Koca Hasan Dayı

29 Nisan 2015 0 yorum Rıza Tevfik Bölükbaşı 354 Görüntüleme

                                                     — Issız Ellerde —

Issız dağlar, gür ormanlar, akar sular geçerek

 Rumeli’nin bir yanını baştan başa dolaştım.

Yaz günüydü, uzaklardan mezârlığı seçerek,

Sabah vakti çukurda bir vîrân köye ulaştım.

 

 

Sisli bir dağ eteğinde, isli bir evceğiz,

Bir ormanın gölgesinde dalgın dalgın uyurdu.

Çerden çöpten çatılmış bir vîrâneydi köyceğiz

Gece dağdan kurdlar iner, dolanırdı o yurdu.

 

Lâkin bilmem ne hikmettir! O kırlarda, bağlarda,

Bir perîşân güzellik var sevdâsına doyulmaz.

Sular çağlar, rüzgâr ağlar gece gündüz dağlarda;

Irmaklarda iniltiden başka bir şey duyulmaz.

 

Kestânelik gölgesinde hayâl gibi yürürsün.

Bülbül şakır her ağacın bir nâzenîn dalında.

Taklarda gülümseyen çiçeklerin alında,

Ela gözlü gelinlerin gül benzini görürsün.

 

İğri büğrü geçitlerden, kumsal dere yanından

Dalgın dalgın geçiyorken, gözü kalır insanın.

Lâleleri al al olmuş vahşî, kara ormanın;

Kudret eli kalem çalmış şehîdlerin kanından.

 

Akanı üstü o dağlara sanki bir yas bürünür:

Duman alır yükseklerde ıssız kaya başını.

Her gelincik uzaklardan bir damla kan görünür

Gazâ yeri zannedersin toprağını, taşını.

 

Gölge yürür, köyü okşar, ufku sarar gizlice;

Tepelerden yalçın taşlar akan suya ses verir.

Karanlıklar inci serper çayırlara her gece,

Sabah olur, —perî gibi— gün yüzünü gösterir.

 

Bir düş görür gibi geçtim o kimsesiz yerlerden.

Harmanlara çıkar bir yol buldum, köye yanaştım.

Yalnız değil, çoktan beri ben gönlümle yoldaştım.

Ne düşündüm, bilmem niçin garîbsedim seferden?

 

Dört yol ağzına gelmiştim, mescide pek yakındım

Azıcık durdum, doğruldum, etrâfıma bakındım;

Bir şey gördüm, asırlardan kalma ulu bir çınar,

Altında yeşil sarıklı, bembeyaz bir ihtiyar.

 

Çeşme başında ağaca yaslanmış bir emirdi.

Kaygısız ve duygusuzdu dünyâya boş bakışı.

Efsaneler nakl ederdi insana loş bakışı.

Yaşlı gürbüz bir yürüktü, paslanmış bir demirdi.

 

Hiç akranı kalmamıştı; köyde varsa bir eşi,

Gölgesinde dinlendiği koca, yüce çınardı.

Bir neşeli çocuk gibi doğan sabah güneşi,

Temiz, beyaz sakalını öper, sever, okşardı.

 

Bu çehreye şen güneşin kahkahası vururdu,

Lâkin koca, karlı dağda artık çiçek açmazdı.

Bir devilmiş kütük gibi, kımıldamaz dururdu,

Bu zararsız ihtiyardan kuşlar bile kaçmazdı.

 

Yavaş yavaş ilerledim, küçük bir hendek aştım,

Üç adım sonra, sessizce ihtiyara yanaştım,

Selam verdim, selâm aldı, tütün verdim sevindi.

Bir müslüman olduğumdan tamâmıyle emindi.

 

Bir kav çaktık, çubuk yaktık, biraz duman savurduk

Gölgelikte hoşbeş ettik, biraz yalan savurduk.

         Aramızda söz uzadı, lâftan lâfa aşarak,

– “Nerelisin?” diye sordu, “İstanbullu” dedimdi:

 

– “Sultan Mahmud sağ mı?” dedi, sonra birden coşarak;

“Tam beş yıl askerlik ettim, ekmeğini yedimdi.

Hey devletli koca sultan, hey celâlli arslan, hey!

             Bir kır ata biner gelir, gelen şâhin sanırdın.

 

Bin yiğidin arasında, bir görüşte tanırdın,

Ak sakallı vezirleri karşısında titrerdi,

Ardı sıra derya gibi kullar yürür giderdi.

Fermânına yedi kral baş eğermiş derlerdi.

 

            Evliyâ kuvveti vardı, ona ermiş derlerdi.

             Biz ne mutlu günler gördük, dehey gibi devrân hey!

            Delikanlıydım o zaman, kapısında çavuştum,

            Beş sene hizmetten sonra geldim köye kavuştum.

 

            Bir daha çıkmadım artık. Tarla takım edindim,

          Elli sene şu toprakla güreş ettim, didindim.

           Çocuklar askere gitti, biri geri gelmedi,

          Hiçbirinin bugüne dek bir haberi gelmedi.”

 

Sonra kadın öldü. Çoktan kimsesizim, yoksulum;

İhtiyarlık pençesinde zebun kalmış bir kulum.”

Bu sözleri o söylerken ben dikkatle dinledim.

Can evimde acı duydum, için için inledim.

 

Bu adamın ser-güzeşti bana hayli dokundu.

Derdli gönlümde mâzînin ezanları okundu.

Sâkin sâkin ağlamışım, baktım gözüm yaşarmış,

Zavallı, kimsesi yokmuş, yapayalnız yaşarmış,

 

Ben de merak edip sordum hayatını, yaşını.

Biraz daha kurcaladım canlı mezar – taşını.

“— Bu köyde doğmuşum, dedi, çocuk çoluk kalmadı,

 Seksen beşlik varım belki, bak bu yaşta öksüzüm.

 

Gözde fer yok, dizde derman, canda soluk kalmadı;

Baykuş gibi şu kovukta geçer gecem, gündüzüm.

Ben de hâlimce gün gördüm, sorma inceden ince

Bana Koca Haşan derler; Hasan Dayı deyince,

 

Yedi köyden karı, kızan hep tanırlar, bilirler.

Beni görmek için harman vakti bâzı gelirler.”

Dedim : “Baba, İstanbul’a döneceğim, sen de gel.”

Evlâd gibi hoş tutarım, misâfir ol bende, gel.

 

Bizde sana canla başla hizmet edip bakarlar,

Yazın tâze süt bulurlar, kışın ateş yakarlar.

Dinlenirsin biraz belki…” İhtiyarın yüzüne

Ateş bastı, bir kıvılcım düştü solgun gözüne.

 

Dedi : — “Oğlum, bu dünyâda artık nedir umudum?

Allah senden hoşnûd olsun, ben köyümden hoşnûdum.

Gönlüm, gözüm bu yerlerde ne şenlikler görmüştür,

Hepsi yalan. Geldi, geçti; fânî dünyâ bir düştür.

 

Gelen gitti, konan göçtü, kervan geçti, ben kaldım.

Yalnızlıktan dilsiz oldum, ıssızlıktan bunaldım.

Şimden sonra nerde olsam benim için mezardır,

Nerde, ölüm pençesinden kurtulacak yer vardır?

 

Bak ben artık bir sararmış, bir kurumuş yaprağım,

Rüzgâr beni savurursa burasıdır toprağım.

Burda râhat ölmek için ölenlere ağladım,

Nice candan ayrı düştüm, kara yazma bağladım.

 

Arslan gibi öç oğlumu kurban ettim uğrunda,

ÇiftT sattım, evi, barkı vîrân ettim uğrunda.

Altmış sene oldu belki, ben bu köyden çıkmadım,

Ormanından, deresinden, kuşlarından bıkmadım.                               

Oğul, arzum budur benim : burda ölmek isterim!

Yâd ellerde neylerim?…”

                Rıza Tevfik Bölükbaşı

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum