Destanı Yazılmayan Savaş- Doç. Dr. Ali Kafkasyalı

21 Mart 2016 0 yorum Denemeler-Makaleler 469 Görüntüleme

DESTANI YAZILMAYAN SAVAŞ- Doç. Dr. Ali Kafkasyalı

 

Bir milletin geçmişi, geleceğinin güç kaynağıdır. Geçmişinin gücün­den faydalanmayan ve tarihinden ders almayan milletlerin, geçmişte yaptıkları hataları tekrar etmeleri mu­kadderdir. Bunun için de devamlı geçmişi okumaları gerekir.

Tabii ki geçmiş -edebiyat, resim, müzik, heykel gibi bilim ve sanat dallarının imkânları ve özgün dilleriyle- yazılırsa okunur. Ta­rihi anlatmak sadece tarihçilerin işi de değildir. Yazarların, şairlerin, edip­lerin, ressamların, heykeltıraşların, müzisyenlerin, bestekârların da en önemli işleridir. Hatta geçmişi günü­müze taşımak devrin aydınlarının da birincil işi olmalıdır.

Yakup Kadri, 1922 yılında yaz­dığı bir makalesinde “büyük bir millî şair için Sarıkamış’ta yüzlerce destan mevzusu âdeta hazırlanmış olarak duruyor” der ve bir soru sorar: “Aca­ba günün birinde çelikten bir kalem bu mevzulardan birini bir tunçtan levha üzerine hak edebilmek mazhariyetine erecek midir?” Yazar, geleceği görürcesine, endişesini saklayamaz ve so­rusuna; “Fakat korkuyorum ki Türk şa­iri Türk askerine nispeten Allahuekber Dağı’nın tepesine hatta hayalen bile çıkacak derecede kuvvetli değildir; mutlaka yarı yolda nefesi tıkanacak ve çığlarla beraber o sayısız uçurum­lardan birine yuvarlanacaktır.” diye­rek cevap verir. Ne yazık ki Yakup Kadri, endişesinde haklı çıkmıştır. Bu sorunun üzerinden 86 yıl geçmiştir. Hâlâ Sarıkamış’ın destanı yazılma­mış, tabloları çizilmemiş, müziği nota­ya alınmamış, abideleri dikilmemiştir.

Ermenistan’da Erivan metrosuna indiğinizde sizi duvarlara işlenmiş 93 Harbi’nin rölyefleri karşılar. Park, bahçe, üniversite yerleşkeleri ve koridorlarında son yüzyılın tarihini sayfa sayfa okuyabilir, abide âbide seyredebilirsiniz.

Rusya’nın Fransa’nın müzelerinde, parklarında, üniversite salonlarında dahi aynı tarihin heykelleşmiş, abide­leşmiş sayfalarını görürsünüz.

Paris’in meşhur “Pere La Chese” mezarlığının girişindeki Ermeni abidesinin kitabesinde şu cümle ya­zılı: “Fransız milletinin millî menfaa­ti uğrunda, Anadolu, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun Adana, Muş, Siirt, Van, Erzurum, Kars, Ardahan, Trabzon, Yozgat, İstanbul’da, Türklere karşı savaşan ve ölen Ermeni dost­larımızın hatırasına” Sevr sarayının önündeki Ermeni abidesinin üzerinde “Genç Türk Hükümeti (İttihat ve Te­rakki) tarafından 1915 yılında kat­liama tabi tutulan bir buçuk milyon Ermeni’nin hatırasına.” cümlelerini okuyabilirsiniz.

Burada “kırk yıllık kara günler” de­diğimiz işgal yıllarında, Rus ve Ermenilerin, şimdi Kars’ta “Fethiye Camii” olarak adlandırılan kilisenin meydanı­na diktikleri devasa abidenin üzerin­deki heykeller, rölyefler ve semboller hatırlanmalıdır diye düşünüyorum. Ünlü Kars Heykeli’nin üzerinde ne gü­vercin uçuran bir Rus askeri ne de elin­de çiçek buketi bulunan Ermeni kızları vardı. Sanat kompleksinin ortasında yer alan kaidenin üzerinde bronz ve granitten iki heykel vardı. Bunlardan biri Kars kalesine Rus bayrağını çeken askerin heykeli idi. Bu Rus askerinin figürü, ayağının altında Osmanlı san­cağı ve elinde Rus bayrağı, Erzurum-İstanbul yönüne ilerleyen şekildeydi. İkinci heykelin figürü ise Çarlığı temsil eden bir kartalın, gönderini kırarak düşürdüğü Türk bayrağını gagası ve pençeleriyle parçalıyor hâldeydi. Kilisenin meydanındaki bu kocaman abidenin etrafına ise Allahuekber’de donan askerlerden geriye kalan Osmanlı topları diziliydi. Abidenin ve kili­senin açılışına gelen Çar II. Nikolay’ın emri ile bu toplar ters olarak sıra­lanmıştı. Bundan murad, kiliseyi ve abideyi görmeğe gelen kimselerin topların üzerindeki Osmanlı tuğra­larını görerek Türklere ait olduğunu anlamalarını temin etmekti! Mehmet Emin Yurdakul’un “Kars Heykeli Karşı­sında” adlı şiiri bunun feryadıdır.

Doğunun en büyük şehri ve en büyük üniversitesine bakınız: Koca Erzurum şehrinde 93 Harbi, Sarıka­mış Harekâtı veya Birinci Dünya Sa­vaşı ile ilgili ne var? Kocaman bir hiç. Belediyesi, Ermeni kiliselerini onarıp ibadete açmakla meşgul. Atatürk Üniversitesi’ne bakıyorsunuz, ne yerleşkesinde ne herhangi bir mekânında son yüzyılda başımıza gelenlerle ilgili bir eser var. 93 Harbi’nin ve Sarıkamış destanının yaşandığı Kars’ta durum nasıl? Pek farklı değildir. Parklarında, meydanlarında, Türk’ün kah­ramanlık sayfalarının sergilenmesi bir yana, bölge ile pek ilgisi olmayan fil, maymun, aslan gibi hayvanları­nın ve Orta Çağ Avrupa kadınları­nın yontuları arzı endam etmektedir. Devletin ödeneği, halkın parasıy­la bir yapı, bir çalışma yapan böl­genin yöneticileri, bunu bir basarı olarak hanelerine yazarken, koca bir coğrafyayı kanıyla sulayıp, ca­nıyla mühürleyerek vatan yapan ecdadın bu eşsiz kahramanlık ve fedakârlıklarını niçin meydanlara, üniversite salonlarına yansıtmazlar? Onların yaptıklarını niçin evlatların­dan, torunlarından esirgerler? Bunu nasıl izah edip mazur gösterebilirler? Ülkenin bunca şairi niçin bu sava­şın destanını yazmaz? Bunca yazar niçin Mehmetçiğin, Rus’un azabı ve tabiatın gazabı ile aynı anda bo­ğuştuğu bu savaşın romanını yaz­maz? Dinamitin mucidi Nobel’in ödülünü almak için yarışan yazarlar, sâyelerinde yaşadıkları kahramanla­ra borcunu niçin ödemezler? Bunca müzisyen, bestekâr niçin Mehmet­çiklerin 26 Aralık gecesinde Allahu­ekber platosunda fırtınayla yarışan haykırışlarını bestelemez? Bunca heykeltıraş, yarı donmuş Türk askeri­nin yaralı aslan gibi Rusların üzerine saldırışını niçin heykellere taşımaz? Milletimizin başından geçenleri, en azından son yüzyılda, 93 Harbi, Sarıkamış Harekâtı, I. Dünya Sava­şı ve sonrası Kurtuluş Harekâtı gibi tarihî hadiseleri genç kuşaklara çe­şitli ilim ve sanat unsurlarını kullana­rak sunmak, aydınların, sanatçıların, edebiyatçıların, tarihçilerin ve ülke yöneticilerinin millî görevi olmalıdır. Rusların, Ermenilerin işgal, istilâ, zulüm ve yağmalarını yeni nesille­re anlatmak Ruslarla, Ermenilerle barışmamak, iş birliği yapmamak demek değildir. Savaşılan, dövü­şülen bir ülke ile barışmak, işbirliği yapmak, dostluk kurmak için tarihi unutturmak mı gerekir? Aksine tarihî olayları bilerek münasebet kurmak daha doğru, daha yerinde olur. Büyük önder Atatürk nutkuna Rumla­rın, Ermenilerin hıyanetini anlatarak başlar. Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden aylar geçmeden ulu önder, kadim düşman Rusya ile anlaşma­lar imzalar ve Lenin ile mektuplaşır, yardımlaşır. Hatta bir konuşmasında Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır.” der. Dahi lider Atatürk bunları yaparken başımızdan geçenleri yani tarihimizi bir kenara bırakmamış, unutturma­mış, aksine “Türk evladı ecdadını ta­nıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” demiştir. Bahsi edilen savaş yıllarında Ermenilerin, Rusların, Fransız ve İngilizlerin bölgemiz ve ülkemiz halkına yaptıkları, günümüzde Amerikalı askerleri­nin Irak halkına yaptıklarından hiç de az değildir. Yarının Irak yöneticileri, Amerika veya diğer işgal güçleriyle barışıp işbirliği yapmak için, bugün kendilerine yapılanları tarihlerinden çıkarıp atmaları, unutmaları mı ge­rekir?

 Devletler ve milletler arasında ebedî dostluk veya ebedî düşmanlık­lar olmaz. Tarihi bilerek barış masası­na oturmak vardır. Onun için Atatürk, “tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir, tarihi yazanlar tarihi ya­panlara sadık kalmalıdır” demiştir. Ne yakın ne de uzak tarihinde hiçbir yüz kızartıcı davranışı olmayan bu büyük milletin, tarihinden sakınılma­sını, kaçılmasını ne ile izah edebiliriz. İşgal, istila ve zalimlikleri dünyaca tescil edilmiş olan halklar yaptıklarını kahramanlık olarak gösterip bunla­rı taçlandırırken, Türkler kendilerine yapılan bunca haksızlığı niçin sakla­maya çalışır? Anlamak o kadar zor ki. Falih Rıfkı, “Pasin Kızları” makalesin­de şöyle yazar: “Pasinler ovasında uzak bir hatıra kadar unutulmuş Türk köyleri vardı. Bir sabah bu köylerin sularını Rus ordularına kılavuzluk eden Ermeni çetelerinin atları geçti. Pasinler’de genç kızlara bekçilik eden 93 rediflerinden başka erkek, yas­lı anadan gayri silah yoktu. Bakınız çeteler ne yaptılar: Pasin erkeklerini koyun gibi boğazladılar; kadınlarını tavuk gibi boğdular. Ve Pasin kızlarını, arkadan gelen kazak sürüsünün kucağına attılar… Ve Pasin kızları Rus kazaklarına peşkeş çekilmiştir.” Kars’ta kurulan Cenûb-i Garbî Kaf­kas Hükümetinin dış işleri bakanlı­ğını da yapan Fahrettin Erdoğan, Rusların korumasında Taşnak Erme­nilerinin kurduğu “Cân-Fîdâ” örgü­tünün yaptığı onlarca zulmü anlatır: “Türkmen köylerinden kaçıp da Allahuekber’den aşıp, Oltu’ya geçmek isteyen kadın, kız, ve küçük çocukların yollarını, Lalaoğlu ve Bölükbaşılı Rumlar keserek bunları Katranlı köyüne toplamışlar. Bunlar­dın 1200’ünü bir saman damına, 200’ünü de ayrı bir saman damına toplayarak; geceleyin Ermeni ve Rum gençleri bu kadınların içine dalarak 7 yaşındaki masumların dahi namusuna tecavüz ettikten sonra öldürmüşlerdir.” “Cavlak köyüne geldik. Eğrice kalele­rinden 40 kadar kadın ve çocuk bul­duk, bunların içinde bir kadın ve bir er­kek, yaralı olarak yaşıyorlardı. Bizim askerler buradan geçerken sıhhiye erleri bunları oradan çıkarıp yaraları­nı sardıktan sonra evlerine koymuşlar, cenazeleri köye nakledip defnettikten sonra, gidip yaralılardan izahat al­dım. Bu ölenler arasında uzun saçlı, servi boylu, ak yüzlü, çatık kaşlı Me­lek adında bir taze gelin varmış. Bunu Ermeniler sağ tutup götürmek istemiş­ler, kollarına yapıştıklarında, ilk ham­lede gelin bir yumrukla Ermeni’nin bi­rinin burnuna vurarak yere sermiş, bu defa iki üç tanesi üzerine hücum etmiş, onlarla boğuşmaya başlamış. Teslim olması için ilk önce desteleyip saçını kesmişler, buna aldırmadığını ve ka­tiyen teslim olmayacağını anladıkla­rında, yumruklayan ellerini kollarını kesmişler ve sonra da bağıran, hay­kıran, nefret eden başını gövdesin­den ayırmışlar. Bizler bu aziz ve asil parçaların her birini bir yerden top­layarak deste deste kesilen serpilen saçları da toplayıp kardeşi İsmail’in cenazesiyle yan yana gömdük. Melek, melekler arasına karışmıştı.” “Aşağı Kotanlı ve Yukarı Kotanlar­daki kuyulara doldurulan cenaze­leri çıkararak mezarlara koyduk, Aşağı Kotanlı’da Yusufoğlu Ağa’nın eşi Vesile çok güzel bir gelindi. Kızı 15 yaşındaki Sultan’ı Ermeniler tut­muş, annesiyle birlikte öldürmeden beraberlerinde götürmek istemişler. Bunlar da kabul etmiş; yalnız köyün önünden akan Kars çayının buz tu­tan üstünden geçerlerken, köylülerin su almak için açtıkları deliğin başı­na gelerek “Sizin gibi canilere tes­lim olmaktansa ölüm daha evlâdır.” deyip kendilerini buradan çaya atıp, buzun altına akıp gitmişlerdir.”

Keşke Erzurum’da dikilen onlarca an­lamsız yontunun yerine veya Kars’ta dikilen Orta Çağ Avrupa kadınlarının yontularının yerine Vesile Hanım ile kızı Sultan’ın heykelleri dikilse. Bölge üniversitelerinin duvarlarına parçala­narak öldürülmek pahasına da olsa Ermenilere teslim olmayan Melek Hanım’ın tabloları yapılsa. Keşke, iş­gal güçlerinin bilhassa Rusların güdü­mündeki Ermeni ve Rumların zulmün­den kardeş bölge halkını kurtarmak için, kışın en şiddetli çağında karlı dağları aşan Türk ordusunun harekât safhaları, kahramanlık sahneleri ve akıbetleri, şiirlere, destanlara, türkü­lere, ağıtlara dökülse. Tabloları, re­simleri yapılsa; heykelleri, abideleri dikilse. Erzurum’a, Kars’a davet edi­len veya ziyarete gelen yerli yabancı herkes, önce bu olayların resimleşmiş, abideleşmiş anıtlarının önünden, şe­hitler için bestelenmiş müzikler, onlar için okunmuş destanlar eşliğinde geçirilse!

(Eğitimin Sesi Dergisi, Sayı 49, -Ekim,Kasım,Aralık 2014- s. 49)

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum