Göksel Baktagir: “Sanat Sınırsızlığı İfade Ediyor.”-Söyleşi

23 Ağustos 2017 0 yorum Söyleşi 121 Görüntüleme

Göksel Baktagir’le Söyleşi*

* Bu söyleşi Şehir Kültür- Sanat dergisi 8. sayısında (Ağustos-2017) yayımlanmıştır. Şehir Kültür-Sanat, Ağustos-2017, Kayseri Büyükşehir Belediyesi, s. 52
Sanat Sınırsızlığı İfade Ediyor.

| Sınırsız olanda hepimiz yol almaya, duygularımızı birleştirmeye çalışıyoruz.

goksel-baktagir-soylesi-kapak

Müzik genellikle sahnede icrasıyla sınırlı kalan bir sanat. Yazılı kül­türde hak ettiği yeri bulmasına katkıda bulunmak için sizin gibi değerli müzisyenlerle söyleşiler yapıyoruz. Türk müziği ve özelinde kanun enstrümanıyla ilgili sizden bilgi almak istiyoruz. Kanun Türk müziği içerisinde önemli bir ens­trüman. Rivayetlere göre kanunun geçmişinde Farabi gibi bir filozof bulunuyor. Bu durumdan dolayı kanuna, Türk müziği nazariyatı açısından hem matematiksel yönünü temsil eden bir enstrüman diyebilir miyiz?

Kanun, üç buçuk oktavlık ses saha­sına sahip bir enstrüman. Sol tara­fında bulunan bizim mandal adını verdiğimiz ve makamsal müzikte perde olarak nitelendirdiğimiz seslerin açılımını sağlayan bir düzeneği bulunuyor. Mandalların verdiği imkanları da dahil ettiğimizde kanun, çok zengin imkanları olan müthiş bir enstrümandır. Aslında Türk müziğinin mızrapla çalınan enstrümanları arasında yer almasına rağmen, icra teknikleri açısından adeta vurmalı saz hüviyetini de üstlenmiş bir özelliğe sahiptir. Ancak az evvel sizin bahsettiği­niz bilgilere biraz ilave yapmak istiyorum. Çünkü bu tarz akustik enstrümanların orijini hakkında araştırma yaptığımızda hiçbir yerde kesin bilgilere rastlamı­yoruz. Bununla birlikte bilindiği gibi, medeniyetlerin çıkış noktası Orta Asya ve Mezopotamya’dır. Bu bölgelerin tarihlerinde kanunun iptidai şekillerde kullanıldığını görebiliyoruz. Mesela antik çağda Sümerliler tarafından kanunun kullanıldığına dair birtakım bilgiler mevcut. Bunun yanı sıra biraz evvel sizin de bahsettiğiniz gibi IX.-X. yüzyıllarda yaşamış olan önemli filozof ve musiki bilgini Farabi tarafından icat edildiği de söyleni­yor. Ama nihayetinde aslında bizim ülkemizde, Türk müziğinin içinde kanun da diğer enstrümanlar gibi kendine ayrı bir vücut bulmuş. Musiki tarihi içerisinde kendine mahsus özellikler kazanmıştır. Çünkü daha önceki dönemlerde mandalsız olarak icra edilen ve bu nedenle çok çeşitli icra zorlukları bir enstrümanken, yeni dönemlerde duyulan ihtiyaçlar vesilesiyle, mandallar ilave edilmiş ve çok zengin imkanlara sahip bir enstrüman haline gelmiştir.

Kanun, ortak kültürlerin müziği içerisinde başka ülkelerde, icra edil­mektedir. Mesela Arap dünyasında da yoğun olarak icra edilir. Bunun yanı sıra, Ermenistan’da, İran’da, Yunanistan’da da ciddi manada çok kabul gören bir enstrüman. Fakat hem yapım hem de icra olarak bu enstrüman Türkiye’de zirveye ulaşmıştır. Türk musikisinin önemli çalgılarından biridir.

 

Günümüzde ise kanunun dünyada tanınan bir enstrüman olması adına sizin önemli çalışmalarınız var. Kanun bugün dünyada etnik bir çalgı olarak mı adlandırılıyor, yoksa evrensel bir enstrüman olarak kabul ediliyor mu?

goksel-baktagir

“Kanun Tür müziğinin piyanosu olarak tarif edilir. yani piyanoyu da açtığınız zaman aynı kanunu görürsünüz içinde.”

