Şi’r-i Kamer

10 Temmuz 2015 0 yorum Ahmet Haşim 665 Görüntüleme

Şİ’R-İ KAMER


        II

Çıktığın Geceler

Ba’zan sarı bir çehre-i ru’yâ gibi hissiz.

Tenhâ bir ufuktan görünürsün bize sessiz…

 

 

Çehrenden akan hüzn-i ziyâ, hüzn-i müebbed.

Her rûha döker giryeli bir hasret ü gurbet,

Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe âid:

 

Günlerle ölen hâtıralar… her şeyi râkid.

Her bir şeyi pür hande yapan mâzî-yi mes’ûd…

Bir lâhza sevilmiş, unutulmuş, keder-âlûd,

Ru’yâlı kadın gözleri… âsûde semâlar:    

Sislerde solan gizli ziyâlar gibi muğber,

Akşam dökülen reng-i tahayyül gibi meşkûk,

Sîmâ-yı sükûtunda yüzer mübhem ü metruk…

Göklerde ilerler yine âheste cebînin,

Eşkâli dağılmış uyur altında zeminin

Bir gölge rükûduyle hayât-i ezelisi.

Nurundan akar yerlere bir sâye-i hissî…

 

Her şey dağılır ince dumanlar gibi bi-renk,

Yalnız bir ağaçtan duyulan bir küçük âhenk,

Leylin bu sükûtunda hafî ye’sini saklar:

Bir bülbül-i âvâre melâl-i şebe ağlar…

 

Sihrin o kadar nafiz olur fikr ü hayâle,

Her şey değişir titreyerek hüsn-i muhale.

Bir mestî-yi hülyâ vü ziyâ gözleri sisler.

Artık bütün eşya bize ru’yâlara benzer:

Gök sihr-i serabınla olur çöl gibi mûhiş,

 

Nûrunla eder -şûbhe-i eb’âda boğulmuş-

Bir belde-i ru’yâ vû sükût ufka tecellî,

Ezhârı ziyâ, arzı bulut, bâdı tesellî.

Dâmânına bir nehr-i hayâlî uzatır leb,

Üstünde uyur gölgeli bir gaşy-ı mükevkeb;            

Pûşîde, soluk, ince, ziyâ-kalb kadınlar,

Nehrin uzanan sâhil-i ru’yasını dinler.

Pûşîde kadınlar, bu kamer gözlü kadınlar,

Hep hâtıralardır ki geçen günlere inler.

Hep hâtıralardır ki ziyan ufku sararken,   

Sessizce gelir hepsi gezer rûhumu birden…

                     Ahmet Hâşim  (1909, Piyâle)

 

 

III

O

Bir hasta kadın, Dicle’nin üstünde, her akşam

Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fâm

Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

 

Yorgun gibi mühmel duran âsûde ufuklar

Titrer, silinir… dâmen-i şeb her şeyi saklar.           

İklîm-i hayâlâta bakan bir nazar-İ dûr

Hüznüyle doğar necm-i semâ sâkit ü mahmûr;

Bir mâilik üstünde yanar gizli ziyâlar;

Leylin bütün ezhârı semâlarda açarlar,

Leylin bütün ezhârı, bütün rûh-ı ziyâsı;     

Bir nefha-yı meçhûlenin eşyâya temâsı.

Zulmetlerin esrârını baştan başa sallar.

Sen, âh doğarsın o zaman, mest ü ziyâ-dâr…

 

Sahilleri sessiz dolaşan hasta hayâle,

Bir nûr-ı tesellî taşır alnındaki hâle;          

Hattâ o soluk çehreye nûrun dokunurken,

Bir bûseye benzerdi ki gelmiş ona senden.

 

Nehrin gece, ru’yâ ve serâirle boğulmuş.

Ufkunda tahassürler okur gam-zede bir kuş.

Bir giryeli ses -belki kadın, belki de erkek-             

Söyler gecenin şi’rine bir aşk, bir âhenk…

 

Nûrun dökülür, sâhil erir, karşıki yerler

Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler;

Sîmîn dumanlarda ölür rûh-ı menâzır.

Bir ra’şe-i zerrîn ile tâ karşıda yer yer

Mahmûr ışıklar yüzer esrâr üzerinde,

Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande…

 

Her lerze, her âhenk bulut, hâb oluyorken,

Bir feyz-i umûmî-yi ziyâ-dâr ile birden,

Sâkin soluyorken gece eşbâh ü avâlim,

Yalnız o ziyâlarda kalır sâkin ü muzlim.

Ey mâh cebînin, o cebîn-i keder ü gam

Altında o yorgun, o soluk heykel-i mâtem!

                               Ahmet Hâşim  (1909, Piyâle)

 

IV

Sensiz

Annemle karanlık geceler ba’zı çıkardık:

Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık

Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar…

Gûyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar

Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar,

Tenhâ gecenin vehm-i muhâlâtını dinler…

Yüksekte semâ haşr-ı kevâkible dağılmış,

Yoktur o sükûtunda ne ru’yâ, ne nevâziş;

Bir sâ’ir-i mechûl-i leyâlî gibi rüzgâr,

Hep sisli temâsıyle yanan hislere çarpar.

 

Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mâh!

Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-ı ziyâ-hâh,

Zulmette neler hissederek korku duyardı:

Gûyâ ki hafî bir nefesin nefha-yı serdi,

Rûhunda bu ferdâ-yı siyeh-rengi fısıldar.

Sâkin geceler şefkat olan encüm-i bîdâr,

Titrer o karanlıkların evc-i kederinde,

Hüsrân ü tahassür gibi mâtem nazarında;

Gûyâ ki o dargın geceler rûhu boğardı :

Her şey bizi bir korkulu ru’yâyla sarardı:

Zulmet ki müebbed, mütehâcim, mütemâdi,

Eşkâle verir ayrı birer şekl-i münâdî:

 

Dallar, kuru eller gibi, mebhût ü duâ-kâr;

Zânû-zede dullar gibi hep tûde-i eşcâr…

Çılgın dolaşan bâd-ı leyâlî, ki serâir

Pîş ü pey-i seyrinde koşar muzlim ü dâir;

En sonda nigâh-i ebediyyet gibi titrer,

Tâ ufka asılmış sarı bir lem’a-yı muğber…

 

Bir kâfile-i rûh-ı kevâkib gibi mahmûr,

Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pür-nûr.

Ondan yalınız rûha gelir bir gam-ı munis.

Yalnız o, karanlıklara rağmen, yine pür his;

Yalnız… bu kamersiz gecenin zîr-i perinde,

Bir feyz-i ziyâ haşr ederek âb-ı zerinde,

Bir kâfile-i rûh-ı kevâkib gibi mahmûr.

Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pür-nûr.

 

Dinlerdik onun şi’rini ben lâl, o hayâli.

Lâkin ne kadar hüzn ile tev’emdi meâli,

Lâkin ne kadar târ idi sensiz o nazarlar!

Gûyâ, o zaman, nûrunu, ey mâh-ı mükedder,

Eylerdi semâ lü’lü-i hüznüyle telâfi:

Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfî,

Bir bir o donuk gözlerin a’mâkına îsâr

Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr,

Rûhumda benim korku, ölüm, leyle-i târik,

Çeşminde onun aks-i kevâkible dönerdik..

                                        Ahmet Hâşim (1909,Piyâle)

 

V

Hazân

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!

Annemdi o nûrunda gezen zıll-ı mehâsin,

Bendim o çocuk, bendim o sîmâ-yı tahayyür.

Bir gün ki hazân ufka kızıl dalgalı bir nûr,

Bir kanlı ziyâ haşr ediyorken, onu bir yed,

Bir bâd-ı haşîn aldı o ru’yâyı müebbed.

On beş sene evvelki hakikat hep o gündür,

Ruhumda bugün zulmet-i pür-girye onundur.

On beş senedir, ufka güneş kanlı düşerken;

Tenhâ ovadan, boş dereden, akşamın erken

Hüznüyle susan meşcerelerden gam-ı eylül

Bir gölge yaparken, onu bir savt-ı tegâfül

Hasretle sorar kalbimi imlâ eden âha,

Yerlerde yatan sisli, donuk hüsn-i tebâha.

Âvâre felâket gülü, altın krizantem.

Her tarh-ı hazân üstüne dökmüş yine matem,

Durgun sular üstünde perîşân ü mükedder

Faslın dağınık ruhu bulut, sis gibi titrer;

Yorgun, sarı yapraklar uçar bir kuru daldan,

Bir hasta güneş ufka döker sâye-yi ma’den;

En sonra semâlarda da ey eski kamer, sen

Hüznünle yaparken acı bir levha-yı şiven.

Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes,

Yollar bu muhîtâta kesik, şühkalı bir ses!

                                         

VII

Çöller

Bir ufk-ı tehî, bir gece, binlerce sitâre,

Samt-ı ebediyyetle bakar fıâb-ı bahâre…

Bir kâfile, üç beş deve âheste ilerler.

Tâ önde gider gölgeli bir şekl-i mükedder;

Sâkit, mütereddid ve bütün his ile mâlî

Bir çan sesi ervâha döker nevm-i leyâli;

Boşlukta gezen sâf, ebedi, gölge dudaklar

Gözlerdeki ru’yâlara bir nağme fısıldar.

A’sâr ile memlû yine bir rîh-i tahassüs,

Eyler o karanlıkta, o çöllerde teneffüs.

Ettikçe o bâd arzı saran otları tehzîz

Leylin gezer esrarını bir şi’r-i hevâ-rîz;

Göklerden inen râz-ı hafi, râz-ı münevver

Zulmette gümüş, gizli periler gibi titrer…

Pür hande peri gözleri şeklindeki encüm,

Yollar o sefer-berlere bir gaşy-ı tevehhüm…

Ses yok o derin çölde, ne bir hadşe-i bî-sûd.

Bir kalb-i umûmî gibi hep zulmet-i mes ud

Dalgın heyecânıyle büyüklükleri dinler,

Lerzişle geçer zulmeti bir necm-i hevâ-per…

Lâkin seherin işte emel yıldızı gülmüş,

Bir hâre-i nûr ince, soluk zulmete düşmüş.

Bir gölde yüzen zülf-i tahayyül gibi mağmûm.

Meh-taba dolan girye-i eşyâ gibi mevhûm…

Her nefha-yı sâfında serinler gibi rüzgâr;

Her nefha-yı safında bir âheng-i duâ-kâr

Bir ince ziyâ, toz dağıtır nûr-ı semâdan…

Ufkun sızar eşbâhına gül dalgalı bir levn.

Gittikçe solan samt ile, ru’yâ ile gâib

Bir mâi ipek boşluğun üstünde kevâkib,

Binlerce ziyâ kuş gibi bir ufka giderken.

On gün yürüyen yolcuların boş gecelerden.

Çöllerde süren samt-ı müebbedle bunalmış

Ruhunda açar neş’eli bir nûr-ı nevâziş.

Zulmette köpek sesleri, mes ud sedâlar…

Bir va’d-ı teselli gibi meskûn havâlar…

                          Ahmet Hâşim  (Piyâle)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum