Halûk’un Vedâı

5 Temmuz 2015 0 yorum Tevfik Fikret 842 Görüntüleme

Halûk’un Vedâı

Sen tiren, ben vapurda pür temkin

Atılırken — sen İskoç illerinin

Sisli, yağmurlu, karlı, buzlu, fakat

Cidd ü himmet, vakâr ü hürriyyet

Dolu peygûle-yî temeddününe,

 

Bense nâzende Bosfor’un köhne.

Köhne, âvâre, bî-haber, bî-zâr,

Belki cennet kadar tarâvet-dâr.

Fakat âlûde-yî kelâl ü kesel

Bir kenarında münharif, muğfe!

Bir hayâtın firâş-ı uzletine, —

Ne düşündüm, bilir misin? Şu nine.

Şu sahî toprak en sonunda… yazık,

Bunu benden mi duymalıydın?.. Arık

Ve bakımsız harâb olup gidecek,

Acı şeyler Halûk, fakat gerçek!

 

Hani bir gün seninle Topkapı’dan

Geliyorduk; yol üstü bir meydan.

Bir çınar gördük: enli, boylu, vakur

Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur.

Koca bir gövde; belki altı asır,

Belki ondan da fazla, dalgın, ağır.

Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş;

Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş,

Ki civârında kubbeler, damlar

— Ser-te-ser secde-gîr-i istiğfar —

Onu haşyetle seyr eder gibidir.

Duyulan hep onun menâkıbidir.

Görülen hep odur uzaklardan;

Fakat ayyûk’a ser çeken, uzanan

Bu mehâbetli gövde çırçıplak,

Ne yeşil bir filiz, ne bir yaprak…

Kuruyor: âh, pek yazık! Şu derin

Şerha böğründe belki bir hâin

Baltanın, bir gazablı yıldırımın

Zehridir, söyle, ey çınar,bağrın

Hangi odlarla yandı? Hangi siyâh

Kurd içinden kemirdi? Hasta, tebâh,

Seni kim şimdi bağlayıp saracak?

Kim şifâlar verip de kurtaracak?

Şu dönen kargalar başında senin.

Söyle, bunlar mıdır zehirleyenin?

Söyle, ey muztarib vatan, bildir:

Çektiğin hangi kanlı seyyiedir?

 

                       *

Bu geçid işte böyle dar, mu’vec:

Ey şetâretli yolcu, sen yürü, geç.

Sen bu menhelde kalma, sıçra, atıl,

Bir ziyâ kâr-bânı bul ve katıl.

Gez, dolaş kâinât-ı efkârı,

—Dâima önde, dâima yukarı! —

Pür tehâlük hayât ü kuvvetten

Ne bulursan bırakma; san’at, fen,

İ’timâd, i’tinâ, cesâret, ümîd.

Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfîd.

Bize bol bol ziyâ kucakla, getir:

Düşmek etrâfı görmemektendir.

El-vedâ’, ey sevimli yolcu! Gecen,

Gündüzün dâima yüzün gibi şen,

Rûh-ı safın kadar beşûş olsun;

Geçtiğin yer çiçek, çimen dolsun..

El-vedâ’, ey şerefli yolcu! Hayât

Bir karış yol; fakat şuûn, akabât

Onu her gün biraz büker, uzatır…

Ey şetâretli yolcu, gün kısadır,

Gece ba’zan mahûf olur; lâkin

Sen cesûr ol, gayur ol. En sâkin

Yolculuk uykudur. Büyük kuşlar

Yenecek dalga, yok, kasırga arar.

 

                   *

İşte bir yol ki hep çakıl ve diken;

Geçeceksin yarın bu yoldan sen…

Geçeceksin, ayakların yorgun.

Ellerin şerha şerha, bağrın hûn.

Fakat alnın açık, yüzün handân,

Gözlerin ufka feyz ü nûr akıtan

Bir tecellîye müncezib, meshûr…

Sen koşarsın, o tayf-ı nûr-â-nûr…

Yaklaşırken uzaklaşır; çılgın

Bir tehâlükle sen kucaklarsın,

O kaçar; kolların açık, meshûf,

Atılırsın; o tâ uzakta mahûf

Bir dikenlikte gizlenir ve güler:

Sen koşarsın, kırık, ezik, muğber,

Ellerin şerha şerha, bağrın hûn;

Büsbütün teşne, büsbütün yorgun.