Müziğin aslında kendisi nitelikli O olduğu zaman evrensel bir boyut kazanıyor. Günümüzde birçok konuda olduğu gibi bir enstrümanı ya da musiki türünü tanıtmak, popüler anlamda bazı çalışmalar yapmayı gerektiriyor. Yani sadece enstrüman değil, aynı zamanda farklı bir müzik akımı da güzel ve gerektiği şekilde desteklendiği zaman dünya ölçeği içerisinde evrensel kabul görebilir. Başka türlüsü mümkün değil. Yani biraz popülerlikle alakalı. Mesela size şöyle bir örnek vereyim. Benim bu enstrümanımızın tanınması için yaptığım çalışmalar var. Kanun Türk müziğinin piyanosu olarak tarif edilir. Açık piyano hüviyetindedir. Yani piyanoyu da açtığınız zaman aynı kanunu görürsünüz içinde. Referans enstrüman olarak kanunu, ilköğretim çağındaki öğrenci çocuklarımıza temel eğitim aracı olarak öğretmeyi planladığımız bir proje üzerinde çalışıyoruz. Eğitime başladığım zaman inşallah kanun açısından bu proje bir kazanım olacak. Aynı zamanda bizim ülkemiz açısından da. Ama şöyle düşünüyorum. Yeti­şen bir çocuğumuz dünya çapında önemli bir sanatçıyla bir araya getirilebilir. Elbette günden güne bizim enstrümanlarımızın gelişim anlamında aldığı yol inanılmaz derecede ilerlemiş durumda. Üstelik bu sadece kanunda da değil. Şimdi yaptığımız çalışmalar hem çok ciddi bir değer ifade ediyor hem de özel­likle enstrümanların müziği olarak nitelendirdiğimiz enstrümantal müziğe ciddi bir ilgi oluşması yol açıyor. Bu ilgiyle birlikte icralar da günden güne çok daha güzel hale gelmeye başladı. Dolayısıyla hem yapım hem de icrada önemli bir altyapı oluştu. Bu durum, muhak­kak ileriye dönük çok daha büyük güzellikler oluşturacak.

Hocam, sizin hem kanun ens­trümanına göz ardı edilmeyecek katkılarınız var, bir de bestekarlık yönünüz var. Özellikle enstrü­mantal Türk müziğine yaptığınız bestelerle katkıda bulunduğunuzu düşünüyorum. Saz semaileri, sirtolar ve benzeri geleneksel müzik formlarının yeniden ihyası anlamında büyük emeğiniz var. Birçok albümünüz dinleyicilerle buluşuyor, konserler veriyorsu­nuz. Bu konularda da okurlarımızı bilgilendirir misiniz?

Benim çocukluk dönemimde klasik bir başlangıç olarak, mandolinle müziğe başladım. Ardından dört yıl süren bir bağlama sevdası yaşadım. Sonrasında babamın ilgi ve moti­vasyonuyla kanuna geçtim. Mesela benim çocukluğumda, özellikle bağlama çaldığım dönemde, biraz da sazımın etkisiyle o günlerde çok popüler olan Orhan Gencebay albümlerini alırdım, dinlediklerimi notaya almaya çalışırdım. Sazımı ilerletmeye çabalardım. Fakat inanın o ezgilerde beni cezbeden şey sözler değildi. Ben tamamen enstrümantal bir müziğin içerisinde şekillenmeye çalışıyordum. Aslında o zaman Orhan Gencebay benim okulumdu. Çünkü onun albümlerindeki saz par­tileri, çok zor pasajlar beni etkiliyordu ve sazımı günbegün geliştirmeme neden oluyordu. Dolayısıyla tabi ki yüce Allah’ın sunduğu bir yetenekle kendi iç dünyamda bir şeyler yapma hissiyatı çocukluğumda bu yana hep vardı. Yani sürekli bir beste yapma arzusu halen devam ediyor. Bire bir enstrüman icrası olduğum için de aslında bir enstrümanın kendi müziği olan enstrümantal müziğe daha büyük bir ağırlık verdim. Çünkü enstrümantal müzik sayesinde bugün gençlerimiz adeta bir metot halinde o eserleri geçerek müthiş bir yerlere geliyorlar. Yıllar öncesinde aslında ilk albümlerimizde attığımız tohumlar bir anlamda bugün yeşermeye başladı. Aynı heyecanla çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Gençliğinizde bağlama çaldığınızı belirttiniz. Bağlama halk müziği aleti malumunuz. Bu açıdan bakıldığında taşrayla ve köyle daha çok ilgili. Türk sanat müziği de biraz şehirli olmayı temsil ediyor diyebilir miyiz? Bu benzetme doğruysa şehir ve müzik hakkında neler söylersiniz?

Mesela şimdi Osmanlı dönemine baktığımızda aslında bir İstanbul müziğinden bahsedebiliriz. Çünkü o zaman tamamen Osmanlının hima­yesinde korunan ve yaşayan bir müzik var. Bu müziği sadece saray müziği olarak nitelendirenler var. Ben bunu doğru bulmuyorum. Çünkü, mesela bugün ben 25 yıldan fazla bir zamandır Kültür ve Turizm Bakanlığı sanatçısıyım. Şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığımızın himaye ettiği Türk müziğinin içerisinde sanatımı icra ediyorum. Dolayısıyla eski İstanbul’u düşündüğümüzde İstanbul’un bir medeniyet şehri oldu­ğunu teslim ederiz. Birçok medeniyete gerçekten ev sahipliği yapmış özel bir şehirdir. Kaldı ki hâlâ öyledir. Türkiye genelinde baktığımızda şunu görürüz. Bizim kültür hazinelerimiz ülkemizin her yerinde adeta fışkırıyor. Ama doğduğu yerde yaşama imkânı bulması her zaman mümkün olmuyor. İşte İstanbul kültür hazinelerimizin toplandığı, korunduğu ve yaşatıldığı bir yer olma özelliği taşıyor.

Mesela taşra dediğimiz yerlerden çok başarılı öğrenciler geliyor. Nihayetinde gözleri yine İstanbul’da oluyor. Çünkü orada birçok sanatçıya ulaşma imkânı var. Osmanlı döneminde de günümüzde de durum böyle. Büyük bir medeniyet şehri olan İstanbul bir merkez halinde olduğu için o merkez içerisinde daha çok şekillenen bir Türk müziği var. Çünkü orası sürekli besleniyor. Herkes birbirinden etkileniyor orada. Yani herkes birbirini etkilediği için edebiyat, müzik ve diğer sanatlar öyle bir sac ayağı oluşturmuş durumda ki, inanılmaz bir güç ortaya çıkıyor. Zevk oluşuyor.

Baktığımız zaman mesela Tanburî Cemil Bey musikimizde zirve bir sanatkâr. Hem ürettiği eserlerle hem besteleriyle. Ama aynı dönem içerisinde diğer musiki üstatlarımız da tarihe isimlerini altın harflerle yazdıracak özelliklerle donanmışlardı. Ama ortak bir zevkte buluşmaktan da geri durmamışlardı. Çünkü ortak bir şuur vardı. Şimdi o zevk içerisinde herkes birbirini etkilediği için ortada çok çeşitli, adeta bir gül bahçesinden bahsediyoruz. Bu manada İstanbul çok müthiş bir şekilde besliyordu sanatkârları. Biz seneler sonra onların yolundan gitmeye çalışıyoruz. Ben konservatuvar eğitimi almak üzere 1982’de okulu kazandım. O gün bugündür İstanbul’dayım. Ama geçmiş dönemi düşündüğümüzde, okuduklarımdan, eldeki kayıtlardan yola çıkarak düşündüğümde biz çok ucundan halkaya dahil olmuşuz. Yine de bizim bir şansımız olmuş. Mesela benim bağlı bulunduğum topluluğun kurucusu, kıymetli sanatkâr hocam, devlet sanatçısı, Tanburî Necdet Yaşar’dır. Şimdi Necdet Yaşar’ın hayatına baktı­ğımızda size az önce bahsettiğim o zirve isim Tanburî Cemil Bey’in, bir o kadar değerli sanatkâr oğlu Mesut Cemil Bey’den feyz aldığını, onun öğrencisi olduğunu görü­yoruz. Zincirin bir halkası olmuş. Biz de Necdet Yaşar’ın öğrencisi olarak o şansı elde ettik. Mesela ben Kırklareli’nde kalsaydım böyle bir şansı elde edemeyecektim. Ama İstanbullu olup da yine o şansı elde edememek de vardı. Bizim kısmetimizde varmış demek ki.

kayseri-konser2

“Türk müziğine sadece saray müziği dendiği zaman bu haksızlıktır. Mesela bir Kömürcüzâde’den bahsediliyor, kömürcünün oğlu, Mesela Hammamizâde İsmail Dede Efendi, hamamcının oğlu. Buradan şunu görebiliyoruz. Bu kültür bir o kadar da halkın içerisine sirayet etmiş müthiş bir oluşum”

Yeniden altını çizecek olursak, İstanbul çok özel bir merkez. Orada şekillenen kültür daha bir kökleşmiş durumda. Şunu da izah etmek lazım. Türk müziğine sadece saray müziği dendiği zaman bu haksızlıktır. Mesela bir Kömürcüzâde’den bahsediliyor, kömürcünün oğlu, Mesela Hammamizâde İsmail Dede Efendi, hamamcının oğlu. Buradan şunu görebili­yoruz. Bu kültür bir o kadar da halkın içerisine sirayet etmiş müthiş bir oluşum.

 

 

Peki hocam, şunu da soralım. Bütün dünyayı gezen, dolaşan bir sanatçı olarak Kayseri’ye geldiğinizde neler görüyorsunuz?

Kayseri’yle bizim bir ciddi bir gönül bağımız oluştu zaten. Uzun yıllardan beri geliyoruz. Her seferinde özellikle kültür alanında çok artan ve adeta katlanan bir duyarlılık oldu­ğunu görüyoruz. Bu bize ayrı bir mutluluk veriyor. Çünkü bazı şeyler vardır ki, bir heyecanla başlar. O heyecan bir bakmış­sınız tükenivermiş. Çünkü o heyecanın devam etmesi birlikte hareket etmeye bağlıdır. Kayseri’de böyle bir heyecan var. Güzel şeyler yapmaya yönelen bir enerji ve adeta tatlı bir yarış var. Ben öyle görüyorum. Çünkü herkes kendi alanını güzelleştir­mek adına heyecanla bu işlerin içerisinde yerini alıyor.

Göksel Baktagir 24 Nisan 2017 tarihinde Kayseri'de "Doğu Rüzgarı Konseri"ne katıldı.

Göksel Baktagir 22 Nisan 2017 tarihinde Kayseri’de “Doğu Rüzgarı Konseri”ne katıldı.

Kayseri’de az önce belirttiğim gibi bizi en çok mutlu eden, bu heye­canı görmek. Konserlerimizle her geçen gün duygu selinin arttığın ve kalitenin yükseldiğini görüyoruz. Bu bize ayrı bir mutluluk veriyor. Aslında Kayseri sanata duyarlılık anlamında örnek gösterilebilecek şehirlerden biri. Türkiye’yi çok gezmiyoruz. Yurt içi konserlerimiz daha çok İstanbul’da. Ama zaman zaman gittiğimiz yerler arasında en çok Kayseri’ye geliyoruz. Neden Kayseri? Çünkü Kayseri bir defaya mahsus bakmıyor. Heyecanını kaybetmeyen bir süreklilik duygusu var. Bu ise zaman içinde bir bağ oluşturuyor. Bu güzel bir şey. Sanat sınırsızlığı ifade ediyor. Sınırsız olanda hepimiz yol almaya, duygu­larımızı birleştirmeye çalışıyoruz.

Mesela bugünkü konserimizde birçok kesimden gelen dinleyiciler salonu doldurdular. Ama dikkatimi gençlerin fazlalığı çekti. Onlar bizi farklı şekilde heyecanlandırı­yor. Çünkü Türk musikisi ciddi ve olgunluk gerektiren bir musiki türü. Bugünü yani iletişim çağını yaşarken gençlerin böyle ilgi göstermesini çok önemsiyorum. Ayrı bir güzellik olarak algılıyorum. Kayseri her zaman için farkını ortaya koyuyor. Bu nedenle çok mutluyum.

 

Müzik ziyafetiniz, bizimle kur­duğunuz gönül bağı ve bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz.

  • Ben teşekkür ediyorum. ■

 

GÖKSEL BAKTAGİR KİMDİR?

goksel-baktagir-soylesi-kapak

1966’da Kırklareli’nde doğdu. Müziğe sekiz yaşında, babası Muzaffer Baktagir’in gözetiminde başladı. 1988’de İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduktan bir yıl sonra lisansüstü eğitimine başladı. Aynı yıl, Tanbûri Necdet Yaşar yönetimindeki Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’na girdi. “Necdet Yaşar Ensemble” ile çeşitli ülkelerde konserler verdi.

Beste çalışmalarına konservatuar yıllarında başlayan Göksel Baktagir’in, sözlü ve enstrümantal olarak 400 kadar eseri bulunmaktadır. Eserlerinin birçoğu TRT repertuarına alınmış, “Sazım” adlı Zâvil saz semaisi, 1990’da TRT tarafından düzenlenen bir yarışmada ödül kazanmıştır. “Tek Kelime” adlı Muhayyerkürdi şarkısı, Milliyet Gazetesi tarafın­dan 1997’nin en sevilen 10 şarkısı arasına seçilen sanatçının “Doğu Rüzgârı” albümü 2000’de Tür­kiye Yazarlar Birliği tarafından ödüllendirilmiştir. 2004 yılında merkezi İsviçre’de bulunan Avrupa Birliği Vakfı’ndan Yılın Müzik Ödülü’nü almıştır. 2013’te Musiki Vakfı ve Beyoğlu Belediyesi işbirliğiyle gerçekleşen Itrî Müzik ödüllerinde Yılın Bestekârı Ödülü’nü almıştır.

Baktagir 1984’ten bu yana, kanun icrasında diğer tekniklerin yanı sıra, özellikle “sol el” için geliştirdiği teknik üzerine çalışmalarını sürdür­mektedir. Günümüzün en önde gelen kanun icracılarından biri kabul edilen sanatçı, temelde bir Türk müziği enstrümanı olan kanun enstrü­manının bakış açısını New Age, Caz gibi diğer müzik türlerine doğru genişletmiştir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği topluluğundaki görevinin yanında, İstanbul Sazendeleri grubu ile Baktagir, İngiltere, Fransa, Danimarka, İsveç, Belçika, Hollanda, Almanya, İspanya, İtalya, İsviçre, Makedonya, Malta, ABD, Kanada, Arjantin, Malezya, Hindistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Japonya’da konserler vermiştir. Çeşitli ülkelerde ve Türkiye’de ileri düzeyde kanun “workshopları” düzenlemektedir. Yirmi üç ülkenin önde gelen sanatçılarından oluşan üç denizin sesi Tekfen Filarmoni Orkestrası’nın saz solistlerindendir. 1999’dan beri İstanbul Sazendeleri grubuyla Türkiye içinde ve dışında, özellikle akademik kurumlarda konserler vermektedir.

CNN Türk yapımı “İstiklal Marşı” belgeselinin müziklerini bestelemiş ve Yurdal Tokcan ile bir­likte düzenleyip icra ettikleri “Azeri” bestesi The Passion of Christ filminin müzikleri arasına girmiştir.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı ve Haliç Üniversitesi Konservatuarında Öğretim görevlisi olarak hizmet vermiş olan sanatçının eser­lerinin yer aldığı yayınlanmış bir nota kitabı bulunmakta ve minikler için kanunu öğrenmeyi kolaylaştıracak mini kanun metodu yayına

hazırlanmaktadır. Sanatçı, Füsun Baktagir ile evli olup, Buğra Can ve Cansu adlı iki çocuk babasıdır. Albümlerinden bazıları: Okyanustaki Sesler 1-2-3 serisi, Kervansaray/5, Günlük, Doğu Rüzgârı 1,2 serisi, Sezgiyle Seslenişler, Sirtolar ve Longalar, Hayal Gibi 1,2,3 serisi, Duygu Pınarı, Aşk Senfonisi, Gurbet Türküsü, Furtuna, Kalb-i Coşku, Gönül Bağı.

goksel-baktagir-bogazici 1997-goksel_baktagi-r-okyanustaki_sesler Hüzün-Sezgi

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum