Türklerin Ehlibeyt Sevgisi

13 Aralık 2016 0 yorum Necdet Bayraktaroğlu , Yazarlarımız 718 Görüntüleme

ehli-beyt-sevgisi

Allahü Tealâ yeri, göğü, güneşi, ayı, yıldızları, denizleri, dağları, canlıları, tüm âlemi yaratmış, her türlü canlıları da çeşit, çeşit meydana getirmiştir. Bu canlılar içinde insanı en mükemmel yaratmış, yaratanını tanımasını ve buyruklarına uymasını, ona ibadet etmesini istemiş, hayatında sorumlu olduğu görevleri yerine getirmesini belirtmiştir. Bu görev ve sorumluluklarını yapması için bilgileneceği kitaplar indirmiştir. Yüce Allah, bu kitaplardaki bilgileri uygulayacak, anlatacak ve dinini yayacak ve aydınlatacak insanlara peygamberler görevlendirmiştir. Bu peygamberlerden birisi ve sonuncusu olan İslam dinimizin Peygamberi olan Hz. Muhammed’dir. Kuranımız Enbiya Suresi 107. Ayetinde Hz. Peygamber efendimiz için “Biz seni tüm âlemlere rahmet olarak gönderdik” denilmektedir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed 571 yılında doğmuş olup, babası Abdullah, annesi ise Aminedir. Babası, peygamberimiz doğmadan iki ay önce ölmüş, daha sonra 6 yaşında iken de annesi vefat etmiş ve yetim kalmıştır. Dedesi Abdül-müttalip yaşlı olduğundan bakımı ve yetiştirilmesi için kardeşi ve Hz. Ali’nin babası Ebu Talip’e emanet etmiş, daha sonra oda ebedi hayata intikal etmiştir. Ebu Talip’in evinde büyüyen Peygamberimiz, zengin ve saygın yeri olan ticaretle uğraşan Hz. Hatice ile 25 yaşında evlendi. Yüce Allah tarafından Peygamberlikle onurlandırılıp, insanlara İslam dinini tebliğ etmesi için kutsal kitabımız Kuran’ı Kerim’i gönderdi. Hz. Hatice ile evliliğinden doğan Hz. Fatıma gelişip büyüyünce 15 yaşlarında iken 20 yaşlarında olan Hz. Ali Efendimizle evlendirildi. Bu evlilikleri sonucunda Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin adlı iki evlatları oldu.

Hz. Peygamberimiz, H. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Hamza’nın İslam’a girişi ile daha kuvvet bularak, İslamiyet’i yaymak için büyük mücadeleler verdi. Düşmanları tarafından öldürüleceği endişesi ile Hz. Ali’yi kendi yatağına bırakarak, Cenab-ı Hak tarafından güç şartlar altında Hicret etti.

Hz. Peygamberimiz İslamiyet’i yayarken, Yüce Allah tarafından gönderilen Ahzap Suresi 33. Ayette “Hem vakarınızla evlerinizde oturun, eski cahiliye de olduğu gibi açılıp- saçılmayın, namazı kılın, zekat verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin! Ey Ehl-i Beyt (Peygamberin soyu), Şüphesiz Allah sizden kusuru, pis şeyleri giderip tertemiz yapmak ister” diye buyruğunu belirtmiştir. Bu ayetin Ümmü Seleme’nin evinde inildiğini belirten Tirmizi de kendi Sünen’inde Ümmü Seleme’nin rivayetini söyle açıklamaktadır: “Resulullah abasını Hasan, Hüseyin, Ali ve Fatıma’nın üzerini örterek buyurdu ki: “Allah’ım Bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve yakın akrabalarımdır; onlardan her türlü kötülüğü gider ve onları tertemiz kıl.” Ümmü Seleme de “Ben onlardan mıyım ya Resullullah” diye sordum. Hz. Peygamber: “Sen hayır üzeresin” diye buyurdu. Sünneni Tırmızi, C.5, S.35/3205; Kitab-u Tefsir C.5, S.663/3787 ve S.669/3871, (1)

Ahmed b. Hanbel Müsnedin’de, Hakim Nişaburi Müstekrek’inde, Zehebi Telhisu’l Müstekrek’tesinde, Buhari Tarihu’l-Kebir’inde, Tırmızi el-Camiu’s-Sahih’inde, Taberani el-Mu’cemu’-Kebirinde, İbni Arabi Ahkamu’l-Kuran, Tahavi Müşkilu’l-Asar adlı eserlerinde Ehli Beyt’ten maksadın Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunu belirtmişlerdir. (2) Hadis de açıklanan kir ve pislikten maksat, Ehl-i Beyt’in Allah’a karşı günah ve isyanda bulunmaması, günaha ve İtibarsızlığa düşmemesi anlamındadır.

Ehl, nesep ve aidiyeti bildirir. Ehl-i Beyt, kelime anlamında “Ev halkı” demektir. Ancak, Müslümanlar arasında ise Ehl-i Beyt anlatım olarak, Hz. Peygamberin evlatları, soyu olarak kullanılmıştır. Bu ise, birçok hadislerde belirtildiği üzere, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğu ifade edilmektedir. Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden maksat olarak, bazı görüşlerde Hz. Peygamberdir, bazı görüşler de Hz. Peygamberin yakın akrabaları (Kureyş, Haşimi ve Abbasi oğulları) olduğu, bir kısım görüşlerde de Hz. Peygamberin ev halkı ve eşleri olduğu, diğer bir kısım görüşlerde de sahabeler ve ashabı hakkında söylendiği belirtilmektedir. Keza, Hz. Peygamberin hanımlarından hiç biri bu ayetin ve hadisin kendileri hakkında olduğunu söylememiş ve iddia etmemişlerdir.

Hz. Peygamberimizin Ehl-i Beyt’i ve onları sevmeye dair birçok hadisleri vardır. Bunlardan bazıları ise şunlardır:

“Ümmetimden Ehl-i Beyt’imi sevenlere şefaat edeceğim”, (Munavi II, 207; Sabban S.112 (3) “Allah’ı sizi rızıklandırdığı için sevin; beni Allah’ı sevdiğiniz için sevin; Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin” Sünnen-i Tırmızi C.5 S.664/3789; Hilyetu’l-Evliya ve Tabakai’l-Evsiya / Ebu Naim-i İsfehani C.3 S.211; Beyrt-Daru’l-Kutubu’l-Arabi, Tarih-u Bağdat C.4 S.159; Usdu’l-Gabe C.2 S.13; (4) Ebu Zer’den naklen Hz. Peygamberimiz “Şüphesiz içinizde Ehl-i Beyt’imin durumu Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona dâhil olursa kurtulur. Binmeyen helak olur” demiştir. İbn-i Kesir, Tefsir IV,114; Heytemi, 148,150 151,153 (5)

Hz. Peygamberimiz, Ehl-i Beyt’inden Hz. Ali, hakkında şöyle demektedir:

“Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır; bu şehre girmek isteyen kapıya gelsin” Sünen-i Tırmızi C.5 S.637/3723; Mesabihu’s-Sünne C.4 S.174/4772; Camiu’s-Sağır C.1 S.415/2704; el-Bidayet-u Ve’n-Nihaye C.7 S.372; Hilyetu’l-Evliya C.1 S.64 (6)

“Ali bendendir ve ben Ali’denim; o, benden sonra bütün müminlerin velisidir” Müsned-i Ahmed C.4 S.439; Sünen-i Tırmızi C.5 S.632/3712; Hasaisu’n-Nesai S.63 ve 75; el-Musannef/ İbn Ebi Şeybe C.7 S.504/58; Mu’cemu’l-Kebir/ Taberani C.18 S.128/265; Camiu’l-Usul C.8 S.652/6493 (7)

Hz: Peygamber ve ashabının büyük uğraş ve mücadeleleri sonucunda Mekke fetholundu ve Kabe’ye giden yollara güven sağlandı. İslamiyet Arap kabileleri arasında yayıldığı gibi bölge çevresine genişledi ve her tarafa yayılmaya başladı. Hz. Peygamberimiz vefatından iki ay kadar önce Veda Haccından dönerken Gadir-i Hum denilen yerde konaklamış ve ashabın toplanmasını istemiş ve şöyle demiştir:

“Şüphesiz ben (ölüme) çağrıldım ve icabet ettim. Şüphesiz aranızda size iki önemli şey (sekaleyn) bırakıyorum. Bu iki şeyin birincisi Allah’ın kitabıdır. O’nda hidayet vardır. Allah’ın kitabı ile amel edin ve O’na yapışın. Diğeri itretim, Ehl-i Beyt’imdir. Öyleyse iyi düşününüz, o ikisi hususunda bana nasıl iyi bir halef olacaksınız? Ehl-i Beyt’im hakkında Allah adına öğüt veriyorum, siz Onları tutar, Onlara sarılırsanız, benden sonra ebediyen sapıklığa düşmezsiniz. Bu ikisi Cennetteki Havz kıyısında bana ulaşıncaya, benimle buluşuncaya dek birbirinden ayrılmaz”.

Bu konuyu doğrulayan birçok kaynak bulunmaktadır. İmam Tırmızi Sunen’inde, İmam Hanbel Müsned’inde, Ebu Davud Sünen’inde, İmam Fahruddin Razi Tefsi-i Kebir’inde, İmam Gazali Sırru’l-Alem’inde, İmam Şafi Nihaye’de, İmam Ahmet Salebi Keşfü’l-Beyan’ında, Tarih-i Bağdadi’de, Tarih-Taberi’de ve Darrü’l-Mensur C.2, S.298; Fethü’l-Kadir C.3, S.57; Tefsiru’l-Manat C.2, S.463; Muhammed İsmail Sahih-i Buhari :1, S.373; Maliki Füsulu’l-Mühimme S.24 gibi daha birçok İslam tarihçilerinin eserlerinde Gadir-i Rum olayını ve Hz. Peygamberimizin hutbesindeki sözünü ittifakla doğrulayarak, vasiyetini yaptığını ve Hz. Ali’yi kendisine vasi tayin ettiğini belirtmişlerdir. (8)

Ancak, Emevi Ve Abbasi dönemlerinden beri devam eden anlayış ve bakış ve yanlış yorumlarda, Hz. Peygamberimizin iki emanet bıraktığı, birincisinin Kuran, ikincisinin ise sünneti şeklinde açıklamada bulunmaktadırlar. Bu konun aydınlığa çıkarılmaması ve inanlara gerçek ve doğru bilgi verilmemesi büyük vebal ve sorumluluktur.

Daha sonra Hz. Peygamberimiz Mekke’den ayrılarak Medine’ye geldi, ancak hastalandı. Vefatının hemen arkasından hilafet derdine, davasına düşüldü. Hz. Ömer’in teşviki ve ona biat etmesi ile Hz. Ebubekir halife seçilmiş bulunmaktadır. Daha sonra Hz. Ebubekir vasiyeti üzerine Hz. Ömer halife oldu. O da, vefatına yakın Hz. Osman’ın Halife olmasını sağladı Hz. Osman, Emevi soyundan olup, aynı zamanda Muaviye amcaoğludur. Halife olduktan sonra İslam’ı Emevi hanedanlığına çevirerek, İslam’ı saltanat hayatına dönüştürmüştür. Muaviye’yi Şam’a vali tayin edip, Emevi soyu taraftarlarına makamlar, rütbeler dağıtarak ve imtiyazlar vermiştir. Öldürülmüş olarak bulunan Hz. Osman’ın yerine Hz. Ali halife oldu.

Hz. Ali, Hz. Peygamberimizin amcaoğludur ve 5-6 yaşlarından itibaren Hz. Peygamberimizin evinde eğitim ve terbiyesini aldı. 13 yaşından itibaren de İslam’ın savunucu ve Hz. Peygamberimizin yardımcısı oldu. Halifelik dönemin de birçok olaylar yaşandı. Muaviye gelip ona biat etmedi ve savaş açtı. Hz. Ali bir sabah camide namazını kılarken Mülcem adında biri tarafından zehirli kılıçla başına vuruldu, Hakkın rahmetine kavuştu. Hz. Hasan, babası Hz. Ali’nin şehadetinden sonra hilafet makamına oturdu. Ancak Muaviye’in baskıları üzerine zorda kalan Hz. Hasan Muaviye ile anlaşmak zorunda kalarak halifelikten vazgeçti. Muaviye Hz. Hasan’ı, karısı Cude’ye zehirleterek öldürttü.

Halifeliği eline alan Muaviye, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt taraftarlarını ortadan kaldırmaya başladı. Valilere talimat göndererek Ehl-i Beyt ve yanlılarını dövdüler, hapsettiler ve şehit ettiler. Muaviyenin ölünce oğlu Yezid halife oldu ve Hz. Hüseyin ve taraftarlarına kendisine biat etmesini, yoksa başlarının kesileceğini emretti. Yezid’in halifeliğini kabul etmediler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin’e karşı baskı yapmaya ve zulüm etmeye başladılar ve Kerbelâ denilen yerde Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 kişiyi merhametsizce kılıçtan geçirdiler.

Yüce Allah Kuran’ı Nisa Suresi 93. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Kim bir mümini kasten, isteyerek öldürürse, artık onun cezası cehennemde ebedi kalmaktır. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır.” Maide Suresi 32. Ayette “Kim bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş olur. Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış olur” denilmektedir. Zulmedenler için Kuranı Kerim Şura Suresi 21. Ayette “Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır” demektedir.

Kuran’ımız Hucurat Suresi 10. Ayetinde Müslümanlar için “Şüphesiz ki müminler kardeştir…” denilmekte, Hz. Peygamberimizde “Mümin Kardeşinin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Onun malını korur ve onu kollar” demektedir.(Buhari)

Muaviye ve oğlu Yezid, Peygamberimizin yakınlarını öldürerek ruhunu incitmişlerdir. Kuranımız Ahzap Suresi 57. Ayette ise bu konuda “Allah’ı ve Peygamberini incitenlere, Allah dünyada da ahrette de lanet eder. Onlara alçaltıcı bir azap vardır” denilmektedir.

Hilafet, Allah’ın hâkimiyet hakkının yeryüzünde tecelli etmesi için, İslam hükümlerini uygulamaya koymaktan sorumlu makamın adı olup, “Halifelik” olarak da adlandırılmaktadır. Bu makama gelen kişiye halife denilip, Hz. Peygamberin halefi olmaktadır. Asıl önemli olan bu makam da, Allah’ın hükümlerini mutlak ölçü olarak kabul etmektir. Allah’ın yeryüzünde ki hâkimiyetinin temsil edilmesi, hilafet makamı ile bütün Müslümanlara yönetilmiş olduğundan, halife olacak kişilerin istişare sonucu seçimle bu makama gelmeleri gerekmektedir. Allah’ın ve Resulü’nün hüküm koyduğu yerde, gelen halifeler kendi başlarına ve düşüncelerine göre hüküm koyamaz. Muaviye, oğlu Yezid ve Emevi soyu, İslam’ı saltanat düzenine dönüştürmüşler, dünyevi çıkarları, kibir ve gururları, hırsları uğruna Hz. Peygamberin nesline acıyı, işkenceyi ve ölümü reva görmüşler, saltanatları için İslam’ı emellerinde kullanmışlardır.

Pir Sultan Aptal bu konuda şöyle demektedir: “Yarın hakkın divanına varılır/ Huzur-u mahşer günü sual sorulur / Hak nizam, terazi orada kurulur / Orada haklı, hakkını asla gerektir.”

Kerbela faciası ile Müslümanlara ve Ehlibeyte inananların gönüllerine sönmeyecek bir acı ve ateş bırakılmıştır. Peygamberimize ve emaneti Ehl-i Beyt’ine zulüm ve ihanet edilerek, Müslümanlar arasında ikilik doğmasına sebep olmuşlardır. Daha sonra da Hz. Ali ve Ehl-i Beyt taraftarlarına Alevi ve Bektaşiler denilmiştir. İslam âleminde, Hz. Peygamberimiz ve torunlarını seven, sayanlar o günün acı ve üzüntüsünü hatırlar ve yaşarlar. O gün “Aşure Günü” dür, matem günüdür ve Muharrem ayının onuncu günü olup, Miladi 10 Ekim 680 yılıdır. O günün anısına, acısına, şehitlerin ruhuna on gün oruç tutulur, aşureler pişirilir, dualar okunur, hatimler indirilir ve seven gönüllerde yaşatılır.

Kerbela da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra Emevi baskısından, zulmünden ve öldürülmekten kaçan birçok Ehl-i Beyt ve taraftarlarından bazıları perişan bir vaziyette Orta Asya’ya göç etmiş, Horasan, Türkistan ve Maveraünnehir bölgelerine yerleşmişler ve Türklere sığınmışlardır. İslam’ın Türkler arasında hızla yayılmasına sebep olmuşlardır.

Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig adlı eserinde, Ehl-i Beyt’in Türkler arasında gördüğü sevgi ve saygıyı şöyle ifade etmektedir: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacağın kimselerden bazıları, Peygamberin neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, Ehli Beyt’tir. Peygamberin uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için sev.”(9)

Türk-İslam kültürünün harmanlandığı Türkistan’da Ahmet Yesevi’nin yaktığı İslam iman ateşi ve Ehl-i Beyt sevgisi gelişerek büyüyen yetiştirdiği Erenler, Veliler, Pirler, Ahiler, Şeyhler, Alimler, Gaziler, Alpler, Anadolu ve Balkanlara kadar taşıdıkları bu iman ateşini ve Ehl-i Beyt sevgisini yaymışlardır. Arslan Baba, Ebu Müslüm Horasani, Abdulkadir Geylani Şeyh Edibali, Taptuk Emre, Yunus Emre, Koyun Baba, Osman Baba, Galip Dede, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş Veliler, Ahi Evren ve Mevlana, Sarı Saltuklar, Balım Sultan, Abdal Musa gibi niceleri bulundukları bölgelerde insan gönüllerinde bu ateşi yakmaya, sevgi, hoşgörü, hak ve hakikati, adaleti hâkim kılmaya çalışmışlardır.

Hz. Peygamberimizin Ehli Bet’ine ve soyuna sevgi, saygı ve ilgi Emeviler sonrası ilk defa Abbasiler döneminde başladı ve kurulan “Ensab Nikabeti” ile hizmet verilmesi sağlandı. Nakiblerin vazifeleri, Ehl-i Beyt’e sevgi ve onlara karşı muhafazaya yönelikti.

Selçuklu ve Osmanlı Sultanları topraklarına gelen Ehl-i Beyt mensuplarına hiçbir ülkede görülmeyecek şekilde itibar göstermiş, iltifat etmiş ve yakından alakadar olmuşlar ve onlara icazetnameler vermişlerdir. Anadolu’da seyyidlik icazetnamesinin ilk defa 734 yılında Kureyşan Ocağına verilmiştir. (10) Karahanlılar da “Peygamber uruğunun Peygamber hakkı için ve onun namına sevilmesi” öğütlenmekteydi. (11) Anadolu Selçuklularına ait bir temlik beratında, seyyidlere yararlı olma ve iyilik etmenin şefaat vesilesi olacağı ifade edilmiştir. (12) Seçuklular döneminde I. Alaaddin Keykubat, Erzincan bölgesine gelerek orada yaşayan oymakların ileri gelenlerini bir araya toplamış ve İslam dinini en iyi bilen kişilerin tespiti istemiştir. Yapılan araştırma ve seçilme sonucunda, Ehli Beyt soyundan olan Seyyidlerin, daha ilimli, ahlaklı ve dini bilgileri yüksek çıktığı görülmüştür. Bunun üzerine Sultan Keykubat, dini bu kişiler tarafından öğretilmesini istemiş, onlara Hz. Peygamber neslinden geldikleri için icazetnameler vermiştir. (13)

Osmanlı Devleti kurcularından Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Orhan Gazi ve devam eden padişahlar, Allah’a, Hz. Peygambere, Kuran’a bağlı, Ehl-i Beyt’e sevgi ve saygı içinde idiler. Orhan Gazi mezarının üzerinde “Ya Rabbim! Bizi ahret günü Ehl-i Beyt’in şefaatinden mahrum bırakma ve onları bizden razı et” diyerek, onlara olan sevgisini dile getirmiştir. (14)

Ehl-i Beyt soyunda, Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere “Şerif”, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler de “Seyyid” denilirdi. Bunlara gösterilen sevgi, saygı ve itibar nedeniyle, onlara ait işleri görmek için, mensuplarına mahsus özel kaide ve düzenlemeler yapılmış, teşkilatlar kurulmuş buna da “Nakib-ül-eşraf” deniliyordu. (15) Bu görevli, Hz. Peygamberin torunları olan kişilerin işlerine bakar, neseplerini kayıt altına alma, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirme ve itibarlarını zaafa uğratacak hal ve hareketten ve günaha girmekten koruyup, İslam edebine göre yaşamalarına itina gösterirlerdi. Çalışma imkanı olmayan ve muhtaç durumda olanlara da maaş bağlanır, vakıf ve imaretlerden pay verilir, vergiden muaf tutulurdu. Seyyid ve Şeriflere verilen belgeye “Siyadet Hücceti” denilirdi. İlk Nakib-ül-Eşraflık Yıldırım Bayezıd zamanında kurulmuş, ilk göreve tayin edilen Hz. Peygamberin neslinden Seyyid Ali Nata bin Muhammed’dir. Bunlar devlet merkezinde bulunur, kendi konakları olur ve maiyetinde çalışanlar bulunurdu. Taşrada da yine Ehl-i Beyt soyundan Nakib-ül-Eşraf kaymakamları olurdu. Vazifeleri arasında, padişaha kılıç kuşandırma ve teslim edilen “Sancak-ı Şerifin” taşınması da var idi. Padişah sefere gittiği zaman yanında Nakib Efendiyi ve Seyyid ve Şerifleri de götürürdü. Savaş sırasında Sancak-ı Şerif altında Seyyidler ve Şerifler “Tekbir ve Salavat-ı Şerif” getirirler ve dualar okurlardı.

Alevilik, Hz. Ali’nin soyuna verilen bir isim olarak belirtmektedir. Alevilik, İslam’dan ayrı bir din ve inanç olmadığı gibi ayrı bir ırkta değildir. Onlar da İslam dinine ve Ehl-i Beyt anlayış ve yaşayışına göre inançlarını sürdüklerini söylemektedirler

Kuranımız Enam Suresi 159. Ayetinde “Dinlerini parça-parça bölüp, bölük-bölük fırkalara ayrılanlarla hiçbir ilginiz olamaz ve şüphe yok ki onların bu hareketlerini Allah soracaktır…” denilmektedir. Kuran’da ve Hz. Peygamberimizde, İslam dininde mezhep yoktur. Bu konuda Aşık Veysel ne güzel söylemektedir: “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa” Hz. Mevlana’da şu şekilde ifade etmektedir: “Bu alemde sevgiye dair ne varsa, / Biz orda varız. / Kavgaya, ikiliğe, savaşa ne varsa, / Biz orada yokuz” demiştir.

Yüce Allah, Kuran’ı Keriminde Müslümanların kardeşliği konusunda açıkça durumu belirtmiştir. Şura Suresi 13. Ayetinde “… Dini doğru tutun, ayrılığa düşmeyin” diye belirtmektedir. Hz. Peygamberimiz bu konuda şöyle demektedir: “Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zülüm etmez. Ondan yardım elini çekmez ve onu küçük görmez. Takva işte buradadır. (Müslim)

Tarih, son derece hırs sahibi makam ve mevki düşkünü, İslam dinini kendi hesap ve emellerine göre insanlara zorla uygulamaya çalışan Muaviye ve Yezid gibi kişileri açıkça yazmalıdır. Bu üzüntü, acı ve yara yalnız Alevilerin, Bektaşilerin, Şiilerin değil, bütün Müslümanların, Türk-İslam âleminindir. Müslümanlar birçok fırkalara bölünmüş ve ayrılıklar yaşanmış, yaşanmaktadır. Bu farklılıklar düşmanlıklara dönüşmüş, zulme, savaşa ve katliamlara sebep olmaktadır. Tüm Müslüman’ların ve insanlığın saadeti, akli ve ilmi olarak yaşanacak dinimiz İslam’dadır. Hz. Muhammed’in getirdiği İslam dininde ayrılıklar, Alevilik ve Sünnilik yoktur. Yalnızca İslam dini vardır.

Türk Milletinin gönlünde Ehl-i Beyt, çok özel ve önemli bir yere sahip olup, onlara karşı sevgi ve saygı doludur. Türkler, ne Muaviye, oğlu Yezid, ne de Arap, Emevi ve Abbasi Müslüman’ıdır. Kuran inancına bağlı olarak yaşayan Müslüman’lardır. Bu nedenle Ehl-i Beyt gerçeği bilim gözü ile incelenmeli ve Türk Milleti gerçekleri, doğruları, yaşananları, bilmelidir. Hatalar nerede, ne zaman ve kimler tarafından yapıldı ise bunları bilmek zorundayız. Bu hak ve hakikat, bu milletin temel inanç ve bilme hakkıdır. Hacı Bektaş Veli’nin şu önemli sözü ile bitirelim.

“Bir olalım, iri olalım, diri olalım. Ama hakkı üstün kılalım” Bu yol Allah’ın emri olan Kuran yoludur.

KAYNAKLAR

1-2-4-6-7-Merkezu’r-Risale-Çev.Cafer Bendiderya- Ehl-i Beyt Sevgisi- Kevser Yay.-İst.2010-S.17,19,54,110

3-5-8-11-12-15-Prof. Dr. Murat Sarıcık- Ehl-i Beyt’i Sevmek- Nesil Yay.- İst.2010-S. 59, 51, 42, 47, 156, 237

8- Abdullah Turan-Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar- Al-i Taha-İst.1999- S.365, 367

9-10-13-15-Ömer Menekşe-Ehl-i Beyt Sevgisi-Diyanet İşleri Başk. -Ank.2006- S.38, 40, 48

Prof.Dr.Abdurrahman Küçük-Türkistandan Türkiye’ye Alevilik-Bektaşilik-Berikan Yay.2009

Lesley Hazelten- Peygamberlerden Sonra- Kitabix Yay.-İst.2012

Allame Murtaza Askeri-Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet Ekolleri-Kevser Yay.-İst.2005

Ali Kirazlı – Ehli Beyt’e Doğru – Kevser Yay.- İst.2006

Hüseyin Avni Erdemir-Kuran’da Ehlibeyt ve Oniki İmamlar- Ank.

Musa Aydın-Ehli Beyt Kimdir-Kıble Dergisi-Yıl 5-Sayı 20- Yaz 2006

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum