Dil ve Edebiyat

10 Şubat 2015 0 yorum Mehmet Kaplan 388 Görüntüleme

DİL VE EDEBİYAT

I

Edebiyat dile dayanır. Bir şiirde, hikâyede, ro­manda, tiyatroda, bize heyecan veren o derin ve ulvi hisler, kafamızın içinde bir dünya yaratan hayaller ve tasvirler, varlıklarını ve tesirlerini kelimelere borç­ludurlar. Musikide ses, resimde boya, mimaride taş ne ise edebiyatta da kelime odur.

 

Bir dil zanaatkârı olan gerçek edebiyatçı bunu çok iyi bilir. Yalnız safdiller, edebiyatın bu maddi te­melini unutarak, onu his ve hayal sanırlar. Kafasında çok parlak hayaller olduğu halde şiir yazamadığından şikâyet eden ressam arkadaşına Mallermée: «Dostum, şiir hayallerle değil, kelimelerle yazılır» der.

Duymak, düşünmek, zengin bir hayal gücüne sa­hip olmak, şüphesiz, mühim bir şeydir. Sanatkâr, dün­yayı başkalarından farklı gören insandır. Fakat duy­gularını dile getiremeyen bir kimseye de sanatkâr de­nilemez.

Anlatabilmenin güçlüğünü hissetmeyen yazar yoktur. Makber Mukaddimesi’nde Hâmid bundan şi­kâyet eder. Mai ve Siyah romanında şâir Ahmed Ce­mil dil ile duygu arasındaki uçurumu çok güzel belirtir. Orhan Veli, o güzel «Anlatamıyorum» şiirinde aynı dertten şikâyetçidir. Tanpınar, yazılarında ıs­rarla dil üzerinde durur.

Duyulara, duygulara, hayallere en uygun kelime­leri nasıl bulmalı? Yazılan ve konuşulan dilde aşağı yukarı aynı mânâya gelen beş altı kelime ve tabir vardır. Yazar bunlardan birisini seçer. Sanat bu se­çimle başlar.

Dil deyince daima şunu hatırdan çıkarmamak lâ­zımdır. Dil, insanın ve hayatın en canlı parçasıdır. Kelime ile hayat arasında çok ince damar ve sinir ağ­ları ile örülü münasebetler vardır. Küçük ses organiz­malarından ibaret olan dili, hayat kadar mühim ya­pan da budur. Yerinde kullanılmayan bir kelime ebe­di olacak bir mısraı topal veya sakat yapar. Bundan dolayı gerçek sanatkâr kullandığı her kelime üzerin­de titrer. Yahya Kemal bazı şiirlerini 20-30 yılda bitirebilmiştir. Fakat Türk edebiyatında onun kadar bü­yük bir şair de yetişmemiştir, Türk dili var oldukça onun şiirleri de yaşayacaktır.

Dil üzerinde düşünmeyiş, dil ile edebiyat, dil ile hayat arasındaki derin münasebet hakkında sağlam bir görüşe sahip olmayış bize çok pahalıya mal olmuş­tur. Arapça ve Farsça ile Türkçe arasındaki farkı he­saba katmayan Divan şairleri, bu gafletlerinin ceza­sını unutulmakla, yani ölümle ödemişlerdir. Dil, sıkı sıkıya milli varlığa, hayata ve cemiyete bağlıdır. Bu basit hakikati Türk edebiyatçıları çok geç, yirminci yüzyılın başında öğrenmişlerdir. Tevfik Fikret gibi halkı uyandırmak isteyen büyük şairlerin bile bu ba­sit, hakikati bilmeyişleri hayret vericidir. Bugün hâlâ dil ile hayat, dil ile millet ve sanat arasındaki münasebeti bilmeyen yazarların var oluşu, bu münasebeti anlamanın inanılmaz derecede güç olduğunu göste­riyor.

Genç Türk yazarlarının sadece bu hakikati öğrenmeleri için, biz edebiyat tedkikçileri gibi, o hüzün verici şiir, hikâye, piyes ve roman mezarlıklarından geçmelerini isterdim.

Dil ile edebiyat arasındaki münasebet tek bir şe­kilden ibaret değildir. Bunu «damar ve sinir ağı» ben­zetmesi ile yukarıda da belirtmeğe çalıştım. Dilde on binlerce kelime, tabir ve ifade şekli vardır. Bunlar­dan her birinin huyu ve suyu farklıdır. Hiçbir dilci bunları bir yazara öğretemez. Yazar onları bizzat ya­şayarak ve deneyerek öğrenir. Edebiyatla «şahsî üs­lûp» denilen şey bu tecrübenin bir neticesidir. Seçti­ği kelime, yaptığı cümle bir edebiyatçıyı yaşatır veya öldürür. Bunun belirli bir kaidesi yoksa da çeşitli ör­neklerin ortaya koyduğu bazı gerçekler vardır. Mese­lâ dilde ve edebiyatta «ses», «mânâ» kadar önemlidir. «Mânâ» denilen esrarlılığı fiziki bir hâdise olan «ses» taşır. Ağaç, yıldız, su, gökyüzü, ateş, güneş ilh… ke­limeleri birer ses gurubudurlar. Harfler onların işa­retleridir. Seslerin kendilerine göre kanunları vardır, Fonetik ilimleri dillerin ses fenomenlerini inceler. Şairler hiç şüphesiz dil âlimi değillerdir. Dil âlimleri­nin şair olmadıkları gibi. Fakat şair, kelimelerin sesi­ni içgüdüsü ile hisseder. Şiirde «söyleyiş» veya «söy­leniş» denilen şey, «ses yapısı» ile yakından ilgilidir, Büyük şairlerden çoğu dilin ses imkânlarını şuurlu olarak kullanmışlardır. Yunus’da, Fuzuli’de, Bâki’de, Nefi’de, Nedim’de, Fikret’te, Cenab’da, Yahya Kemal’­de, modernlerden Dağlarca ve Necatigil’de, dikkat edenlerin kolayca fark edebilecekleri bir «ses duygu­su» vardır. Mısra sonu, mısra başı veya mısra ortasına gelen çeşitli kelimelerdeki ses benzerlikleri, şiirin mânâsını destekleyen bir fon musikisi teşkil eder. Ba­zı şairlerde bu sesin mekanizmasını yakalamak güç­tür. Fakat imkânsız değildir. Ben öyle sanıyorum ki, dikkatli bir laboratuvar araştırması, bütün güzel şiir­lerin estetik bir ses yapısına dayandığını ortaya koyabilir.

İdeoloji, hayat görüşü, vatan, millet… nesir ile de ifade olunabilen bu muhteva, şiirde kulakla ve boğaz­la hissedilen bir ses yapısı haline gelir. Nâzım Hikmet’i bile basit bir ideoloji şairi olmaktan kurtaran tamamiyle teknik ve estetik bir mesele olan sesi usta­lıkla kullanma melekesidir.

Edebiyatın temeli dildir, diyorduk. İlâve edelim; dilin çeşitli yönleri vardır. Ses dilin en mühim iki un­surundan biridir ve ses edebiyatta – bilhassa şiirde – estetik bir rol oynar. Yahya Kemal bu hakikati bir şiirinde şu mısralarla ifade etmiştir:

Üstad elinde sertâser âhenk olur lisan

Mızraba ses verir kelimatıyle tel gibi

Elhan duyulmadıkça belâgat giran gelür

 Lâf ü güzaftan mütehassıl kesel gibi

II.

Namık Kemal, bir yazısında, «edebiyatsız millet dilsiz insan kabilindendir» der. Gerçekten de edebi­yatları milletlerin dili saymak doğru bir görüştür. Fertler nasıl karşılarındaki insana duygu ve düşüncelerini dil ile anlatırlarsa, millet ve insanlık planında edebiyatlar da aynı vazifeyi görürler. Yalnız bu düşünceye şu fikri de eklemek lâzımdır: Edebiyat, duygu ve düşünceleri günlük dilden kat kat daha kuv­vetli ve daha güzel bir şekilde ifade eder. Hangi din­dar, duygularını Mevlânâ ve Yunus Emre’den daha güzel ve daha tesirli bir tarzda anlatabilir? Dünyada hiç bir âşıkın duygularını Yahya Kemal kadar sanatkârâne bir şekilde anlatabileceğini sanmıyorum. Her­hangi bir insanın karaladığı hayat hikâyesi ile Reşat Nuri, Halide Edib veya Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ro­man ve hikâyesi bir tutulabilir mi? Fuzuli’nin, Şeyh Galib’in, Fikret’in, Haşim’in, Cahit Sıtkı’nın şiirlerin­de herhangi bir kimsenin ulaşamayacağı bir ifade kudreti vardır. Namık Kemal’in fikri esas itibariyle doğru olmakla beraber, onu şöyle ifade etmek gerçe­ğe daha uygun düşer: Milletler kendilerini en iyi ede­biyatları ile ifade ederler. Zira edebiyat, derinleştir­me, işleme, geliştirme, düzen verme, iyice belirtme de­mektir. Duygular, düşünceler ve hayaller, kendilerin­de en uygun ifade şekillerini edebi eserlerde bulurlar. Edebiyat bu mânâda en derin, en yüksek, en ince ve en kuvvetli ifade şeklidir. Edebiyat terbiyesi bundan dolayı, her insanın şahsiyetini geliştirici bir tesiri hâizdir.         ,

Edebiyat, muhteva, şekil ve üslubu ile alelâde ko­nuşmadan çok üstün olmakla beraber, günlük konuş­maya, yani dile sıkı sıkıya bağlıdır. Edebiyat dil ile vücuda gelen bir sanattır. Bundan dolayı denilebilir ki bir milletin dili ne ise edebiyatı da odur. Abdülhak Hâmid, Makber mukaddemesinde şiiri tarif ederken şöyle der: «İnsan bazı kere hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninden uçan bir fikre yeti­şemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acı ile bir feryat kopa­rır, yahut pek karanlık bir şey söyler, yahut hiç bir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.»

Hâmid burada bazı duygu, düşünce ve hayalle­rin anlatılmasındaki güçlüğe işaret etmiştir. Aynı şi­kâyet başka yazarlarda da vardır. Sözün bu kadarı doğrudur ama feryada, karanlık söze veya kalemini kırmaya şiir gözü ile bakamayız. Şair veya sanatkâr odur ki, herkesin anlatmaktan âciz kaldığı duyguları kuvvetle ifade eder. Hatiplerin rolü de bu değil midir? Büyük kütlelerin söyleyemedikleri fikirleri, hatipler dile getirirler. Fakat şairler, hikâyeciler, romancılar ve piyes yazarları, her şeyi basitleştiren, slogan veya nakarat haline getiren hatipten daha iyi. daha derin, nüanslı, zengin ve güzel bir şekilde konuşurlar. Yal­nız, tekrar edelim ki, edebiyatçı ifade vasıtalarının büyük bir kısmını dilden alır. Zira dil, millet denilen ve milyonlarca insandan mürekkep olan büyük kit­lenin binlerce yıl işlediği muazzam bir kültür hâzi­nesidir. Dili, kuru dilcilerin gördükleri gibi sadece lü­gat ve gramer kaidelerinden ibaret zannetmemelidir. Dil, bizdeki dilcilerin üzerinde durmadıkları binlerce «ifade şekilleri» ile doludur. Dili, kültür hâzinesi ya­pan çıplak dil kaideleri ve sözcükler değil, duygu, dü­şünce ve çeşitli hayat tecrübelerini anlatmak için hal­kın yüzyıllar boyunca icad ettiği sayısız ifade şekille­ridir. Bunların sayısı ve çeşidi mücerret kelime ve gramer şekillerinden kat kat fazladır. Tanınmış stilistik âlim Leo Spitzer «dil bir sanat eseridir» der. Gerçekten de öyledir. Fakat bunu göre­bilmek için dile, dilci gözü ile değil, üslupçu gözü ila bakmak lâzımdır.

Varoluş felsefesinin kurucularından olan Heideg­ger dile daha derin bir gözle bakar. Ona göre, «dil, insanın evidir», insan dil içinde yaşar. Bütün hayat tecrübesi, ister istemez dile akseder. Sabahtan akşa­ma kadar konuşan, bütün duygu, düşünce ve hare­ketini dil ile ifade eden insan, dili kendi varlığına uydurur. Buna göre dil insanın varoluş şeklinin ifade­sidir.

Dil, insan hayatının her anına refakat ettiği İçin dil ile insan arasında çok sıkı bir bağ kurulur. Bun­dan dolayı, dile, dildeki «ifade şekilleri»ne bakınca bir milletin çağlar boyunca yaşadığı bütün duygu, düşünce ve hayallerinin akislerini buluruz. Bu mâ­nâda dil, bir milletin hayatının aynasıdır ve Gökalp’ in çok iyi gördüğü gibi «milli kültür»ün temelidir.

Modern dilciler, daha doğrusu üslup âlimleri dil­de, münferit bir kelimenin bulunmadığını söylerler. Konuşulan veya yazılan dil, cümlelerden ibarettir ve cümleler birbirlerini takip ederler. Bundan dolayı, bir kelimeyi tek başına ele almak ve onu içinde bulundu­ğu çevreden «context» ten ayrı mütalâa etmek dilin mahiyetine aykırı sun’i bir davranış tarzıdır. Her kelime içinde bulunduğu metne göre mânâ kazanır.

Hikâyelerinde günlük konuşma dilini en iyi şekil­de kullanan Memduh Şevket Esendal’ın bir hikâye­sinden aldığım aşağıdaki cümlelerde kelimelerin tek tek mânâları ile metindeki mânâları arasındaki farkı görmek mümkündür. «Efendim tütün tabakasını ortada unutmağa gel­miyor. İnsafsız herif, tütünün ne kadar saçak yeri varsa içti, tozları bana kaldı. Çok otlakçı gördüm ama böylesine hiç rast gelmedim.»

«Efendim» sözü ve onun taşıdığı çeşitli mânâlar, büyük bir lügat sayılan Şemseddin Sami’de yoktur. Dil Kurumu’nun çıkardığı Türkçe sözlükte ona dört mânâ verilmiştir. Bu bir zenginliktir. «Efendim» sözü kullanıldığı yere göre ayrı bir mânâ taşır, hattâ ayrı bir ses ile söylenilir.. Memduh Şevket’in cümlesinde Dil Kurumu lügatinde belirtilmeyen bir mânâ, bir şi­kâyet ve tenkit edası vardır. Ona bu edayı veren me­tindir. Tabaka kelimesi Şemseddin Sami’ye göre Fran­sızca «tabac» kelimesinden, Dil Kurumu sözlüğüne göre Haiti yerlilerinin dilinden gelir. Tütün veya si­gara kutusu mânâsına. Dil Kurumu «cepte taşınan» diye ilâve etmiş. Metinde sarılı cigara değil de tütün kutusu mânâsı bahis konusudur. Bu nüansı belirten de cümledeki diğer kelimelerdir. Orta kelimesine Dil Kurumu lügatinde beş mânâ verilmiştir. Burada ikin­ci mânâ kast olunmuştur. «Unutmağa gelmiyor» cüm­lesi bir bütün olarak kullanılır. Onu ne Şemseddin Sami’de ne de Türkçe Sözlük’te bulabildim. Konuşma dilinde ve edebi eserlerde böyle lügata girmedik nice deyimler ve ifade şekilleri vardır. «İnsafsız herif», «tütünün saçak yeri» tâbirleri, sözleri de tek kelime­den ayrı bir mânâ ifade ederler. O sevimli «otlakçı» sözü Şemseddin Sami’de yoktur. Dil Kurumu almış, argo demiş ve geniş bir mânâ vermiş. «Çok otlakçı gördüm ama böylesine hiç rastlamadım» cümlesinde kelimelerin tek tek mânâlarını aşan bir feryat, ten­kit, küçümseme, yerme havası vardır. «Çok gördüm ama böylesine hiç rastlamadım» cümlesi konuşma dilinde bir bütün olarak kalıp halinde kullanılır. Da­ha ziyade münferit kelime ve terkip ve deyimleri alan lügat kitapları, günlük dilde çok çeşitli duygulan ifa­de eden «kalıplaşmış cümle şekilleri»ni almazlar. Hal­buki biz tek tek kelimelerle değil, çok defa kalıplaş­mış cümle şekilleriyle konuşuruz. Ve bu kalıplaşmış cümle şekilleriyle toplumun hükümetlerin, davranış tarzlarını benimseriz. Konuşulan dildeki bu nevi «bas­ma kalıp ifadeler» bizde ortak bir dünya görüşü, kıy­metler sistemi, duyuş ve düşünüş tarzı yaratır.

Bazı edebiyatçılar dildeki bu «basmakalıp ifade­ler» ile eserlerini vücuda getirirler, bazıları da «yeni ifade şekilleri» yaratırlar. Bu sonuncuların yarattığı «yeni ifade şekilleri»nden bir çoğu, esas metinlerin­den koparak, ortak dilin durmadan akan ve zengin­leşen sularına karışır. Ortak dil, halk edebiyatı gibi «anonim»dir. Ondaki güzel ifade şekillerini, belli bir yerde ve zamanda mutlaka, biri, icat etmiştir. Fakat halk, «üzümünü ye, bağını sorma» atasözünün, ka­mulaştırma prensibine uyarak, işine elveren ferdi yaratılışları, sahibinin iznini almadan kendine mal etmekten çekinmemiştir. Konuşma dili milletin ortak malıdır. Hepimiz onunla besleniyor, onunla duyuyor, düşünüyor ve yaşıyoruz. Edebiyatçı bu ortak mala her gün yeni bir şeyler katar ve onu zenginleştirir. Bundan dolayı «yeni ifadeler» yaratan edebiyatçılara karşı saygı duymalıyız.

(Hisar, nr. 136, Nisan 1975)

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum