Nare, bildiği gibi yapıyordu, bildiği gibi… Ellerini birbiriyle ovuşturdu; parmak uçları donmuş, göl olan bir çift gözü çöle çeviren tek hecelik söze konmuştu. Rüzgarın ıslığına eşlik ediyor, bir eli cebinde, bir ayağı bedeninden ayrılmak istercesine sağa giderken diğeri sol kötürüm yanına mahkum olarak yok oluyordu karanlığın girdabında, içindeki gabyana yokuşlarla.            Tanyeri bugün aklanmış, pamuk hafifliğinde. Benliğine birkaç nokta kılığındaki beyazı çok görmemiş. Sabah, gecenin eşkalini katletme demlerinde. Maharetli bir iblis tarafından uyandırıldı Nare. ‘’ Büyük gün bugün, büyük!’’ diye defalarca yineledi içinden. Diri diri gömecekti ateşi, suya. Kıt kanaat bir saltanatın, salt okunan tebessümünden habersiz sarıldı telefona. Sekreteri sevmezdi pek, lafını bitirmesine bile tahammülü yoktu. Duyduklarından tatmin olmamış, boğazına dizilen yumruklara da ‘dur!’ diyememenin kırk kat siniriyle kapattı ahizeyi, bir kapının rüzgara olan teslimiyeti edasıyla. Aklı da uykusu gibi firardı, Nare’nin. Sekte, cinayeti elbette işlemeyecekti, korkuyu tırnak uçlarına kadar hisseden savunmasız bir adamdı. Nare, durumun farkına vardığında kendisine bunu ağır ödetecekti. Peki ya o, o öldürmüş müydü karısının aşığını?
Günler eksilen takvim yaprakları misali birbirini kovalıyordu. Aldatılmanın eşiğindeki yalanların çölünden, öcü kılığında üstelik bir yılandan alacağı öcü bekliyordu Nare. Bin katre yaraya kin basan bir elin, kiri birikiyordu tırnaklarında. Kendi mebhutluğunun kıt gelirinde geçinemediğinden değilde, suç ortağının eli, el olunca git gide tahammülü azalıyor, çarmıha gerdiği düşüncelerini bir bir vuruyordu böylece; saçı sakalı birbirine karışmış bir suretin, silüetiyle.
Peki ya Sekte? O korku içinde kıskıvrak düşmüştü Nare’nin ellerine, narince. Tam evden çıkacakken kapının altından sızmış bir zarf fark etti. Telaşla açtı, okumaya koyuldu. Mektup elbette beklediği isimdendi.

12.12.2015
Azizim,
Sana bu mektubu kinli bir kentin paslı sokaklarında dolaşan kirli düşüncelerle yazıyorum. Evvela burada anlaşalım. Sandığımdan daha korkak ve aciz çıktın. Söylesene, hangi kadın senin yanında kendini güvende hisseder ki? Eminim, yazdıklarımı okurken de bin yıl yaşlanmışsındır. Hey, sakin ol. Bak, Pazar akşamı evimde bir davet vereceğim. Eski patronumu da gelmesi için ikna edeceğim, anlayacağın o da icabet buyuracak. Onu bir şekilde oyalayıp, ıssızlığından zerre şüphe duyulmayan bir yere götürecek ve ebediyete uğurlayacaksın. Her şeyi planladım, daha ne istiyorsun? Ben de karşılığında karının aşığını buluşturacağım, bir avuç toprağın saltanatıyla. Düşünsene, kurtulacaksın o adi heriften. Senden sağlam bir hamle bekliyorum, ham olmayan. Sağlıcakla kal şimdilik sağlıcakla…
NARE
Sekte, ‘’ Evimi nereden biliyor, adresime nasıl ulaştı.?’’ söylenip, endişe içinde bulunduğu odayı tavaf ediyordu. Bertaraf ediyordu aklındaki her gizli ayrtıntıyı. Vakit kaybetmeden kendi canını ve Nare’nin marazi olduğunu düşünerek onun eşkalini polislere verdi.
Hazırlıklar tamamlanmış, davetliler gelmişti. Herkes patronun da davetliler arasında olduğunu biliyor, sürekli onu soruyorlardı. Patronun eksikliği aşikardı Sekte de ortalıkta görünmüyordu. Mektubunun işe yarayacağını düşünüyordu Nare, ah zavallı Nare…
Saat endamını yitirme vakitlerinde. Nare önündeki gazeteleri şuursuzca karıştırıyor, mezralaşan yalnızlığının mesai saati içerisinde son kutlaması olacaktı belki de. Evet, işte orada! Patron son yolculuğuna uğurlanmıştı, nihayetinde. Bu bilgi onun için kimlik kadar ehemmiyetliydi. Ansızın doğruldu yerinden, cama yaklaştı. Aklının odaları, cam kenarı bir yalnızlığın kat kat örtünmüş halinden daha dağınıktı. Tanyeri bugün Nare için, kan yeriydi. Ait olduğu yerin, kendi elleri olduğunu bildiği kara bir lerze vardı. O kara lerze biten şarkılar kadar suskundu. Vakit tamamdı, şansının da dileyecek şansı kalmamıştı talihine gülecek her gülün evlatları da solmuş da. İçinde hapsoldu, kendinin. Bağlaç gibi üveydi, hiçbir cümleye ek olamadı Di’li geçmiş zamanları bir bir gömdü namlunun namlı toprağına. Zaman bile değişti, zamanla.
Sancılı iç çekişlerinin onu getirdiği nokta Sekte’nin eviydi. Cinayet mahalindeki bütün saatler ihaneti gösteriyordu artık. Nare kapıyı hınç alır gibi yumrukluyor, elini kenetliyordu gecenin mübhem vakitlerinde acı bir sese. Sekte’nin kapıyı açmasıyla karşısında gördüğü manzara karşısında dili tutulmuştu.

– Tebrik ederim, güzel iş çıkarmışsın. Doğrusu, bu kadarına ben bile cesaret edemezdim.
– Sen, ne saçmalıyorsun? Bak dostum, ben yapmadım, yapamazdım. Bağışla beni! Buradan da hemen uzaklaş, aksi takdirde seni bulacaklar.
Nare’nin ellerine bulaşmış kini yüzünden okunuyordu. O gün ilk defa bir annenin evladına son bakışı gibi bakmıştı bana Şakağındaki soğuk, aklına mıh gibi kazındıkça dudağını kuraklaştıran, uzağıma en yakın duran bu adamı göz göre göre idam ediyordu, ıraklığım. Nare’nin sesindeki sıcakta donuyordu heceleri. Tövbe ediyordu aklım, ikimizi gömdüğüm mezarlığın en ücra kıyısında. Kan çanağı gözleri, şakağındaki kabı ısıtmaya yetmiyordu. Gözlerini benden ayırmadı, iki gözü önüme akıyordu, aramızdaki mesafeler andamını yitirmişti. ‘’ Bak!’’ dedi. ‘’ Bak, karının aşığını öldürmeye geldim. İçer gibi yeminimi, kısa yazılmış bir hikayenin dize devrilmiş başını ezmeye geldim. Bir ölüyü evlat edinmek ister misiniz?’’ Sekte olduğu yere yığıldı, alnı kızaran bir adamın saçına düşen kızlık karşısında. Dört biryanda siren sesleri, içimdeki hardan payını alıyor; harcanan bir canın, cismini alıkoyuyordu. Bugün, yarın resmi kayıtlara dün diye geçecekti. Dün anladığımsa, buğun gelecek zamanların tekil adıdır.

Tanyeri bugün mavi giyinmişti. Sahi, güzel olan her şey mavi miydi? Kocam, el itenin elini avuçlarında saklıyor hala.
Ben nasıl mıyım?
‘’ Bildiğiniz gibi işte…’’

SERAP DEMİR (NARE-İ SEKTE, 2015)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum