Dil ve Kültür

11 Nisan 2015 0 yorum Dil ve Anlatım 302 Görüntüleme

Dil ve kültür arasındaki ilişki, bu iki ögenin iç dinamiklerle birbirine bağlı olma­sından kaynaklanan çok yönlü bir ilişkidir. Dil ve kültür arasında, birbirini yarat­ma, birbirinin varlığına ve devingenliğine kaynak ve ortam oluşturma yönünde or­ganik bir ilişki bulunur.

Bir toplumun kültürü, bireylerin o topluma kendini kabul ettirebilmek için bilmesi ve inanması gereken her türlü bilgi, değer ve uygulama­dır. Bir bakıma kültür, bir kişinin günlük yaşamın ödevlerini yerine getirebilmek için sahip olması gereken “neyin-nasıl” olacağına dair bilgidir (Wardhaugh, 1998: 217). Bu durumda dil, kültüre ait binlerce ögeden yalnızca biri sayılır; ancak üst­lenmiş olduğu, kültürün varlığını ve devamlılığını sağlamak, sözlü ve yazılı kültür ögelerini bizzat yaratmak, kültürel ögeleri sonraki nesillere taşımak gibi işlevlerin­den ötürü dil, kültürün en temel ögesidir denilebilir. Somut olmayan pek çok kül­tür mirası, yüzyıllar boyunca yalnız dil aracılığıyla sonraki nesillere aktarılabilmiş­tir. “Çünkü dil, daha önceki kuşakların duygularından geçmiştir ve onların soluk­ları dilde gizlidir” (Gadamer, 2009: II / 178).

Dil, fiziksel nesnelerden duygulara kadar uzanan bir alanda farklı türden nes­ne ve olguları kavramlaştırıp terimlerle işaret etmekle onları düşünce alanı içine al­makta, onlara varlık kazandırmakta, böylece, soyut veya somut pek çok kültürel öge dilde varlık bularak kalıcı olmaktadır (Ural, 2003: 33). Dilin, içinde dile geldi­ği dünyadan ayrı hiçbir bağımsız hayatı olamaz. Aynı zamanda dünyanın dil ile su­nulmasında dil gerçek varlığına ulaşır. Dilin kaynağı itibariyle insana özgü olması aynı zamanda insanın dünya içinde oluşunun, yani bir dil içinde oluşunun göster­gesidir. Bu durumu Türk kültürü açısından değerlendirirsek bir dünya tasarımının tarihini dil ögelerinden hareketle açığa çıkarabiliriz. Destanlar, halk masalları, ata­sözleri, deyimler, türküler, maniler vb. pek çok sözlü kültür ögesi, yazıya geçiril­meden önce uzun yıllar nesilden nesile söz ile aktarılmıştır. İlk Türkçe yazılı me­tinlerimizden olan Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları, dilin görünümle­rinden biri olan yazı ile korunup saklanmıştır. Bu nedenle dil, toplumların kültürel hafızası sayılmaktadır. Bugün, o dönem Türk boy ve teşkilatlarının yaşayış tarzını, kültürlerini, önemsedikleri ve öncelik verdikleri değerleri, deneyimlerini aradan geçen yaklaşık 1300 yıllık zamandan sonra, dilin koruyuculuğu sayesinde okuyup öğrenebilmekteyiz. Örneğin Kül Tigin yazıtında geçen aşağıdaki cümleler, Türklerin Çinlilerle yüzyıllar önce yaşamış oldukları tarihî bir tecrübeyi dil aracılığıyla gü­nümüze taşımaktadır:

“Altun, kümüş, işgiti Kutay bungsuz ança birür. Tabgaç bodun sabi süçig, agısı yımşak ermiş. Süçig sabin, yumşak agın arıp ırak bodunug ança yagutır ermiş. Yagru kontukta kirse anyıg bilig ant öyür ermiş. Edgü bilge kişig, edgü alp kişig yontmaz ermiş; bir kişi yangılsar, uguşı, bodunı, bişükinge tegi kıdmaz ermiş.Süçig sabınga yımşak agısınga arturup, üküş Türük bodun, öltüg!”

 

(Çinliler) altını, gümüşü, ipeği ve ipekli kumaşları güçlük çıkarmaksızın öylece bize veriyorlar. Çin halkının sözleri tatlı, ipekli kumaşları da yumuşak imiş. Tatlı sözler­le ve yumuşak ipekli kumaşlarla kandırıp uzaklarda yaşayan halkları böylece kendi­lerine yaklaştırırlar imiş. (Bu halklar) yaklaşıp yerleştikten sonra (da Çinliler) fesatlıklarını o zaman düşünürler imiş. İyi (ve) akıllı kişileri, iyi ve cesur kişileri ilerlet­mezler imiş; (öte yandan) bir kişi suç işlese, onun boyuna, halkına ve hısım akraba­sına kadar herkesi öldürmezlermiş. Çin halkının tatlı sözlerine ve yumuşak ipekli ku­maşlarına kanıp (ey) Türk halkı, çok sayıda öldün! (Tekin, 2003: 36-37)

Yazılı veya sözlü kültürel öğeler, yalnız toplumların tarihsel dönemlerine ait tecrübeleri değil, inanma biçimlerini, değer yargılarını, anlayış ve algılayışlarını da günümüze taşımaktadır. Örneğin, eski Uygur Türkleri tarafından Türk Runik yazı­sı ile kitap biçiminde yazılan ve Runik yazı ile kâğıda yazılmış tek eser olarak gü­nümüze kadar gelen bir fal kitabı olan Irk Bitig, fal geleneğinin eski Türk toplu­lukları arasında da yaşadığını, o dönemlerde nelerin uğurlu, nelerin uğursuz sayıl­dığını bizlere haber vermektedir. Irk Bitig, eski Uygur Türklerinin sadece dilleriy­le ilgili değil kültürleri ve yaşam tarzlarına dair de bilgiler içermektedir. Fallardan, kötü talihten kurtulmak için kurban kesme, eve bağlılığın önemi, gördüğü zarar­dan ders almayanın daha kötü olacağı gibi inanma biçimleri ve değer yargılarının varlığını öğreniyoruz. Fal metinlerinde at, kuzgun, deve, hüthüt kuşu, tarla kuşu, öküz, koyun, kaplan, şahin, karınca, tavşan, geyik, tilki, turna kuşu, su kuşu, aygır vb. hayvan figürlerinin sıkça kullanılması, dönemin yaşam biçimi ve coğrafyası hakkında; tanrı ile konuşma ya da tanrının konuşması biçiminde olan fallarsa inanç sistemi hakkında ipuçları vermektedir.

Kırk yedinci fal:

“Er ümeleyü barmiş. Tengrike sokuşmiş. Kut kolmiş. Kut birmiş. Agılıngta yılkıng bol­zun! Özüng uzun bolzun! timiş. Ança bilingler: Edgü ol.”

Adamın biri konukluğa gitmiş. Yolda tanrıya rastlamış. Ondan şans dilemiş. (tanrı da ona) şans vermiş. Ağılında atların olsun, ömrün uzun olsun demiş. Öylece bili­niz. Bu fal iyidir.

Kırk sekizinci fal:

“Karı yol tengri men. Sınukıngın sapar men, üzükingin ulayur men. İlig itmiş men. Edgüsü bolzun tir.”

Yol tanrısıyım. Senin kırıklarını onarırım. Çıkıklarını yerine oturturum. (Nitekim) ülkeyi de düzene sokmuşum. Hayırlısı olsun der. Öylece biliniz (Tekin, 2004: 23-24).

Benzer şekilde, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra oluşturulan edebî ürünler de yeni dâhil olunan kültürel çevreye ait yaşam tarzlarını, inanma biçimle­rini, kabulleri; başka bir ifadeyle İslam dini ekseninde oluşturulan yeni kültür da­iresinin, Türklerin yaşam tarzındaki yansımalarını bizlere aktarır. İlk Türkçe eser­lerden biri olan Kutadgu Bilig’de, dürüst insanı tanımlamak üzere kullanılan “taşı teg içi ol içi teg taşı/bu yanglıg bolur ol köni, çın kişi” (Arat, 1991: 103) [dışı içi gi­bidir içi de dışı/böyle olur o dürüst, erdemli kişi]; “Bu Ay toldı aydı söz asgı ulug/yirinçe tüşürse bedütür kulug” (117) [Bu Ay Toldı söyledi: Sözün faydası büyük/ye­rinde söylenirse insanı yüceltir] vb. ifadeler, o dönemin kabullerini, değer yargıla­rını, etik anlayışlarını bilmemize imkân verir.

 

Dil ve kültür arasındaki ilişki, bu ilişkinin yönü ve gerçekleşme biçimi her dö­nemde araştırmacıların dikkatini çekmiş; konu en iddialı boyutuyla, bir dilin sesle­ri, sözcükleri ve söz dizimi ile o dili konuşanların dünyayı algılama, tecrübe etme biçimleri ve davranış kalıpları arasında doğrudan bir ilişki olduğu şeklinde, antro­pologlar ve dilbilimciler tarafından tartışılmıştır. Dil ve kültürel davranışlar ve dü­şünme biçimleri arasındaki ilişkiyi tartışan meşhur bir kuram, Whorf Varsayımı ya da Sapir-Whorf Varsayımı olarak bilinen kuramdır. Bu kurama göre dil; düşünce­yi, toplumsal davranışları ve toplumsal davranış örüntülerini belirleyen bir kalıptır. Bu durumda bir dilin yapısı, o dili konuşanların dünya görüşlerini de belirlemek­te ve biçimlendirmektedir (Wardhaugh, 1998: 217). Lee Whorf’a (1998: 219, 221) göre dil, sadece düşüncelerin ifade edildiği bir araç değil, aynı zamanda düşünce­yi şekillendiren, bireylerin zihinsel aktivitelerini yönlendiren bir program veya reh­berdir. Düşünmek, rasyonel bir eylem olsa da o dilin gramerinden bağımsız değil­dir. Dil, gerçekliği süzen bir filtre oluşturarak toplumların kendilerini saran dünya­yı algılama biçimini ve dünya görüşünü belirlemektedir. Bu nedenle, farklı dilleri konuşan insanların dünyayı algılama biçimleri, değer yargıları ve kültürel davranış­ları da farklıdır.

Kültür ve dil arasındaki etkileşimin diğer boyutu ise kültürlerin diller ve dil davranışları üzerinde belirleyici bir rolünün bulunduğu yönündedir. Bir toplumun kültürü, gizli bir toplumsal sözleşme ve örtük kurallar bütünü oluşturarak o top­lumun dil ve iletişim davranışları üzerinde yönlendirici bir etkiye sahip olur. Fark­lı arka plana ve kültürel davranışlara sahip olan insanların konuşmalarında kültürlerarası farklılıklardan kaynaklanan yanlış anlamalar olabilir. Kültürlerarası ileti­şim konusunu ele alan dilbilim çalışmalarında, yabancı bir dili öğrenen insanla­rın, yeni öğrendikleri dili ne kadar iyi konuşabilseler de kültürel farklılıklara da­yalı bariyerlere takılabildikleri, iletişimde kültürel kaynaklı yanlış anlamaların ger­çekleşebildiği belirtilir (Hail, 1974: 143). Farklı kültürlerden gelen insanların dil davranışları, vücut dilleri, jest ve mimikleri dahi farklı olabilmektedir. Toplumlar- da iletişimin arka planını oluşturan örtük kültürel değerler, bir dilin gramerini ve kelimelerini öğrenmekten çok daha farklı bir öğrenme süreci olan kültürel öğren­meyle fark edilebilmektedir.

 

Kültürün dile yansıdığını gösteren en tipik örneklerden biri tabular ve örtmece sözlerdir. Kültürler, zaman zaman bazı kavramların konuşmada dillendirilmesine izin vermezler. Bu durum, söz konusu kavramların o toplumda olmamasından de­ğil, konuşulması durumunda toplumun bundan zarar göreceği, uğursuzluk gelece­ği vb. inançlardan ya da konuşulmasının etik olmayacağı kaygısından ileri gelir. Bir kavramın söylenmesinin yasak olduğu durumlara tabu, dolaylı olarak söylen­mesine ise örtmece denilmektedir (Wardhaugh, 1998: 326).

Kaynak: Türk Dili, Anadolu Üniversitesi Yayınları

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum