Milliyetçiliğimizin Esasları

3 Aralık 2015 0 yorum Nurettin Topçu 366 Görüntüleme

 

MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN ESASLARI

Fransa İhtilâliyle milliyetçilik Batı’da şuur kazan­dı. Avrupa’da en eski millî birlik, vatan ve dil unsur­ları etrafında teşekkül eden Fransız milleti olmuştu. Ancak millî gerçeğin kıvamına gelerek bir ideal dâva değerini kazanması, Fransa’da sosyal sınıfların orta­dan kalkması, halk ile asilleri birbirinden ayıran im­tiyazların yok edilmesiyle mümkün olmuştur. Bu ise, İçtimaî vücudu meydana getiren büyük tabakanın söz sahibi olması demekti. Ancak Fransa, mazide kendini hayat sahasına çıkaran kuvvetlerin üstüne kurulmuş­tu. Diğer Avrupa milletleri için de mesele böyle oldu. Fransa’nın kuruluşunda dil birliğinin oynadığı rolü Alman milletinin kuruluşunda soy birliği oynadı. Te­mel olan bu unsurlar, sonuna kadar önemlerini mu­hafaza etmişler ve bu milletler var oldukça da muha­faza edeceklerdir.

Soy, vatan ekonomi birlikleri, dil ve din birlikleri, kültür ve ahlâk birliği gibi milleti meydana getiren unsurların hepsinin, bütün milletlerde aynı kuvvet ve bütünlükte bulunmadıklarını, hattâ bazı milletlerin hayatında bu unsurların bazısına hiç yer verilmedi­ğini görüyoruz. Ancak bu birliklerden hiç birinin bulunmadığı yerde millet de yoktur. Bunların hepsinin zayıf olduğu yerlerde millet de zayıftır. Bu birlikler ne kadar kuvvetli ise, millet o derecede kuvvetli olu­yor. Tipik olan bir tanesini ele alalım, soy unsurunu. Evet, ırkçıların iddiası aşırıdır, soy millet demek de­ğildir ve saf soya rastlamak çok güçleşmiştir. Lâkin soy birliğinin kuvvetli bulunduğu yakın geçmişteki Almanya gibi bir memlekette bunun millî hayatta kuvvet ve millette irade birliği yarattığını görmemek mümkün olmuyor. Millette tek bir birlik unsuruna bağlanmamakla beraber her birinin hayatiyetini ar­tırmaya çalışmak, millet yolunda mücadele sayılma­lıdır.

Bize gelince, milliyetçiliğimizin yani milletleşme hareketimizin geçen asrın sonunda yaşayan bir züm­re yazarın kafasında doğduğunu iddia edenlerin mil­letten ve tarihten habersiz gafiller olduğunu söylemek, hakikatin ifadesidir. Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmî adı «Anadolu Türkleri Tarihi» olan bu tarih ve bu millet, Türk ırkından ayrı­lan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmeleriyle başlamış oldu. Göçebe olan Türkmen, Anadolu’da toprağa yerleşti; cenkçi iken çiftçi oldu. Şamanlıktan kurtulup İslam’a sığındı. Eski, geri ve ipti­daî inançlarını bırakarak sonsuzluğun iradesini kazandı. Dokuz yüz yıldan beri Anadolu’da yaşayan mil­let İslâm’ın sinesinde yaşayan bu çiftçi millettir. Millî tarihimizin ortaya koyduğu en büyük ve evrensel in­kılâp, İslâm dininin Türk’ün ruh ve ahlâkında yaptığı inkılâptır. İslâmiyet Türk’ü, aradaki pek çok basamak­ları bir hamlede aşmak suretiyle, insanlık seviyesinin en yukarı kademelerine yükseltti. İnsanlık idealine âşık olanlar Türk’ün tarihini karıştırsınlar. Gözlerinin kamaşmaması kabil değildir. Yüzlercesi arasında bir misâl verelim: «Müslüman olmayan Moğolların hükümdarı Hülâgu Han on üçüncü asırda Bağdad’ı aldı­ğı zaman halife Mu’tasım’a hâzinelerinin yerlerini söylettikten sonra, onu bir çuvala koyarak bir bölük süvarinin ayakları altına attı. Moğollar, Bağdat’ta gö­rülmedik derecede vahşet yaptılar, halkı insafsızca kestiler. Beş yüz senelik koca İslâm imparatorluğunun kültür ve medeniyet merkezi olan Bağdad’ı baştan ba­şa yakıp yıktılar. Şehirleri yağma ve bütün san’at eserlerini tahrip ettiler.»