Sen yoruldukça yol uzar, artar;

Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar;

Çırpınır her dikende bir parçan…

Yine sen, pür emel, önünde uçan

O esiri hayâli kapmak için

Atılır, yırtınır ve inlersin.

Varsın uçsun, bugün değilse yarın

O senindir, mükedder olma sakın.

Koşan elbet varır; düşen kalkar;

Kara taştan su damla damla akar;

Birikir, sonra bir gümüş göl olur;

Arayan hakkı en sonunda bulur…

Bunu hürmetle dinle; mâzînin

Bu derin seslerinde bil ki senin

Bütün âtî-yi sâkitin yaşıyor.

Oku hep ser-nüvişt-i âlemi, sor

Bütün esrâr-ı ıstıfâsından;

Sana, bak, nev’inin bekaasından

Bahs ederken beşer ne anlatacak:

Yaşamak, hak; yaşatmamak? O da hak.

 

                         *

Âdem evlâdı bıkmamış cidden

Ne ezilmek, ne hakkı ezmekten.

Duymamış hiç bu işde yorgunluk:

Bir teşekkî hemen tokat, yumruk.

Yumruk elvermemiş, topuz vurmuş;

“Hak!” diyen ağzı taşla susturmuş.

O da kâfi değil, bugün karalar

Ve denizler zehirli kumbaralar,

Bombalar, güllelerle mâl-â-mâl.

Biraz âciz misin, zebûn musun, al

Bir tokat, bir topuz, ya bir gülle;

İşte hakkın, fakat güzel belle :

Sen de bir gün, cihan bu, kendinden

Daha âciz biriyle istersen

Ayni dilden tekellüm eylersin;

Sen de en gür belâgatinle sesin

Çıktığı, yettiği kadar gürler

Ve yakarsın… semâ da şimşekler,

Yıldırımlarla ayni dersi verir :

Bütün âlem esîr-i kuvvettir.

 

                      *

Buna râzı değil ukuûl, elbet

Haktadır, haktır en büyük kuvvet.

Dün sönük titreyen bu şübhe yarın

Bir müşa’şa’ hakikat… ey yarının

İnkılâb ordusunda çarpışacak

Kahraman, öğren işte : Kuvvet = Hak!

Ve bu düstûr elinde, bî-pervâ

Yürü, dünyâyı feth eder bu liva.

Düne bir kerre bak: düşen, kalkan

Hep delilinde haklı; hakkı yakan

Yine haktan alınma bir şu’le;

Hakka baş kestiren kılıçta bile

Parlayan hak… fakat senin kılıcın

Hakka sıyrılmasın, ya çarpılsın!

Beklerim bir zafer esasen ben

Kılıcından ziyâde kalbinden.

 

                       *

Ey Bizans’ın çürük, sukût-âlûd

Kollarından, pür iştiyâk-ı suûd.

Sıyrılan yolcu, bakma arkana hiç;

Seni bir lâhza etmesin tehyîc

Onun ahlâkı solduran nazarı.

– Dâimâ önde, dâima yukarı! –

İşte fermân-ı azm ü pervâzın.

Uç git, eflâk-i sun’u i’câzın

Bütün etbâk-ı şârıkında dolaş;

Ferşi geç, arşı atla, südreyi aş;

Gör, ne var mâ-verâda ibret-hîz,

İ’tilâ, – ictirâ – rehâ-engîz…

Topla, fırlat ne varsa, taş, iğne,

Şu muhitin ser-i rehâvetine.

O biraz belki canlanır, ve senin

Zahmetin, himmetin ve fazlın için

Koyar elbet vatan, bu hasta nine

Bir sıcak bûse terli nâsiyene!

                                16 Eylül 1909

                      Tevfik Fikret (Halûk’un Defteri)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

Sezâ

555 Görüntüleme

0 yorum