Mustafa Özçelik ile Mehmet Akif Üzerine

12 Mart 2018 0 yorum Söyleşi 392 Görüntüleme

Edebice dergisi 10. sayısında (Kasım-Aralık 2017) şair Mustafa Özçelik ile Mehmet Akif Ersoy üzerine gerçekleştirilen söyleşiyi yayımlıyoruz:

Söyleşi: Mustafa Tuğrul Çolak

mustaf özçelik

Mustafa Özçelik

Mustafa hocam, öncelikle Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarından olan Mehmed Akif Ersoy ve onun şiiri üzerine bizim söyleşi talebimizi geri çevirmediğiniz için Edebice Dergisi adına derginin şiir editörü olarak çok teşekkür ederim.

Bana böyle bir taleple geldiğiniz için ben teşekkür ederim.

 

Mehmet Akif şiiri yeni (modern) Türk şiiri gözlendiğinde Tanzimat sonrası ciddi bir dönüşüme uğrayan Osmanlı klasik edebiyatının bir devamı mı yoksa yeni Türk şiirinin kurucu unsurlarından biri olarak mı değerlendirilmeli? Ya da bir giriftlik mi söz konusu?

Mehmet Akif’in şiire başladığı ve eser verdiği yıllar Osmanlı’nın son dönemlerine tekabül eder. O, aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarını da idrak etmiştir. Bu sebeple onu öncelikle Osmanlı şiirine vâkıf ve o şiirden beslenen bir şair olarak görmek gerekir. Fakat bu dönem, Batı edebiyatının da Türk edebiyatını etkilediği bir dönemdir. Batı etkisinde şekillenen Tanzimat, Servet-i Fünûn ve Milli Edebiyat ve Cumhuriyet’in ilk döneminin şiiri de onun ilgi ve bilgi alanı içindedir.  Bu yüzden Akif, şiirini işte böyle bir süreçte hem geleneksel şiirin hem de yeni yahut modern dediğimiz şiirin imkânlarından yararlanarak kurdu. Onun şiiri bu anlamda geleneği de en azından şekil ve dil olarak tamamen reddetmeyen ama kendisini özellikle konuları/temaları itibariyle yeni olana da kapatmayan bir şiirdi. Onu geleneği görmezlikten gelmeyen modern bir şair dolayısıyla modern Türk şiirinin kurucu şairlerinden biri olarak görmek gerekir. Diğer iki önemli şair ise Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’dir. Daha çok ideolojik kaygılarla hareket eden eleştirmenler, Haşim’i ve Yahya Kemal’i modern şirin kurucusu isimler olarak anarken Akif için böyle düşünmezler. Oysa şekil ve dil bir tarafa bırakıldığında şiirimizde mesela Necip Fazıl, Arif Nihat Asya ve Sezai Karakoç şiirini Akif’in şiir damarının devamı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Demek ki Akif,  yeni bir şiir yolu açmış ve bu yolun takipçisi olan şairler yetişmiştir. Bu da onu tekrar söyleyecek olursak yeni dönemin gelenekten tamamen kopmayan yeni şairlerinden bir olarak görmeyi gerektirir.

mehmet_akif_ersoy

Bazı şiir otoritelerince Akif şiiri metafor ve imgelerden yoksun kabul edilir, olumsuz eleştirilere maruz bırakılır. Gerçekçi bir yaklaşımla topluma ayna olan Akif şiiri sahiden de metafor ve imgelerden uzak mıdır?

Mehmet Akif, şiir için gerekli olan hem bilgi birikimine hem de yeteneğe sahipti. Bu sebeple o da rahatlıkla Yahya Kemal ve Ahmet Haşim tarzı yani imge ve metafor yoğunluklu şiirler yazabilirdi. Ama o kendine mahsus bir yol tuttu. Şiirinde geleneksel tarzla birlikte modern olanın imkânlarından da yararlandı. Fakat diğer iki şairden farklı olarak şiirini Hak ve Hakikat bağlamında inşa etti. Şiiri cemiyeti uyandıracak bir araç olarak gördü. Bu, bilinçli bir seçimdir. Akif, toplumsal sorumlulukla, bilerek ve isteyerek bu yolu seçmiştir. Bu yüzden bu tutumu onun şairlik gücünü azaltmaz. Tam aksine daha saygı duyulması gereken bir noktaya getirir. Zira varlık yokluk mücadelesinin verildiği bir dönemde soyut, tamamen imgeye dayalı bir şiir yerine topluma umut, güven aşılayan, onu bilgi ve bilinç sahibi yapmak isteyen şiiri tercih etmek her şeyden önce cesur bir karardır. Fakat o şiirini bir mücadele aracı haline getirirken kimilerinin sandığı gibi bir “manzumeci” derekesine düşmedi. Yazdıkları her şekilde şiir olma hususiyetini korudu. Dolayısıyla onu gerçekçi, hikmet tarafı olan, milli bir uyanışı kendisine gaye edinmiş bir şairlik anlayışına sahip ve bu anlayışa uygun şiirler yazan bir şair olarak görmek gerekir. Eğer şartlar farklı olsaydı o da tamamen imgeye, metafora dayalı şiirler yazacaktı. Bunu yazabileceğinin en güzel kanıtı da “Gölgeler” kitabında yer alan özellikle “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirleridir. Nitekim bu şiirleri gören Hasan Basri Çantay’ın “Üstad, siz vadiyi değiştirmişsiniz” demesi üzerine “Benim asıl vadim bu idi fakat memleketin hali beni başka tür şiirler yazmaya yöneltti.” demesi onun nasıl bir şiirin peşinde olduğunu gösteren önemli bir anekdottur. Onun yine Safahat’ın girişinde söylediği “Ne tasannu bilirim ne de sanatkârım” sözü de sanatlı söyleyişi bilmediğini değil bunu şartlar gereği tercih etmediğini gösterir.

Mehmet Akif’i insani duyarlılığı ve örnek şahsiyeti ile de biliyoruz. Onun bu karakter özelliklerinin yansımasını kendi şiirlerinde görebilir miyiz?

Mehmet Akif, Orhan Okay’ın ifadesiyle “Bir karakter abidesidir.” O, karakter olarak nasıl bir insansa onun bu özelliklerini şiirinde de bulmamız mümkün. Bu, onun hem gerçekçi şiir anlayışıyla hem de dindar şahsiyetiyle ilgilidir. Safahat’ın başında yer alan “Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim” mısraıyla başlayan şiiri, onun hem karakterini hem de bu karakterin şiirine nasıl yansıdığın gösteren önemli bir örnektir. Buna göre Akif şiirinin en belirgin özelliği samimi bir yüreğin feryadı olmasıdır. Onun şiiri, hisli bir yürekten doğan ve yine hisli olan yüreklere seslenen bir şiiridir. Yine “Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim/İnan ki ne demişsem görüp söylemişim” ifadeleri de onun şiirindeki hakikat boyutunu gösterir. Mesela “Seyfi Baba”, “Küfe” şiiri onun merhamet tarafını, “İstibdat” şiiri baskı ve zorlamaya karşı tepkisini gösterir. Hele “Asım” kitabındaki “Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem” mısraıyla başlayan bölüm bize şahsiyet özelliklerinin şiirine bütünüyle yansıttığını gösterir. Bu portre zalime karşı duran, mazlumun yanında olan, atalarına yani geçmişine bağlı ve saygılı, doğduğundan beri istiklaline düşkün, kanayan bir yara karşısında ciğeri yanan merhametli, Hakk’ın ve hakikatin yanında yer alan bir şairin portresidir. Bundan dolayıdır ki onun fikirlerine muhalif olanlar bile iş karakterine gelince olumsuz bir tek söz söylememişler ve onu bu yönüyle saygıyla anmışlardır.

 

Mehmet Akif’i daha ziyade ve doğal olarak “milli şairimiz, istiklal şairimiz” gibi adlandırmalarla tanıtıyoruz. Peki, Akif aynı zamanda bir mütefekkir, bir aydın, bir yol gösterici değil midir? Ben Akif’in bu yönüyle hak ettiğince üzerinde durulmadığını görüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

-Mehmet Akif, sizin de belirttiğiniz gibi sadece şair değil çok yönlü bir şahsiyettir. Onu tanıtmak için kullandığımız “Milli şair, İstiklal şairi” gibi ifadeler doğru olmakla birlikte onu sınırlandıran ifadelerdir. Bu nitelemeler, kimilerince iyi niyet ifadeleridir ama bir kesim için ise Akif’in Müslüman kişiliğinin ve derin tefekkür dünyasının üzerini örten sözlerdir. Bu bakımdan onu sadece “şair” olarak değil aynı zamanda yazdıklarından da hareket ederek söyleyecek olursak “nasir”, “muallim”, “mütercim”, “müfessir” ve daha da öne çıkarılması gereken özellikler olarak “mütefekkir” ve “mürşid” olarak görmek, öyle okumak ve anlamak gerekir. Kur’an’a ve diğer İslami kaynaklara vukufiyeti, hem Doğu hem Batı düşünce ve edebiyatına dair bilgisi ve son dönemde Osmanlı’da ve dünyada olup bitenler üzerine kurduğu düşünce sistematiği ile bu çerçevede söyledikleri onu etkisi bugünlere kadar devam eden, bundan sonra da devam edecek olan bir mütefekkir katına yükseltir. Bu yüzden Safahat her ne kadar bir şiir kitabı da olsa, aynı zamanda Akif fikriyatını da bütün boyutlarıyla veren bir eser olarak okunup anlaşılmalıdır. Akif, o dönem aydınlarının bir kurtuluş reçetesi olarak benimseyip savundukları ithal fikirlere itibar etmemiş, çareyi bu milletin asırlarca onurla yaşamasını sağlayan milli ve İslami bir anlayışta görmüştür. Ama O, bunu söylerken Batıyı da dışlamamış, oradan alınması gereken ilim ve tekniğe karşı da müspet bir yaklaşım sergilemiştir. Fakat Akif, fikirleri kadar hatta ondan da fazla karakteri, ahlakı, mücadelesi yönüyle bir yol gösterici olarak özellikle ele alınmalıdır. Zira bir insan fikir olarak çok güzel ve doğru şeyler söyleyebilir ama inandığı, düşündüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi düşünen ve söyleyen insan bulabilmek çok kolay değildir. Bu yüzden Akif, şairliğinin yanında daha çok tutarlı bir şahsiyet olarak hem öncü, hem mürşit hem de fikirlerinin sağlam temeli itibariyle bir mütefekkir olarak değerlendirilmelidir.

 

Zaman zaman medyada da gündeme gelen bir konu var. İstiklal marşında geçen ırk mevhumu. Akif’in bahsettiği kahraman ırk nedir, ne değildir? Akif şiiri ve fikriyatı üzerine en çok kafa yoran isimlerden biri olarak bunu nasıl yorumlarsınız?

Akif, bilindiği gibi baba tarafı Arnavut anne tarafı Özbek Türk’ü olan bir aileye mensuptu.  Fikir olarak ise “İslamcı” olarak nitelendirilse de zamane İslamcıları İslamcılığı vatan, bayrak ve soy kavramını reddeden bir anlayış olarak tarif ettiler. Akif’e tam olarak İslamcı denilmemesi de bu yüzdendir. Böyle olunca da marşta geçen “ırk” kelimesi onları rahatsız ediyordu. Oysa onun yazdıklarında “İslamcı” şeklinde bir tanımlama geçmez. “İslam ittihadı” geçer. Bu da bütün dünya Müslümanlarının tek bir bayrak, yönetim altında yaşaması anlamına elbette gelmez.  Söylenilmek istenen ayrı ayrı kavimler, devletler halinde yaşasalar bile Müslüman yahut İslam üst kimliği ile çeşitli alanlarda birlik kurmaları ve dayanışma içinde olmalarıdır. Öte yandan Türkler, tarih boyunca İslamiyet’in en önde gelen savunucuları olmuşlar, kurdukları Selçuklu, Osmanlı gibi devletlerde Müslüman olan bütün ırkları kardeş kabul ederek onları kendilerinden ayrı görmemişler, ümmet birliğinin birer unsuru olarak görmüşlerdir. Bu yüzden olmalı ki Türklük algısı bile “ırk” değil “millet” olarak gerçekleşmiştir. Yani ırk derken kastedilen millet kavramı olmuştur. Bu çerçevede Akif’e baktığımızda şunu görmeliyiz: O, elbette bir Müslüman olarak ırkçı/kavmiyetçi olamazdı.  Nitekim pek çok şiirinde ırkçılığı telin eden mısraları mevcuttur. Fakat millet manasında ırk kelimesini de kullanmaktan çekinmemiştir. Irk kelimesi başka şiirlerinde de geçer. Mesela  “Nevuz’a” şiirinde “Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme/Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek” derken Türk’ün yüksek karakterine atıfta bulunmaktaydı.  “Ordunun Duası” şiirinde de böyle bir anlayış görülür. Oradaki “Türk eriyiz silsilemiz kahraman” dedikten sonra şöyle der. “Müslümanız Hakk’a tapan Müslüman”  Bu yaklaşım, Akif’in ırk, millet, ümmet gibi kavramlardan ne anladığını açıkça gösterir. Dolayısıyla marşta geçen ırk kelimesi sorunlu bir ifade değildir.

 

Akif’in fikir ve şiir evreninde bir ideal olarak “Asım’ın Nesli” kavramsallaştırması ve hedefi önemli yer tutuyor. Fakat içinde yaşadığımız topluma ve dünyaya baktığımızda hem öz yurdumuz hem de insanlık adına umutsuzluğa kapıldığımız çokça hadiseyle karşı karşıya kalıyoruz. Son olarak umudumuz tazelemek içim neler söylersiniz?

Akif’in ifadesiyle olanlardan ibret alınmadığı için tarih tekerrür ediyor. Bu sebeple yeni yıkımlarla, acılarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu da bizi karamsarlığa sevk edebiliyor. Bu Akif’in yaşadığı dönemde de böyleydi. Bu yüzden onun şiirlerinde karamsarlığa, umutsuzluğa dair çok yoğun eleştiriler görülür. Ama O, umudunu hep korudu. Tasavvur ettiği Asımlar bir nesil olarak “İslam’ın son yurdu”nu korumak için canlarını feda ettiler.  Böyle bir neslin her dönemde olması için gayret göstermeliyiz. Gelecek, ancak gençlikle kaim olabilir. Devlet ve millet olarak “Asım’ın nesli” olan/olacak gençlerin yetişmeleri konusunda yapılması gereken her şey bekamız için mutlaka yapılmalıdır.

 

Biz de sizinle aynı temennileri paylaşıyoruz Mustafa hocam. Üstad Mehmed Akif Ersoy’u daha iyi tanımamıza fırsat veren bu doyurucu ve samimi sohbet için tekrar çok teşekkür ederiz.

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum