Mehmet Yılmaz ile Edebiyat Üzerine Sohbet

14 Şubat 2017 0 yorum Genel 394 Görüntüleme

Mehmet Hocam, sizi tanıyabilir miyiz?

1979 yılı Samsun doğumluyum. Bütün eğitim hayatım boyunca Samsun’da idim. 19 Mayıs Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliği Bölümü’nü 2000 yılında bitirdim ve hemen o sene Sinop’un Durağan ilçesinde öğretmenliğe başladım. 2004 yılında yeniden memleketime döndüm ve o zamandan beri Samsun’da Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak çalışmaktayım. Evliyim, bir oğlum bir de kızım var.  Öğretmenliğin yanı sıra bir de yazarlık tarafım var. Çok okuyup biraz da yazmaya gayret ediyorum.

Ailenizin kökeni ne?

Güzel bir soru; çünkü bana sıklıkla sorulur bu. Ancak şu şekilde sorulur: “Boşnak mısınız? Kırım Tatarı mısınız? Mübadil misiniz?” Çünkü Türk kültürünün izlerini süren yazılar, kitaplar ve bunların kahir ekseriyeti de Balkanlar ve Kırım’la ilgili olunca bu sorulara muhatap oluyorum; hatta ‘Madem Boşnak değilsin sana ne Bosna’dan!’ tarzı tuhaf yaklaşımlar dahi oluyor. Bazıları da ‘Elinde imkân olsa mübadil olurdun değil mi?’ falan diyorlar. Hayır, olmazdım. Ve yine hayır; ben ne bir Boşnak’ım, ne bir Kırım Tatar’ı ne de bir Balkan Türk’üyüm. Ben Karadenizli bir Çepniyim. Yani Türkmenim. Eşim de Çepnidir; ama zaten bütün bunların benim nezdimdeki üst karşılığı Türk olmaktır. Ve bütün bu coğrafyalara ilgi duymak için illa da oralı olmak gerekmez; Türk olmak kâfidir.

Yazmaya ne zaman, nerede ve nasıl başladınız?

Ortaokulda kompozisyon dersleri ile başladım diyebilirim. Sonra lise yıllarımda günlük tutarak ve çok basit, bugün gülümseyerek hatırladığım bir roman denemesiyle devam ettim. Üniversite yıllarım ise okuyarak geçti. Tabii şiir yazarak da geçti günlerim. Sonrasında vazgeçtiğim ve şiirden nesre geçtiğim bir süreçti bu. Zaten yazma serüveninde hemen herkesin şiir karaladığı söylenebilir; hatta geçende bir yazı yazdım bununla ilgili; lütfen şiir yazmayın, çünkü şiir ciddi bir şeydir diye…

Ancak ilginçtir benim yazı serüvenim ve profesyonel yazarlığım futbolla başladı. İyi bir futbolsever ve koyu bir Samsunsporluyum. 2004 yılında Zaman Gazetesinin o zamanki haftalık spor ilavesi Sporvizyon’da yazmaya başladım. 2007 yılında Sporvizyon kaldırılıncaya kadar sürdü bu durum. Onun açtığı kapıdan girerek çeşitli gazete ve dergilerde yine ağırlıklı olarak spor yazıları yazdım. Sonra Aksiyon Dergisine gezi yazıları yazdım. Şimdilerde ise Samsun merkezli bir haber sitesi olan “Haberexen” sitesinde köşe yazıları ve “Haberexen” dergisinde gezi, edebiyat ve kültür yazıları yazıyorum.

İlk kitabınız hangisi?

Yayımlanan ilk kitabım İletişim Yayınları’ndan 2009 yılında çıkan bir derleme olan Kırmızı, Beyaz, Siyah / Samsunspor kitabıdır. Tabii yayımlanmayan ve bence yayımlanacak seviyede olmayan birkaç uzun hikâye ve roman denemem daha oldu.

Kaç kitabınız gün yüzü gördü?

Şu anda dört; ama belki bu röportaj neşredildiği günlerde bu sayı beş de olabilir. İlki az evvel de bahsettiğim “Samsunspor” kitabı. 2012 yılında ise bir uzun hikâye olan “Bir Gün” neşredildi. Orada 1999’un yazında Samsun’da yaşanan ve bir güne sığan sıra dışı bir aşk hikâyesini anlatmaya çalıştım. Aslında 23-24 yaşlarımda yazdığım bir eserdi; ancak tabiri caizse demlenmeye bırakmıştım. Yıllar sonra yeniden gözden geçirerek yayımladım Bir Gün’ü. Üçüncü kitabım ise 2014’te neşredildi. “Derviş Hoca” adlı bu romanda 1400’lü yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen bir Yesevî dervişi ile 1990’lı yıllarda Anadolu’dan Bakü ve Saraybosna’ya giden bir Türk öğretmenin karşılıklı hikâyelerini anlattım. Son kitabım ise Tuna’nın Türküsü. Aralık 2015’te piyasaya çıkan romanda Birinci Cihan Harbi’nde Romanya Cephesi’nde şehit düşen büyük dedesinden bir iz bulabilmek için Tuna boylarına giden genç bir avukatın, Kırım ve Bosna ile kesişen yüz yıllık aile hikâyesini anlattım. Şimdi Tuna’nın Türküsü ile Bir Gün’ü tek kapak altında toplayacak ve iki ayrı hikâyeyi bir arada neşredeceğiz. Beşinci kitap ise çok farklı bir tarzın ürünü olacak. Timaş Yayınları’nın “Eğlenceli Bilgi” serisini duymuş olmalısınız. İşte o seriye bir Türk Milli Takımı kitabı hazırladım. Kısmetse mayıs sonu gibi piyasaya çıkacak.

Özelde Kırım Edebiyatı’na, genelde ise Türk Dünyası Edebiyatı’na ilginiz ne durumda?

Benim Kırım sevgim ve ilgim tamamen Kırımlı yazarlar üzerindendir, desem abartmış olmam. Aslında bir Samsunlu olarak Kırım’la kendimi hemşehri sayarım; çünkü biz Karadeniz’in güneyindeyiz; Kırım ise tam karşı kıyımızda. Aynı denizin çocuklarıyız yani; ancak dediğim gibi benim için Kırım’ın kapısını açan şey rahmetli Cengiz Dağcı olmuştur. Hakkında hiçbir fikrim olmadan bir gün sırf Ötügen Neşriyat kitabı olduğu için bir Cengiz Dağcı romanı aldım. Sene 1998 ve ben üniversite öğrencisiydim. Aldığım ilk kitap “Yoldaşlar” idi. Bugün baktığımda doğru ve iyi bir başlangıç olduğunu söylemem lazım. Kitap kapağında ya da içinde yazarla ve eserle ilgili hiçbir şey yazmıyordu. O zamanlar şimdiki gibi internet de olmadığı için malumat sahibi olamamıştım. Sonrasında “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” ve elbette diğer bütün kitapları… Cengiz Dağcı sayesinde Gurzuf’u, Kızıltaş’ı, Yalta’yı, Ayı Dağı’nı ve daha pek çok yeri öğrenivermiştim. Sonrasında gerek Dağcı ile gerekse de Kırım’la ilgili çok kitap okudum. Cengiz Dağcı sayesinde 18 Mayıs 1944 sürgününü ve İkinci Dünya Savaşı’nda Kırım Türkleri’nin ve tabii Rusya Türkleri’nin de durumlarını öğrenmiş oldum. Yani, Türkiye bu savaşa girmemişti; ama Türkler girmişti!

2004 yılında rahmetli Cengiz Dağcı’ya bir mektup yazıp yolladım ve bir ay kadar sonra cevap da geldi. O mektup halen durur bende. Tabii bu arada İsmail Gaspıralı’nın Türkiye Türkçesine çevrilen eserlerini de okudum. Kırım’ı anlatan Hilal Görününce, Aluşta’dan Esen Yeller gibi romanları da…

Nitekim, Tuna’nın Türküsü’nde de Kırımlı Ayşe nine ile ağabeyi Giray’ın hikayesini de anlattım. Bu anlamda kendimi fahri bir Kırım Tatarı kabul ediyorum.

Türk Dünyası’na gelirsek, öyle bir isim var ki üzerine saatlerce konuşabilirim. Kaldı ki onunla ilgili konferanslar dahi verdim; Cengiz Aytmatov. Benim için edebiyat âleminin açık ara bir numarası Aytmatov’dur. Allah nasip etti; ülkesine gittim. İzini sürdüm, kabrine gidip dua ettim.

Bu isimlerin dışında Bahtiyar Vahapzade, Elçin Efendiyev, Anar Rızayev gibi Azerbaycan Türk Edebiyatı temsilcilerinin de iyi birer okuruyum. Muhtar Avezov, Muhtar Şahanov, Halimat Bayramuk gibi isimler de cabası tabii…

Yeni bir eser üzerine çalışıyor musunuz?

Evet. Bir; hatta birkaç eser var aslında. Birincisi Balkanlar’dan Türkistan’a adını taşıyan bir seyahatname kitabı. İsmiyle müsemma bir kitap olacak inşallah. Diğeri ise bu yaz yazmaya başlayacağım bir roman. Yine Türk kültüründen izlerin olacağı bir roman düşünüyorum; ama içerik bende mahfuz kalsın şimdilik…

Nogay Türkleri ile ilgili tarihî bir roman yazacak mısınız?

Açıkçası roman yazmak için önce dolmak gerekiyor. Nogay Türkleri ile ilgili uzman dostlarım var; lâkin ben kendimde onları romanlaştıracak bir salahiyet göremiyorum. Ancak belki bir romanda yardımcı karakter olarak kullanılabilir. Mesela bir Nogay karakter konulabilir. Düşünmek lazım…

Roman kahramanlarınız için ‘vatan’ kavramı çok önemli bir yer tutuyor. Sizin için de öyle mi?

Elbette öyle. Bakın, Tuna’nın Türküsü’nde ilginç duygular var. Mesela birinde Mustafa Dede, Tunahan’a ‘Balkanlar’dan çekilişimiz ders olarak okutulmalı aslında. Çünkü biz orada bir vatan kaybetmişiz’ diyor. Bugünkü nesil için öyle görünmüyor olabilir; ama Balkanlar’ın bizim için Anadolu’dan en ufak bir farkı yoktu. Ora da vatandı ve özellikle birinci kuşak göçmenler için bu duygu her zaman öncelikliydi. Bir türküde dediği gibi; buraları pek sevemediler, gönül oradaydı. Giray’ın Kanada’da yaşadığı duyguları düşünsenize hele bir. Tam yirmi bir yıl kendi milletinden hiç kimseyi görmemiş, kimseyle konuşamamış. Yemeğini yiyememiş, türküsünü söyleyememiş. Bu anlamda Ayşe daha şanslı; çünkü Türkiye’ye geliyor. Kırım’ı hep özlüyor; ama artık burayı vatan biliyor.

Yine bakın mesela romandaki Hüsrev. Aslen Boşnak’tır. İlk gençliğinde Türkiye’ye göç ediyorlar; akrabaları Mostar’da kalıyor. O Türkçe öğreniyor, Osmanlı askeri olarak cepheye gidiyor. Savaş sonunda ise Romanya’da kalıyor; ama artık bir Türk. Hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olamıyor; ama limanda Türk bayrağını görünce ağlıyor; İstanbul’un toprağını öpüyor. Keza Giray da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değildir. O da İstanbul’a inince ve bayrağımızı görünce hüngür hüngür ağlıyor.

Tabii bir de Kafkas göçmeni var romanda. Turnu Magurele’de karşımıza çıkan Çerkez kökenli Adem Usta. O ne diyordu? ‘Atalarım Kafkasya’dan gelmişler, Aslen Çerkeziz biz; ama sorarsan Türk müyüm? Türküm elbet.’

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum