Sitâre’nin Hikayesi 3

25 Şubat 2017 0 yorum Öykü , Şiir 477 Görüntüleme

– Yağmur yıkarken koca İstanbul’un sokaklarını, el ele yürüyoruz ikimizde sırılsıklam
Evinin penceresinden bakıyor şaşkın suratlar bize, biz aldırmıyoruz.
Tatlı bir rüyada, soğuk bir ses eşlik ediyor;

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
Ve ikimizde ıslanıyoruz
Ben ne yağmurlar gördüm Sitâre
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır
O şehirde sırılsıklam gezerdim…

Uyku ve uyanıklık arasındaydı, hiç uyanmak istemedi
Tekrar gözlerini sımsıkı kapatarak dalmaya çalıştı.
Ama uykusu kaçmıştı bir kere, gözlerini tavana dikerek düşünmeye devam etti;

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
Tapınaklar insanları safra gibi atardı
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı…

Penceresinin camına vuran damla sesleriyle irkildi
Perdeyi aralayıp baktı, gerçekten de yağmur yağıyordu dışarıda
Günlerden Cumartesi idi ve yapacak çok fazla birşey yoktu.
Pencereyi sonuna kadar açarak yağmurun sesine daldı;

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk…

Yağmuru ve yıldızları çocukluğundan beri çok severdi
Yağmur ata topraklarını, yıldızlarda sevgiyi hatırlatır
En temiz çağlarının onda bıraktığı izleri simgelerdi.
Bazen esir ata toprakları için hüzünlenir
Bazen de yıldızlara bakarak oraların özgürlüğe kavuşacağı günü hayal ederdi.
Uzaklarda yaşam süren soydaşlarına çok güçlü bir bağ ile bağlıydı.
Sevgi idi bu bağın adı.
Aynı kanı taşıdığı insanlara karşı duyarsız kalmak ne kadar da büyük bir utanç olurdu onun için.

Mesai bitimi saatinden önce çıkmıştı bugün işten,
Biraz yürümek istemişti, hava güneşli fakat serindi.
Erken çıkmasının başka bir nedeni daha vardı,
Okulun öğle arasına çıkacağı saati denk getirip, Sitâre’yi görmek ve belki onunla konuşabilmek.

Epey yürüdükten sonra okula yakın yerde bir banka oturdu
Bir kaç dakika sonra öğrenciler yavaş yavaş okul dışına çıkmaya başlamıştı.
İlk çıkan grubun içindeydi genç kız, bulunduğu parka doğru geliyorlardı
Hiç haraket etmeden bekledi.
Biraz yürüdükten sonra şimdi önünden geçiyorlardı
Selam verir gibi kafasını eğdi Sitâre,
Karşılık olarak o da aynısını yaptı hafif bir tebessümle.
Karşılık alınca genç kız gülüsemiş, inci beyazı dişleri görünmüş güzelliğine güzellik katmıştı.

Bu bakışların bir anlamı olmalıydı, boş birer bakış değildi çünkü.
Yüreği her bakışında yanıyor birde üzerine gülen gözleri tarifsiz bir duygu katıyordu.

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
Umay gibi yumuşak huylum
Nerden çıktın karşıma böyle?

Nerden çıkmıştı karşısına böyle yoksa bir ah almıştı, bela mı olmuştu duyguları ona?
Ama öyle bir haz duyuyordu ki, böyle güzel bela mı olurdu.
Konuştukça yüreğine dokunuyor
Anlatması imkansız hisler yaşatıyordu.
İnce sesi alıp götürüyordu çok ötelere
Bazen Asya’da bir atlı peşinde
Bazen Anadolu’da bir yörük çadırında buluyordu kendini.

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
Adam akıllı yorulmuşum…

Yüzünde derin izler, ellerimde nasır ve saçlarında aklar belirmeye başlamıştı.
Evet, öyle yorulmuştu ki,
Kimi zaman adım atmaya derman bulamıyordu kendinde.
Sonra Sitâre’yi düşünüyor, nasıl bir imkansızlığın pençesinde olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordu.
Belki acıyordu onun tertemiz duygularına, saf çocukluk hayallerine
Belki de başka birşey.
Güçlü olması gerekti, daha görecek çok şeyler vardı.

Ellerin böyle olmamalıydı
Ellerine acıyorum
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
Durup durup ıssız yerlerde
“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
Daha çok işimiz var” diyorum…

Aldığı nefes bile yük gibi olmuştu canına
Vazgeçecekti bu imkansızdan ama önce yüreğine söz geçirmesi gerekti.
Ya vazgeçecek ya da bu dert pençesinde eriyip gidecekti
Karar vermesi öyle zordu ki, ölüm bile olasılık olarak geliyordu…

O gece kalemini başka bir şey için aldı eline ve yazmaya başladı.

Yazdı…

Sonuna “elveda” yazarak mektubu zarfın içine koydu.
Sonra diğer kağıtlara uzandı, bir yere topladı hepsini ateşe verdi.
Bütün duyguları yanıyordu şimdi, onlar yandıkça canı da yanıyor,
Dayanılmaz ızdırabın acısını bütün hücrelerinde hissediyordu
Ve gözünden süzülen iki damla yaş…

Şu koca dünyanın içinde milyonlarca insan ve bu insanların bitmek bilmeyen koşuşturmaları arasında ufacık bir gönül yanıyor feryadı insanların gürültüleri arasında dağılıp, kayboluyordu;

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum.

Anlatamayacaktı da, yıllar geçecek aradan ve yine sevecekti,
Belki evlenecek çocukları olacak,
Hayat kavgasına dalıp gidecekti.
Fakât yüreğinde yalnız Sitâre olduğu halde toprağa girecekti.

Öyle işlemiştin ki; ben de değil, bendin sen…

-Son-

BİR YÜKSELİŞ SİTÂRE, YERDEN GÖĞE DOĞRU,
DOLMAYACAK YERİN HİÇ, GELSE DE ÖMRÜN SONU.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

Nazmi Sancar Yıldırım

Hiç birşey değil, bir garip divâne desinler...

İlginizi Çekebilir

0 yorum