Bu tüyler ürpertici sahnenin karşısına bir de Müslüman olan Türklerin ulvi ruhundan bir tablo çıkaralım: On birinci yüzyılda Anadolu Selçuklu sultanı Sü­leyman, Suriye Selçuklu hükümdarı Tutuş ile yaptığı bir harpte yenilmiştir ve harp meydanında kendini öl­dürmüştür. Tutuş, harbi kazandıktan sonra muharebe meydanında Süleyman’ın cesedini bizzat arıyor ve bu­luyor. Düşmanın cesedi önünde: «Bütün soyunuza zu­lüm yaptık» diye ağlamaya başlıyor. Ordusuna matem emri veriyor ve cenaze namazını kendisi kıldırı­yor.

İslâm’ın, milletlerin ruhuna verebildiği azameti ortaya koyacak misaller pek çoktur. On birinci yüzyı­lın sonunda Haçlılar Kudüs’ü zaptettikleri zaman Müs­lüman ve Musevî şehrin yetmiş bin kişilik bütün hal­kını kılıçtan geçirdiler. Vahşetlerini kadın ve çocuk­lara kadar sirayet ettirdiler. Camilere sığınan halkı bile, üzerine at sürüp öldürdüler. Bir asır sonra Selâhaddin-i Eyyubi Kudüs’ü tekrar raptedince Hıristiyan veya Musevi tek bir ferdin burnunu kanatmadı.

Kuruluşumuzun başlangıcı sayılan hadise, Malaz­girt zaferinin kendisinden ziyade, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’e karşı büyük Selçuklu Sultanı Al­parslan’ın âlicenaplık ve serapa insanlıktan yapılmış bir ruh abidesi yaratması olmuştur, diyebiliriz. O ruh hâkim olmasaydı Bizans’ta barınamaz, Anadolu’da dokuz yüz yıl tutunamazdık. Orta Asya’dan çıkan Türk boylan yer yer büyük devletler kurdular. Lâkin onla­rın arasından yalnız bir tanesi, Anadolu Müslüman Türk Devleti, cihan tarihinde ebedî kalacak bir varlık yaşattı. Şu halde milletimizi kurmuş olan esaslar madde bakımından Anadolu’nun coğrafyası üzerinde yaşayan bir çiftçi millet varlığı, ruh bakımından İslâm’ın bu millete sunduğu ruh ve ahlâk örgüsü, tam dokuz yüz yıllık bir tarih abidesidir. Tarih, milletleri yapar ve yaşatır. Milletler tarihinin yaşına sahip içti­maî şahsiyetlerdir. Tarihini kendinden koparınca mil­let yıkılır ve ölür. Bizim milletimiz Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihinin yarattığı bütün olaylarının, inançlarının ve mefahirinin, ahlâkının, san’atının çocuğudur.

Bizim milliyetçiliğimizin şuuru, daha ilk istilâlar­la başladı. Moğollarla Haçlılara karşı Anadolu Türk kalesinin muhafızlığını yapan Selçuklular bu şuura ilk ışığını verdikleri gibi, Anadolu’daki beylikleri bir­leştirerek milli birlik kurmak dâvasını daha başlangıcından itibaren programlaştıran Osmanoğulları da bütün şuura sahip milliyetçi büyüklerimizdir. Yıldırım Bayezid de tamamlanacakken hain Timur tarafından darbelenen millî birliğimizi tekrar kurmaya muvaf­fak olan Fatih Sultan Mehmet ve Türk-İslâm zincirini içinden parçalamaya çalışanları tepeleyerek kültürü­müzün kaynakları olan İslâmî iktidarı Oğuz çocukla­rına devreden Yavuz Sultan Selim, milliyetçilik dâ­vamızın asıl kahramanlarıdır. Osmanoğulları altı asırda Yunuslar ve Sinanlar, Fuzuliler ve Akifler verdiler. Müslüman Türk’ün cihan tarihinde pek mu­teber bir san’atı, insanlığa örnek bir ahlâkı meydana geldi. Saadet ve fazilet semalarında uçan Türkler, bu yüksekliğe ancak İslâm’ın kanadıyla yükseldiler. Dokuz yüz yıl İslâm, Türk’ün ruhu oldu. Panislâmizm id­diasıyla bazı dar görüşlülerin Türk ülkesinde Türk­lükten ayrı bir İslâm hayatına tahassürleri, bedenden ayrı yaşayan bir ruh hasretini andırır; böyle bir şey mümkün değildir. Esasen bunların dâvası, bir hare­ket ve bir doktrin halini hiç bir zaman almamıştır; ferdî istekten öteye gidememiş ilim dışı bir düşünüş­tür.

Anadolu’da kurulan ve İslâm ruhuyla yaşayan milletimizin hayatını daha Selçuklular zamanında iki düşman tehdit ediyordu: Haçlılar ve Moğollar.

Moğollar, Selçukluları çok hırpaladılar. Haçlıların Anadolu’da Türk-İslâm kalesini yıkıp devirmek gay­retleri sade Haçlı seferlerinin yapıldığı asırlara mün­hasır kalmadı. Sonraki asırlarda Avrupa Hıristiyan devletlerinin her zaman birleşerek devletimize saldır­ma hareketleri, Haçlıların devamından başka bir şey değildi. On sekizinci asrın başında büyük devlet olan Rus Çarlığı ise, vaktiyle Müslüman Türk’e amansız düşman olan Moğolların yerine geçti. Haçlılar gibi, Moğolların bu yeni vârisleri de günümüze kadar bizi takip ettiler. Asrımızda en bedbaht hadise meydana geldi: Bu iki menfur kuvvet içimize nufuz etti. Bu ıkı büyük belâ, kaleyi içinden alma denemesine başvurdu. Bunlar içine nüfuz ettikleri milletimizin temellerini var kuvvetleriyle baltalıyorlar. Haçlılar, Türk-İslam cephesini gericilikle adlandırdılar. Garplaşma ka­busu onların eseridir. Rus Çarlığının, hakikatte aynı ruhu taşıyan varisleri ise bir içtimaî adalet maskesine bürünmüş, Anadolu’daki milletimizin varlığına son vermek istiyorlar.

Bugün Türk milliyetçiliğini zayıflatanlar, kültür kuvvetimizi ellerine geçirmiş bulunuyor. Garplılaşma maskesinin altında Haçlılaşma barınıyor. Daha uzun zamandan beri içimize sinen Haçlı zihniyeti, son ne­sillerde çok tehlikeli olan bir aşağılık duygusu yarat­mıştır. Anadolu çocuğu kendisinin olan, kendi varlı­ğına hayat vermiş olan her şeyden tiksinir gibi kaçı­yor, âdeta kendinden ve benliğinden uzaklaşmak is­tiyor. Bin yıllık milli bir şahsiyeti felce uğratınca, fert­lerde irade zayıflaması tabii netice olur. Bugün Ana­dolu çocukları kendi benliklerine sahip kılacak cesa­reti kaybetmiş durumdadırlar. Bu, içtimaî yapıda gö­rülen, tam mânasıyla bir irade hastalığıdır. Hayata sirâyet eden irade hastalığı, sanki kendini kendisin­den kaçırır gibi, bir aşağılık duygusuna teslim ediyor. Yeni Haçlılar, yalnız bizden olmayan şeyleri, bütün yabancı unsurları millî bünyemize aşılamak suretiyle Türk-İslâm kalesini içinden yıkıyorlar. Yabancı okul, azar azar milli okulların yerini tutuyor. Yabancı keli­meler yavaş yavaş millî dilimizi istilâ ediyorlar. Ya­bancı örfler, güzel ve şerefli mazimizi hafızalardan silip süpürmededir. Yenilik adı altında yeni Haçlılar, Rus Çarlığının yeni mirasçılarının uşaklarıyla el ele vererek millet olan varlığımızı bir iptidaî cemiyet ha­line getirmeye çalışıyorlar. Yeniliğin ve inkılâpçılığın gerçek mânası, kendi millî müesseselerimize asırlık olgunluğu kazandırmak olmalıdır; asırlar içinde elde edileni yıkıp devirmek, yok etmek değil. Eğer öyle ise bizim inkılâbımızın eserlerini de gelecek nesiller aynı prensiple imha edeceklerdir. Eğer dilimizin kendi tabii istikametindeki tekâmülü takip olunsaydı, bugün Fuzûlîleri ve Nedimleri, Süleyman Çelebileri ve Yunusları geride bırakacak sanat harikasına sahip ol­mamız lâzımdı. Eğer Sinanların ve Selçuklu sanatı­nın izlerinde ilerlemiş olsaydık, bugün karakter sahibi büyük bir mimarî sanatımız olacaktı. Eğer Alparslanların ve Gazi Osmanların, Yavuz Selimlerin ve İbn-i Kemallerin ahlâk yapılarının ebediyete götüren te­kâmülünü takip etmiş olsaydık yeni Haçlı ve anarşist İslav ruhunu içimizde bir gün bile barındırmazdık; değil ki ona teslim olmak. Bu mânada milliyetçilik is­ter istemez her zaman muhafazakârdır.

Milletimizi kurmuş olan ve soy, iktisat, dil ve ta­rih birlikleri gibi bütün diğer unsurları kendi etrafın­da toplayan biri maddi, öbürü ruhî iki ana prensibi söyledik: Anadolu vatanı, İslâm dini. Bu temeller üze­rine kurulan millet hayatı şüphesiz ki, sürekli tekâ­mül halindedir. Tarihî oluşun içinde değer alan fikrî ve iktisadi zaruretler millet olan içtimaî yapıya yön verirler. Türk milleti yirminci asırda, kendi kaynak­larından alacağı hızla hayatın zaruretlerini karşılayıcı imkânlarını bizzat kendi yaratacaktır. Anadolu bugün yirminci asrın zaruretleri karşısında kendi dertleriy­le baş başadır. Anadolu’nun toprağı otuz beş milyona yakın insaniyle beraber yirminci asrın iktisadi za­ruretleri karşısında, bugün bir hayati mücadele sah­nesi halindedir. Bir yandan büyük şehirlere boşalan hayat damarlarının kuruttuğu köy varlığı, köylerden çekilip giden hayat faaliyeti ve çalışma, yaşama im­kânları kırk üç bin köyün yirmi milyon insanını âdeta dünya hayatının ücra bir kenarına fırlatıyor; öbür yandan, Batı’nın büyük sanayiine el açan millet iktisa­dı, onun kahredici cenderesi altında buhrandan buh­rana sürüklenmektedir. Kâh isimsiz bir dağ yamacın­da, kâh bozkırın bağrında barınan kırk üç bin köyün feryâdını karşılayacak olan, artık ne şehirlerin büyük kazanç muhterisi sanayiciler, ne de derebeylik devir­lerinin artığı olarak kalan vicdansız ve kabiliyetsiz zorba ağaların her devrin siyasetine âlet olan şımarık çocuklarıdır. Bize bir millet iktisadı lâzım.

Milliyetçilik, esasında muhafazakârlıktan ayrıl­madığına göre, muhafazakâr milliyetçiliğin ekonomi sistemi mazideki iktisat müesseselerinin olduğu gibi canlandırılması demek midir? Hayır. Ekonomi hayatı, maddî varlığımızın ve ellerle zekânın iş birliğinin ese­ri olan tekniğin tekâmülünü, tabiî oluşunu takip et­mek zorundadır. Ancak milliyetçi dehâ ve millet ah­lâkı, maddi kuvvetin manevî iktidar, milletin hiç değişmeyip olgunlaşan ve daima kendisi olarak kalan ruhudur, milletteki şahsiyettir. İktisadî yapı ve maddî kuvvet ise daima ilerleyen asrın emrinde bulunur. Ce­miyet olarak biz, altın devrini mazisinde bırakan ve yakın geçmişte yaşattığı demir devrinden atom devrine bir hamlede sıçrayan insanlığın tabiî bir uzvu olarak yaşamaya mecburuz. Dünya hayatındaki değişmenin ihtişamı yanında bizzat kendi sahnemizdeki değişik­likler sadece İktisadî yapıda doğmuyor, ahlâkî, dinî ve siyasî bünyenin değişmeleri de iktisadi bünyede derin tesirlerini yaratmaktadır.

Dün ne idik, nasıl bir millettik? Türk milleti Ana­dolu’da kurulurken burada yerleşen ırkın bütün ha­yat temelleri birleştirilmişti. O zaman gaye ve emel birliği içinde aynı dili sevmiş, aynı imana sahip, be­denini ruhuyla anlaştırmış ve onun iradesiyle düzen­lemiş, aynı ahlâk kaidelerine sarılmış, hem de aynı ırkın hamurundan yapılmış, toprağı aynı kanla su­lanmış; genci ihtiyarına itaatli, ferdi devletine min­nettar, devleti halkına şefkatli, Allah hâkimiyetine hep birlikte teşne, bir büyük Sevgiliye hep birlikte aşık; gökleri dua, toprağı secde kokan bir vatana hep birlikte bağlı bir millettik. Yükseliş devrimiz aynı içtimaî yapının üzerinde barındı. Alçalma devrimiz, bizi buhrandan buhrana götürdükten sonra, hasta bir vü­cutla yirminci asrın hayat sahnesine atıldık.

İktisadî bünyemizi temellerinden sarsan tehlike, bütün İçtimaî ve ahlâkî yapıdan kaynayıp geliyor. Hâ­lin hastalıklı simasını şöyle birkaç çizgi ile belirtmek lâzım gelirse bugün biz, hali mazisine garazkâr, genç­liği ihtiyarlığına, şehirlisi köylüsüne yabancı; cahili münevveriyle alâkasız, serveti sefaletini sömüren, kuvvetlisi mazlumuna saldıran; kuvveti huzurunu, kültürü imanını kemiren, bedenî ruhuna musibet olan; anadilinin kaatili, milletinin tarihine iftira yağdıran, particiliği düşmanlık haline koyan; çocuklarının hayat sahası olmayan, şehirlerindeki halkın insan şekli ve haysiyetiyle üzerinde yürüyecek yolu bile bulunma­yan; dilencisi yüzsüz, zengini merhametsiz, kuvvetlisi insafsız, genci itaatsiz, hayatı kaidesiz, zamanı ölçü­süz olan ve hep tezatlar içinde bocalayan bir cemiyetin fertleriyiz. Felâketinden bari bir hikmet ve felsefe olsun çıkarmayan bir insan topluluğuyuz. Fransızlar 1870 felâketinden sonra sezgi (intuition) ve hareket (action) felsefelerini ortaya koydular. Almalar Birin­ci Cihan âfetinden sonra egzistansiyalist (existentialiste) felsefeye hayat verdiler. Milletleri her düşüşten sonra ayağa kaldıran, ıztıraplarının ilâhı İhtarıdır. Millî zihniyetimizi araştırıyoruz: Nasıl düşünür, niçin inanırız? İrademizi hangi hakikatlere bağlarız? Bu­günkü varlığımızın yaşattığı zihniyet ve ruh alanın­da bir aydınlığa ulaşmak şöyle dursun, halimizin ifa­desi olan dilimiz bile mecruh ve mecalsizdir. Değil millî zihniyetimiz, bozulmadan muhafaza edilmiş bir millî dilimiz yok. Bu şehrin her tarafındaki sokak, otel, meslek ve dükkân isimlerine bakınız. Hepsi de müba­rek dilimize suikast yapıcı hançerler gibi gözlerinize saplanacaktır. Belki de meşum bir istikbâlde masum ve mazlum dilimizin katledilmedik ne kaidesi, ne şi­vesi, ne de kelimesi kalacak. İnsanı insan yapan ve diğer hayvanlardan esaslı surette ayıran, sahip oldu­ğu irade ve hürriyettir. İrademizin güvenilir bekçisi olan disiplin ve inzibata ise ahlâk adı verilir. Vatan­daşın ahlâkı, iş ahlâkı veya vazife ahlâkıdır. Gençli­ğimize yapmamız gereken ilk aşı, iş sevgisi, vazife sevgisi olmalıdır. Bu en büyük fazilettir. İnsanı insan yapan ve en ulvî fedakârlıklara sürükleyen, hizmet duygusudur: Gayra hizmet, arza hizmet, ruha hizmet. Bu sevgi insana, hizmetten bıkılmayan, doyulmayan bir ahlâka bağlılığı öğretiyor. Bu sevgi yok oldu mu ahlâk yıkılıyor ve cemiyetin her tarafında işsizler pey­da oluyor. Bir gün bütün cemiyeti işsiz görebiliyoruz. Böyle işsiz insanlar yığını olan cemiyetin parazitleri vardır, büyücüleri vardır, yağmacıları vardır, ağaları vardır, hazır yiyicileri vardır.

Kütle halinde işsizleri nerde mi bulacaksınız? Gü­nün hemen hiç bir saatinde boşalmayan sinemalarda, stadyumlarda, nikâh dairelerinde, zavallı ölünün de­ğil âhiretine, ruhuna da inanmadıkları için duasına el kaldırmayanların cenaze alaylarında, gençliğin me­zarlığı olan kahvelerde, parti binalarında, sabahtan akşama kadar üzerinde süründüğümüz, sürünmekten usanmadığımız, hepsi de işsiz olduklarından yine gü­nün her saatinde aynı kalabalığı sırtında taşıyan kal­dırımlarda, her yerde, her yerde. Ya kadınlığımız! Köylü kadını kendi cemiyet şeklini yaşatan ahlâkı ile bütün gün toprakla didinirken, şehirlerimizin ev ka­dınının hayatına sürekli bir çalışma sistemi sokabilmekten aciz durumdayız. İşsiz insanın ahlâkî zaafla­rını ortadan kaldıracak çareyi bularak kadınlığımızın asaletini iadeye ve kendi ruhumuzun ışığında onu dünya kadınlığıyla yarışabilecek seviyeye yükseltme­ye mecburuz. Bugünkü hedefsiz, idealsiz mektep böyle bir nesli yetiştirebilmekten pek uzaklardadır.

İnsanın namusunu neresinde, nesinde ararız? Kö­tülük işlememek, namuslu olmak için kâfi değildir. Namusumuz, yapılacak birtakım hareketlerimizde, hareket prensibimizde ve davranış tarzımızda görü­lecektir. Biz namuslu adamı hareketindeki şu karak­terlerle tanıyacağız:

a) Namuslu adam, elinin ve zekâsının uzanabil­diği kadar geniş ufuklar içinde harekete geçmeyi va­zife bilir, hareketsizliğinin günah olduğuna inanır.

Namuslu adam, çalışmayı çalışma olduğu için sever; eserinin meyvesini başkalarına bırakmaktan hoşlanır.

c)  Namuslu adam, hareketinin sonucu üzerinde hesaplar yapmadan önce düşünür, hareket eder, çalışır.

d)  Namuslu adam, sade kendi hareketinin feyzine sığınarak faziletle ahlâkın mutlaka muzaffer olacağı­na inanır.

e)  Namuslu adam, ferdi hayatını, bir ömürlük ha­reketler serisinin tecrübe devresi olarak kabul eder; «çalıştım ve hayatımı iyi kullandım» diyen büyük in­san gibi dünyaya gözlerini yumar.

Namuskârlığımızın en büyük düşmanları olan şöhretle serveti, ihtirasla iktidarı âciz bırakan, bu ca­zip musibetlere önünde diz çöktürecek olan kuvvet, ilâhî kaynaktan gelen bir vazife ahlâkının içtimaî ni­zâm haline konulması, ahlâk ile iktisadın şahane bir anlaşma halinde yaşatılmasıdır. Artık derebeylik dev­rinin olduğu gibi, imparatorluk devrinin İktisadî ya­pısından ayrı ve büyük sanayi devrinin bütün zaru­retlerini karşılayacak bir iktisadi yapının kurulması lâzım geliyor. Serbest iktisat sistemi devrini geçirmiş, kaidesiz, kanunsuz iktisat, tarihe karışmış bir macera­dır. Milletimizi maddî hayat bakımından yirminci as­rın refah seviyesine ulaştıracak olan sistemi, şehir­lerde pusu kuran ve yalnız ticaret adamlarının reka­bet sahnesinde dolaşan serbest sermaye rejimi olamaz. Bu sistem henüz köyünde iş sahibi edilmeyen fakir bir ekseriyetten toplanan mali serveti meçhul ellerde kumar malı gibi dolaştıran, küçük sermayeleri hima­ye imkânlarından mahrum bir serbest ekonomi ma­cerası olmayacaktır. Yirmi milyon köylüyü artık top­rakla baş başa, işsiz bırakmaya hakkımız olmadığı gi­bi, bütün bir köy halkının yaz ve kış bütün bir yıl ça­lışarak kazandığını bir maceraperestin büyük şehrin bir eğlence sofrasında harcayıp tüketmesine müsaade etmek de hakkımız değildir. Anadolu’nun toprağına kulak veriniz! Birçoklarının sağır zannettiği o top­raktan, sırtına indirilen kazma seslerine boğuk cevap­lar işiteceksiniz. Bu halk, vaktiyle bu topraklarda bir cennet hayatına hazırlanmış olan Oğuz çocukları, şim­di yanındaki mezarlıktan daha matemli köylerin ko­vuklarında inlemektedir. Dünyanın Allah’a en yakın ruh dâvasının sahibi ve Allah’ın en fedakâr kulları olan bu bedbahtların, kim için ve ne için olduğunu bilmedikleri bir üretim uğrunda kazma vurmaktan kurtarılmaları lâzımdır. Sürüp giden İktisadî buhran­dan, maddî hayat alanındaki bu müzmin musibetten milletimi kurtaracak sistem, millî bir iktisat sistemi­dir. Namuslu adam ideali, ancak böyle bir nizâmın hayat ufuklarında yükseltilecektir. Böyle bir sistemde üretim, yalnız bugünkü ihtiyaçlarını karşılamak için değildir. Belki cemaatin millet olarak yarınki varlığı­nı ideal olan gayeye ulaştırmak için yapılır. Millî ve ahlâkî bir iktisatta iş, spekülâsyon mevzuu olmaktan çıkar, ahlâkî karakter kazanır. Umumî menfaat pren­sibi iktisadi olduğu kadar ahlâkî bir prensiptir.

Memleketimizde dağınık köyler, çoğunluğu ihtiva ettiğinden, himayeye ve çalışma faaliyetlerinde mer­kezi kontrola muhtaç durumdadır. Bundan dolayı İk­tisadî bünyemiz her şeyden önce devletçi olacaktır. Lâkin bütünüyle devletleşmiş üretimin zararlarını biliyoruz: Üretimin azalması rekabetin ortadan kalkma­sı ve millî inkişaf imkânsızlıkları. Zira hür olmayan çalışmada mahsul, en aşağı haddine kadar düşüyor. Hele toprakla mücadeleyi gerektiren üretimde, tarım­da yalnız merkezi irade ile üretimi idare etmek çok zordur. Toprakta dağınık halde çalışan elleri topra­ğın sahibi yapmak şarttır. Devlet ona yardımcı olma­lı ve en iyi şekilde çalışmasını sağlamalıdır. Ferdî ira­deyi toprakla baş başa bırakmak ve toprağın sahibi yapmak zarureti vardır. Böyle olunca devletçilikle des­teklenen bir kooperatifçilik sistemi bizim bünyemize en uygun olanıdır. Anadolu’nun bugün hepsi de işsiz yaşamaya mahkûm insanları iş sahibi edilince mesu­liyet ve hürriyetlerinin de hakiki sahibi olabilecekler­dir. Bizim kendi bünyemiz için dokuyacağımız yeni ik­tisadi nizâm, şu vasıfları taşıyacaktır: Devlet progra­mı, devlet teşebbüsü ve devlet kontrolüne dayanan; devletin ortak işleteceği mahalli kooperatiflerin ser­mayesini kullanan, köylünün emeği ile çalışan, kârına köylüyü ortak yapan sosyalist sistem. Bu sosyalizm, ana unsur olarak fabrika amelesini değil, işlettiği toprağın asıl sahibi olan toprak işçisini, yani köylüyü alacaktır. Ticaret hayatında ise loncaların yeni görüş ve ihtiyaçlara uygun olarak canlandırılması lâzımdır.

Dâva mücerret bir işçi dâvası değil, bir millet dâ­vasıdır. Mesele yalnız amele sınıfının haklarını koru­mak değil, bir milletin kalkınmasıdır. İşsiz bir millete iş bulma dâvasıdır. Zira hem iktisadi, hem ahlâkî mâ­nada iş, insanların gününü bir takım meşguliyetlerle doldurması veya fertlerin kabil olduğu kadar çok ka­zanç elde etmesi demek değildir. Bir cemiyet insanla­rının her birinin haklı olduklarını karşılıklı olarak ka­bul ettikleri bir çalışma planına uygun olarak, asrın ve çevrenin maddi ve manevî ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde emek yarışması yapmaları demektir. He­lâl lokma ancak böyle kazanılır.

Gayemiz cemaatin ruhunu kurtarmak, İktisadî hayatımıza sağlam temeller aramaktır. Böylece ruhçu bir iktisat, insan denen varlığı bölmez, bütün olarak ele alır. Ruhu ile maddî yapı olan bedenin münasebet­lerini inceler. Bütün hareketlerimizde ruhun emirleriyle yola çıkıp sonunda ve gayeye yine ruh dünya­sında yükseliş ve huzur aradığımızı kabul eder. Bu münasebeti en güzel gerçekleştirecek şekilde iktisadi hareketlerimizi düzenler. Aynı zamanda bu dâva bir mesuliyet dâvasıdır. Cemaatin mesuliyetini omuzla­rına yüklenmek demektir. Vicdanımızla imanımızı muhafaza etmek için buna en elverişli iktisadi yaşa­yışın planını ortaya koyar.

Anadolu’nun ana bünyesini teşkil eden kırk üç bin köyün hayat nimetlerinden mahrum, cılız ve çelimsiz varlığı karşısında daha uzun zaman lâkayt kalmak dünyada benzeri bulunmaz bir vicdansızlık teşkil ede­cektir. En az kırk bin köyün ölü görünen havasından kopacak hayat fırtınası, Anadolu’nun muhteşem tari­hî iradesinin dile gelmesinden başka türlü anlaşılma­malıdır. Artık söz onun, hüküm onun, emeller ve is­tikbâl onundur.

Milliyetçiliğimizin dayandığı esasları şöyle bir tab­lo üzerinde toplayabiliriz:

1.Millet dini, onun ahlâkını, örflerini ve kalbi­ni yoğurmuş, Türk-İslâm medeniyetine yön ve kay­nak olmuş İslâm dinidir.

2.Büyük vatan Anadolu toprağıdır.

Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu topraklarda kaynaş­malarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur.

4.  Dilimiz bu ülkede yüzyıllar boyunca devam edegelen tarihî olgunlaşma içinde varlık kazanan mü­şahhas ve zengin Türk dilidir. Ferdi isteklerin icadı olan mücerret ve hayatsız dil, millî dil olamaz.

5.  Devlet, büyük çoğunluğu köylü olan kütle­nin iradesini yaşatan merkeziyetçi, otoriteli ve mesuliyetli devlettir.

6.  İktisadi sistemimiz, halkın bütün İçtimaî ih­tiyaçlarını karşılayan ve her ferdi iş ahlâkıyla sefer­ber eden asrın geçer deyimiyle ruhçu sosyalist sistem­dir.

 

                                                Nurettin Topçu (Milliyetçiliğimizin Esasları, Dergâh Yay. İst. 1978. S. 49)

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum