Bir Ankara Ayazı Hikayesi

8 Nisan 2017 0 yorum Öykü 491 Görüntüleme

 

 

cin-cin-mahallesi-cincin-mahallesi-altindag-ankara_ 472432

(Gerçek bir hikayeden esinlenerek kurgulanmıştır.)

Plevne caddesinden Sakalara döndüğümüzde yüzüme vuran ayaz sadece esmer yüzümü değil aklımda birbirini kovalayan bin bir düşünceyi jilet gibi kesiyor kitaplar, sahneler, sözler bir takım yüzler ve sesler hallac pamuğu gibi beynimin içinde savruluyordu. Gecenin bu soğuğunda beni yatağımın sıcaklığından ayıran fikirde aklımda, gönlümde ve ruhumda paramparça duran her şeyi birleyecek bir kuvvet görüyor elimde taşıdığım nişasta tutkalı kovasının kulpunu var gücümle sıkarken sanki o fikirden bana uzanan ipe sıkı sıkıya tutunuyor, o sağlam içi ipek dışı çelik halatın kurtuluşum olacağına olan inancımı tazeliyordum. Aklımdaki düşünceler Halil Ağabeyîn güçlü elini sol omzumda hissettiğimde dağıldı.

– Nasılsın aslanım, bir derdin tasan var mı?

-Hamdolsun ağabey… yok bir sıkıntımız. Cevap verirken sesimi olabildiğince Halil ağabeyin sesine benzetmeye çalışıyordum. O da anlamış olacak ki samimi gülümsemesiyle omzumu sıktı.

Mahalle dik bir yokuş üzerinde yükseliyor evler birbirinden farklı renkleriyle ard arda değil üst üste duruyorlardı. Altındağ caddesinde başlayan geniş taş merdivenler mahallenin ortasından yukarı doğru uzanıyordu. Merdivenleri birer ikişer çıkarken içimde engel olamadığım bir heyecan büyüyor büyüyordu.

Her zamanki buluşma noktamız olan Yenidoğan İlkokulu’nun önüne gelince yol arkadaşlarım bu sahneyi defalarca yaşamış olmanın verdiği rahatlıkla kendinden emin şekilde iki gruba ayrıldıklarında tereddüt eden yalnız bendim bu anı ilk kez yaşıyordum ve hangi tarafa doğru gitmem gerektiğini de bilmiyordum. Tedirginliğimi daha fazla belli etmemek isteyerek Halil Ağabey’in ardından yürümeye başladım. Adımlarını hızlandıran Halil Ağabey arkasına dönüp “Haydi Ayhan, acele et biraz. Genç adamsın diye yanımıza aldık bizden kof çıktın” diye bana takıldığında bunu beni rahatlatmak için söylediğini ben de çok iyi biliyordum. Doğrusu işe de yaramıştı. Şimdi adımlarımın ritmi de değişmiş Halil Ağabey ve Hasan’a uymuştu. Sokak lambalarının yarım yamalak aydınlattığı dar, şekilsiz sokakta adımlarımızın ritmini bir tutmaya çalışarak yürürken kalplerimizin de aynı ritimde attığını, fikirlerimizin aynı yöne aktığını hissediyordum. Halil Ağabey sokağın hareket edebileceğimiz kadar genişlediği bir yerine geldiğimizde elindeki Maltepe’den bir fırt daha çektikten sonra izmariti yere atıp soldaki kirli sarı duvarı işaret etti.

– Buradan başlayalım.

İzmaritin düştüğü su birikintisinde ışığını hızla kaybedişini izlerken hayatlarımızın da dünya tarihi içinde belki şu kısacık son parlayış kadar yer ettiğini düşünüyordum. Hayatlarımız bu kadar kısa bir andan ibaret olabilirdi ama kör zulmeti yarmak için o kısacık ve güçsüz parlayış bile bir çabaydı. İbrahim’in atıldığı ateşe su taşıyan karınca misali maksat tarafımız belli olsun meselesiydi benim için biraz da. Gecenin bu vaktinde kurtarılmış bölge(!)de baca isiyle kirlenmiş bir gecekondu duvarına “Milliyetçi Türkiye” yazılı bir afişi yapıştırmak için yaşımın onaltı olmasına aldırmadan buraya gelişim en çok da bu yüzdendi. Babaannemin uyumasını beklemiş sonra da kapı sürgüsünü el yordamıyla bulup kendimi karanlığın ve Ankara ayazının kucağına atmıştım. İlk afişleme anım bu olacaktı, şimdiden ilerde torunlarıma anlatacaklarımı zihnimde kuruyor, 78 kışının soğuk bir Şubat gecesinde yaşadığım olayları anlatırken hiçbir detayı atlamamak için etrafımdaki her şeyi dikkatle süzüyor onca zamandır görmediğim şeyleri fark ediyordum. Site Yurdu’ndan aldığımız afişler ve iki teneke tutkalla mahalleye geri dönerken merdiven basamaklarını dahi saymıştım. Elimdeki fırçayı önce tutkal tenekesine daldırıp sonra afişin üzerine sürerken basamakların sayısı yüzüç mü yüz beş miydi hatırlamaya çalışıyordum. Bu sırada mahallenin girişinde erketeye yatan Cemal’in tiz çığlığı kesik kesik üç kez çınladı. Hemen ardından gecenin karanlığını mavili kırmızılı ışıklarıyla bölen çakarlar bir kaç sokak aşağıda yanıp sönmeye başladı. Halil Ağabey afişleri kolumun altına sıkıştırıp “Koş!” dedi. Bir eliyle yukarı doğru uzanan sokağı işaret ediyordu. Halil Ağabey’in sözüne itaat ettim. Buz tutmuş yokuştan yukarıya var gücümle koşup bir üst sokağa varınca sağa dönüp çömelerek kotta katan evin duvarına sığındım. Başımı uzattığımda Halil Ağabey’in telaşlı şekilde fırçayı ve tutkal kovasını alarak bir kaç basamakla inilen alttaki dar çıkmaz sokağın olduğu tarafa yöneldiğini gördüm. Gündüz masumca parıldayan su birikintileri akşam ezanıyla dona çeker sabah kalktığımızda her yeri cam gibi bulurduk. Halil Ağabey’in bu küçük detayı düşünecek vakti olmamıştı. Eğri büğrü taş merdivenlere temkinsizce attığı adım ona bu küçük ama önemli detayı kötü bir şekilde hatırlattı. Eskimiş kösele ayakkabıları buzda kayınca Halil Ağabey basamaklara sırt üstü düştü. Halil Ağabey düşerken elindeki tutkal tenekesi de onunla beraber yuvarlandı ve gecenin uğursuz sessizliğinde tenekenin basamaklara çarparak yuvarlanışı korkunç şekilde yankılandı. Teneke kovadan dökülen nişasta tutkalı Halil Ağabey’in siyah paltosunu boydan boya kapladı. Halil Ağabey’in düşüşünü görür görmez gizlendiğim yerden çıkıp ona doğru koşmak için hamle yaptığımda çakarların bir sokak aşağıda parlayan ışıkları beni düşüncemden vazgeçirdi. Yukarı doğru koşup eve gidebilirdim ama Halil Ağabey orada o haldeyken bu fikri aklıma bile getirmiyordum. Çakarların ışıklarının mahallenin diğer tarafına doğru uzaklaştığını görür görmez Halil Ağabey’in yardımına koştum, doğrulup baştan aşağı tutkala bulanmış paltosunu elinin tersiyle çırpmaya başladı ama tutkal bu şekilde temizlenecek gibi değildi üstelik gecenin bu eksi bilmem kaç derecelik soğuğunda hızla kuruyacak ve bir daha da çıkması mümkün olmayacaktı. Halil Ağabey’in pek de umurunda da değildi bu. Bir bana bir de sokağın sol ucundan soluk soluğa koşan Hasan’a baktı “Haydi” dedi “kimse gelmeden bitirelim şu afişleri, Ayhan al şu kovayı koş Kemal biraz tutkal koyuversin.” Şaşkınlığım gözlerimden okunuyor olmalıydı “Ağabey bu halde devam mı edeceksin. Sen git biz hallederiz.” Dediğimde Halil ağabey o bilindik keskin bakışıyla karşılık verdi. “Ayhan, acele et.”

Öğle yemeklerinden feragat ederek biriktirdiği parayla aldığı üzerine tam oturan ve onu olduğundan daha heybetli gösteren yeni paltosunu aklının ucundan bile geçirmiyordu. Yalnızca bizleri hiçbir zaman yalnız bırakmadığı gibi bugün de şartlar ne olursa olsun bırakmaya gönlü el vermiyordu. Biraz sonra okulun orada ayrıldığımız arkadaşlardan ikisi sokağın başında göründü, Az önce çıkan gürültüyü duymuş olacaklardı. Peki polis, o duymamış mıydı? Saat ikiye yaklaşırken Ankara’nın bu karbonmonoksit kokulu gecekondu semtinde ölüm sessizliğini yaran o gürültüyü duymamaları mümkün müydü hakikaten? Duydularsa da gelmeye cesaret edememişlerdi işte. Ben zihnimden bunları geçirirken şimdi Hasan ve yeni gelen iki kişi bir olmuş Halil Ağabey’i eve gidip paltosunu yıkatmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Aramızda Halil Ağabey’den sonra yaşı en büyük olan ve sözü geçen Selahaddin Ağabey “Başkan çocuklar bana emanet gözün arkada kalmasın sen git bir an evvel. Yoksa bütün kış paltosuz kalacaksın” diye durumun ciddiyetini belli edince Halil Ağabey istemeyerek de olsa razı oldu. Bin bir nasihat verdikten sonra bir gözü arkada evine doğru giden merdivenlere inmek için sağdaki dar sokaktan aşağı doğru yürüdü. Ben Halil Ağabey’in elinden düşen fırça ve kovayı toplarken iri gövdesiyle Kemal Ağabey koşarak geldi, kesik kesik soluyor bir yandan da ciğerleri izin verdikçe anlatıyordu: “ Cemal’in ıslığını duyunca benzinliğin üst tarafında trafonun arkasında kalan sokakta ışık yok diye oraya girmiştim biraz bekledim tam çıkacakken kimi gördüm dersiniz?” Gür kumral bıyıkları hırsla gülen ağzının üzerinde okunu atmaya hazırlanan yay gibi iki yana doğru geriliyordu. Konuşurken ağzından buharlar çıkıyor ama rüzgar buharı anında savuruyordu. Derin bir soluk çekip devam etti Kemal Ağabey. Artık ne dediği daha net anlaşılıyordu. “Halkevinin başkanı, yanında biri daha vardı yüzünü göremedim ama takip ettim. Caddeye doğru indiler bu saatte hiçbir yere gidemezler. Başıyla merdivenlere inen sokağı gösterdi şuracıktan insek önlerine çıkarız.” Benim gibi Selahaddin Ağabey de bu telaşı ve Kemal Ağabey’in ne anlattığını tam olarak anlamamıştı. “Eee ne olacak önlerine çıksak?” diyerek herkesin aklındaki o soruyu dillendirdi. Aslında Kemal Ağabey’in aklından geçen o düşünceyi seziyor ama bunun doğru olduğuna inanmak istemediğimizden içimizden bu soruyu soruyorduk. Kemal Ağabey “Ne mi yapacağız. Gecenin şahidi olmaz derler herkes uykuda öldürüp atsak bir kenara kim duyar.” Derken hepimizin sezdiği ama düşünmek istemediği o ihtimal cisimleşiyordu. Selahaddin Ağabey bizden daha tecrübeliydi böyle fevri ve toy tavırları çok görmüş bu heveslerin nasıl bir anda sönüp gittiğine korkunun cesarete galip geldiğine de çok şahit olmuştu. Tıpkı dev-solcu bir kaç bebe önünü kestiğinde gidip silaha kendi kendine alnını dayadığında günlerce plan yapıp bu işe kalkışanların tabanları yağladıklarında olduğu gibi adam öldürmek için gereken cesaretin yahut vicdansızlığın bir anlık bir öfke nöbetiyle vaki olamayacağını biliyordu. Bu yüzden Kemal’in sakinleşmesi için vakit kazanmak amacıyla yeni gelen Cemal’in elindeki ahşap sandalye bacağını gösterip “ Bununla mı öldüreceğiz Kemal?” dedi. “ Ne silah var ne bıçak. Kemal Ağabey elini deri montunun altına götürürken bıyıkları yine gerilmişti. “Silah da var her bi şey de var gardaşım” dedi. Kemal Ağabey elindeki kurşuni renk soğuk, ciddi ondörtlüyü bize gösterirken sokakta kararsızlıktan doğan bir sessizlik çok büyük bir gürültüye gebeymişçesine büyüyordu.

Sessizliği bozan Selahattin Ağabey oldu.

  • Deli olma Kemal, Halil Başkan’a ne deriz? Bak bu çocukları bana emanet etti giderken. Başlarına bir iş gelse olur mu şimdi?

Kemal Ağabey her zamanki tez canlılığıyla kendi aklına gelen fikirlere çabucak ikna olduğu gibi arkadaşlarından da aynı şekilde buna razı olmalarını bekliyordu. Ama şimdi bu karşı çıkış onu kızdırmıştı. Burnundan soluyarak konuşurken hepimizin cesaretlerini sorgulayan bir ton vardı sesinde. “duyunca o da sevinir gardaş.” Dedi “Ben bu dünyadan bir gomünist eksilteceğim daha tutmayın beni gelen gelsin.” O bu resti tam bir Ankara ağzıyla çekip sesi kadar öfkeli adımlarla uzaklaşırken ben içimde yanan gençlik ateşinin mi yoksa Kemal Ağabey’in mi peşine takıldığımı bilmeden yürümeye başladım.  Arkamdaki ayak sesleri biz ilerledikçe artıyordu. Kemal Ağabey de bunu duyuyor olacaktı ki her ayak sesinde adeta kendine olan güveni tazeleniyor daha dik yürüyordu. Bense onu on adım kadar geriden takip ediyordum. Caddeye çıkmadan merdivenlerin yanındaki gecekondunun duvarını kendine siper eden Kemal Ağabey caddeyi kolaçan etti. Sesini belli belirsiz duyuyordum, kendi kendine söyleniyordu “Lafa tuttular önlerine çıkamadım. Allah kahretsin, neyse ha bir adım önden ha bir adım arkadan” diyip ikilinin arkasından yürümeye başladı. Hepimiz mutlak bir itaat içinde takip ediyorduk onu. Kemal ağabey artık kendini gizleme gereği bile duymadan ağır cüssesine yaraşan gürültülü adımlarla ilerliyordu. Ama önümüzdekiler de takip edildiklerini anlayıp adımlarını sıklaştırmışlardı. Sakalar’a yaklaştığımızda bu takip bir koşu haline gelmişti neredeyse. Kemal Ağabey onların böyle korkup kaçmaya çalışmasından içten içe bir haz duyuyor olacaktı ki bu hazzı uzatmak için aradaki mesafeyi kah açıp kah kapatıyor, onların paniklerini hissettikçe de tatmin oluyordu. İkili meydandaki sabahçı kıraathanesine girdiklerinde baca dumanı ve sis iyiden iyiye her şeyi silikleştirmeye, siluete dönüştürmeye başlamıştı. Kemal Ağabey kıraathanenin çaprazındaki duvara sırtını verip içeriyi izlemeye koyulmuştu ben ona yetiştiğimde.

Gözlerini kısmış içeriyi avına pençe vurmaya hazırlanan bir kartal gibi süzüyordu. “topu topu on beş kişiler dedi bilemedin yirmi” Herkes neler olacağını, olması gerektiğini seziyor ve kendince bir plan yapmaya çalışıyordu o an galiba. Herkesin gözleri aynı noktaya kilitlenmişti ve aynı kararlılıkla gözlerini kısarak deminki kartal bakışını tekrar ediyorlardı. Hasan “Pısıp kaldıklarına göre dolu değiller.” Dedi. Kemal başını salladı onayladığını belli eder şekilde. Ve elini az önceki anı taklit eder gibi montunun altına beline doğru attı. O sırada bir başkası onunki kadar çevik bir el hareketiyle arkasına attığı kolunu tutup çıkarmasına izin vermedi. Kemal Ağabey’in kararlı bakışlarının üzerinde iki yay gibi uzanan  kaşları öfkeyle çatıldı, alnına düşen bir tutam saç rüzgarla bir o tarafa bir bu tarafa uçuşuyordu. Onu çevik bir hamleyle durduran Halil Ağabey’di. Selahattin Ağabey’in emanete sahip çıkamayacağı korkusuyla son çare olarak biz buraya doğru gelirken kestirmeden geçip Halil Ağabey’e haber verdiğini anlamam uzun sürmedi. Hava daha da soğuyor sadece yerdeki su birikintileri, karlar ve artık ayazın kesişini duymayacak kadar hissizleşmiş yüzler değil zaman da donuyordu sanki. Ayazdan mı yaşadığım andan mı bilemiyorum o an sanki gerçeklikten sıyrılmıştım ve her şey bir rüyaydı. Gerçeğin hem de en saf ve acı bir gerçeğin tam kalbinde durduğumdan habersizdim. Halil ağabey bu soğukta üzerinde incecik koyu renkli bir ceketle duruyor Kemal Ağabey’e bakıyor sanki konuşmadan onun kendini anlamasını istiyordu. Kemal Ağabey bu bakışlar altında ezilen ızdırap çeken ruhunu kurtarmak isteyerek konuştu “Başkan, neredeyse yirmi kişiler. Çıkmadıklarına göre silahları da yok. Bu fırsat bir daha ele geçmez.” Halil Ağabey üşüyen bedenini ayazın delip geçmesine engel olmak ister gibi omuzlarını öne doğru çıkarmıştı ama sesindeki kendinden emin tondan ödün vermeden cevap verdi “ İyi ya nerede yazıyor savunmasız birine saldırmak.” “Tamam da başkan bunlar gomünist, bizi gördükleri yerde indirmiyorlar mı çoluk çocuk demeden? Vatan haini değil mi başkan bunlar? Sen demedin mi bunlar ne namus tanır ne bir şey? Şimdi ben namusuma el uzatacak adama sıkmasam suç değil mi?” Kemal Ağabey sanki konuşmuyor da ağlıyordu. Ben de ona tüm kalbimle hak veriyor ama Halil Ağabey’in ağzından çıkacak son söze bakıyor onun hep yaptığı gibi doğru yolu göstereceğine inanıyordum. “Haklısın Kemal” dedi Halil Ağabey. Sakin konuşuyordu. “Ama biz bu işi yapsak yarın gelip bizi bulmayacak mı polis? İlla ki birileri verecek adımızı. Topu topu dokuz on kişiyiz koca semtte. Dert değil gerekirse darağacına da gideriz? Bu yola canımızdan geçip girdik de arkada bıraktıklarımız ne olacak? Adalet Partisi’nin seçim aracını taşlayıp mahalleye sokmayanlar Türkeşçi olduğumuzu öğrenince ailelerimize neler yaparlar. Huzurları kalır mı sanıyorsun? Onları da mı düşünmüyorsun?” Kemal Ağabey’in kardeşi benimle yaşıttı. Ne zaman karşılaşsak ocağa hep gelmek istediğinden ama ağabeyinin başına bir hal gelir diye izin vermemesinden yakınıyordu. O anda Kemal Ağabey’in aklından kardeşinin ve bahçedeki dut ağacının altını süpürürken bir Ankara türküsü tutturan anasının geçtiğini hissediyordum. Sanki onun ailesine dair tüm anıları bir film şeridi gibi gözlerinden geçiyordu ve ben o yer yer acıklı yer yer neşeli filmi onun gözlerinden izliyordum. Sonunda çelik gibi gergin kolu gevşeyerek yanına düştü. O an herkesin gerilen sinirleri onun güçlü bileğiyle birbirine bağlıymışçasına rahatladı.

***

Halil ağabeyle her sabah işe giderken karşılaştığımız o sokağa doğru adımımı attığımda içimde nedenini bilmediğim bir huzursuzluk vardı. Sokağın diğer ucundaki köşeden uzun boyu, güçlü kolları ve sabah mahmurluğu yeni dağılmış gözleriyle Halil Ağabeyin döndüğünü görünce bu sıkıntı biraz dağılır gibi oldu. Sokak lambaları sönmüş ama güneş de henüz doğmamıştı. Bu vakit hep böyle olurdu. Halil ağabeyin üzerinde gece kıraathanenin oraya geldiğinde giydiği ince kahverengi ekose ceket vardı. Üşüdüğü belliydi. Ceketinin yakalarını kaldırmış boynunu içine çekmişti, adımları her zamankinden hızlıydı. Yolda lafa tutup iyice üşütmemek için ben de adımlarımı sıklaştırdım. Hafif bir baş selamı ve sesimi onun sesine mümkün olduğunca benzeterek söyleyeceğim bir çift selam sözüyle uzatmadan geçip gitmeyi hesaplıyordum ki hesabıma uymayan bir el uzandı ardındaki köşeden. Eli hedefini daha iyi görmek isteyen bir baş izledi. Alacakaranlığa gölge gibi ağırlık düşüren bir surat… Dudaklarını kapatan siyah bıyıklar alnından kaşlarına dökülen yağlı saçlarıyla dün gece kıraathanede gördüğüm tedirgin yüz hafızamda bir şimşeğin çakışı gibi canlandı aniden. Bütün bunların olması ve silahın ard arda dört kez patlaması benim “Ağabey” diye bağırarak koşmaya başlamamdan kaç saniye önceye rastlıyordu? Yoksa ben koştum diye mi olmuştu bütün bunlar ayırt edemiyordum. Aramızdaki yirmi metreyi koşarken aslında ömrümden yirmi yılı koştuğumu bilmiyordum. Sanki zaman durmuş ben içinden geçiyordum, sanki her şey gerçekliğini yitirmişti ve ben bir simülasyonun içinde koşuyor bir yere varamıyordum. Asfalta sert adımlarımı her indirişimde çukurlara birikmiş suların üzerini kaplayan buz tabakaları kırılıyor içindeki sular paçalarını postalımın içine sıkıştırdığım haki pantolonumun körüklü ceplerine dek sıçrıyordu. Belki mermiden hızlı koşmak, koşup her şeye engel olmak arzusuyla belki de o gün içimde koşmaya başlayan deli tayların her şeyi dümdüz eden koşusunun bir daha bitmeyeceğini sezerek koşuyordum. Ben ona birkaç adım kala kendimi güçlükle frenlerken yerde olağanüstü bir hızla oluşan kan birikintisinin üzerine yığılıyordu Halil Ağabey. Onaltı senedir ilk kez gecekondu mahallesinde kışın ortasında karbonmonoksit kokusunu bir kokunun bastırdığına şahit oluyordum: Barut ve kan… Bu koku hafızama her gece gözümün önüne gelecek bu manzarayla beraber mıhlanıyordu. Kalbimin orta yerine dört ateşten kor parçası düşmüştü. Ağırlığı asla kaybolmayacak dört parça hüzün sadece benim değil bir devrin kalbinde haince isabet bulmuştu.

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum