18. yy. Divan Şairi Şeyh Galib

22 Ocak 2015 0 yorum Divan Edebiyatı 890 Görüntüleme

Galib Muhammed, Mustafa Reşld’in oğludur. Mustafa Reşîd, Şâhidî’nin 957 H. de (1550) “Tuhfe”sini Arapça’ya çe­viren, Vankolı lügati basılırken tashih işini yapan Safiyyullah Mûsâ Dede’ye (1157 H. 1744) intisab etmiş, bir Mevlevîdir. 1216’da (1801), yâni Galib’in vefatından üç yıl sonra vefat etmiştir. Mezar taşında dolama destarlı Mevlevî sikkesi vardır.

Buna nazaran kendisine destar ve­rilmiş, yahut Mevlevî halifeliği derecesine yükselmiş bir zattır. Aynı zamanda kitabesinden, birçok Mevlevî büyü­ğü gibi Melâmîliğe de (Hamzavîliğe) intisâb etmiş ve “kibâr-ı muhakkıkıyn-ı Melâmiyyeden ârii billâh” sayıla­cak kadar tanınmış olduğunu da anlıyoruz. Galib’in an­nesi Emine, babasının arka tarafında yatmaktadır ve me­zar taşındaki Galib’in târih kıt’asından anlaşıldığına göre 1209’da (1794-1795), yâni Galib’in vefatından dört yıl önce vefat etmiştir. Büyük babası Muhammed de Mevlevîdir ve Arifî Ahmed Dede’ye (1137 H. 1724) mensuptur.

Galib 1171’de (1757-1758) İstanbul’da, Mevlevihane kapısı civarındaki bir evde doğmuştur. Doğumuna “Eser-i aşk” ve “Cezbet’ Allah” terkipleri tarih düşürülmüştür. İlk terkibin, Dilâver Ağazade Vahid (1175 H. 175S) ta­rafından düşürüldüğünü Muallim Naci bildirmektedir; Galib de bu terkibi divanında anar; fakat kimin oldu­ğunu açıklamaz.

Galib, ilk tahsilini babasından görmüş, zamanında Farsça üstâdı tanınan ve birçok şâire farsça okutan, mahlâslar veren Mevlevi ve Nakşi Neş’et Süleyman’dan da(1222 H. 1807-1808) faydalanmıştır. Neş’et, Galib’e “Es’ad” mahlâsını vermiş, Galib de otuz yedi beyitlik bir kasidey­le şükrânını bildirmiş, onu “üstâd-ı cihan” diye övmüş­tür. Dîvânında, Neş’et’e, adını anarak yazdığı nazireler de vardır; onun bir matlaını terci’ hâline getirdiği gibi bir gazelini de tahmis etmiştir.

Yirmi dört yasında Divân-ı Hümâyun kaleminde bir müddet hizmet etmiş, aynı yaşta divânını terlib etmiş­tir ki Vak’anüvîs Pertev, divanın tertibine 1195 yılını (1781) gösteren bir tarih de düşürmüştür.

II. Ebû-Bekr Çelebi’nin (1198 H. 1784) son zaman­larında Konya’ya gidip çileye soyunmuş, 1201 Ramazan ayı­nın yirmi beşinci günü (1787), çilesini İstanbul’da, Yenikapı Mevlevîhanesinde, Ali Nutkıy Dede’nin (1219 H. 1804) şeyhliği zamanında bitirip hücreye çıkmıştır. Çile, binbir gün olduğuna göre 1184 yılının sonlarında çile çıkarma­ya ikrar verdiğini anlıyoruz. Çilesini tamamladıktan üç yıl sonra, Eyüb’ün karşısındaki Sütlüce’de, XVI. yüzyıl Mevlevî büyüklerinden Yusuf Sine-çâk’in kabrine bakan evine çıkmış, 1205 (1791) yılına kadar münzevi bir hayat geçirmiş, kendisini ilme vermiş, eserlerini yazmıştır. Aynı yılda, Nûman Bey’in (1213 H. 1798) azlinden açık kalan Kulekapısı (Galata) Mevlevihânesine şeyh tâyin edilmiş, sekiz yıl kadar bu dergâhın şeyhliğinde bulunup 1213 Re­cebinin yirmi yedinci cuma gecesi (4. I. 1799) kırk iki ya­şında vefât etmiş, ertesi günü, Mesnevi şârihi Ankaravî Rüsûhî Ismâil’in türbesinde, ayak ucuna defnedilmiştir. Sürûrî, vefatına, “Geçdi Galib Dede candan yâhû” mıs­raını tarih düşürmüştür. Galib’e mensub olduğunu san­dığımız Halim, Galib’in vefatına biri tam, öbürü, bir be­yitle lafzî ve mânevî mücevher olarak iki, Vak’a-nüvis Halil Nuri Bey o&lu Nebil Muhammed de (1235 H. 1819) bir tarih düşürmüştür. Işkodralı Şerif Mustafa Paşa’nın oğlu Haşan Hakkı Paşa’nın da Galib’e mücevher olarak lafzî ve mânevî bir târihi vardır.

Galib, sıralı bir tahsil görmemekle beraber zamanı­nın bütün bilgilerini elde etmiş, din ve tasavvuf esaslarına künhiyle vâkıf olmuş, çağından önceki ve çağındaki şâirlerin hepsini okumuş incelemiş. Iran edebiyatına  nüfuz etmiştir. XVI. yüzyıl şâirlerinden Fuzûll’ye._ Şâhidi’ye, Hayâlî’ye, XVIII. yüzyıl şâirlerinden Nef’i’ye, Fehîm’e, Tıflî’ye, XVIII. yüzyıl şâirlerinden Fasih Ahmed Dede, La’li, Sâbit, Nâbi, Nedim, Nahifi, Nevres-i Kadim, ve Hanîf’e nazireleri vardır. Râmiz’in bir mısra’ını, bir mu­hammeste mütekerrir mısra’ olarak kullanmıştır; çağdaş­larından Sâkıb Dede, Derviş, Rifat, Reis’ül – Küttâb Râşid, Hulûs, Vak’a-nüvis Pertev, Tezkire-i Sâni Arif ve diğerlerine tahmis ve nazireleri vardır.

İran edebiyatına hakkıyle vukufu, bütün şiirlerinden anlaşılmaktadır. Dîvânında Attâr’dan, Leyli vü Mecnun’dan hikâyeler, “Menâkıb’ul-Arifin” den mesnevi tarzındı İki, Ebû – Hafs’ul – Haddâd’a âit bir hikâye var. “Mesnevi” ve “DIvân-ı Kebir” le iyiden iyiye meşgul olduğu anlaşılıyor. Kendi elyazısı “Hüsn ü Aşk” müsveddesinde Mesnevi cilt­lerindeki beyitlerin sayılarını kaydetmiş, “Mesnevi” yi do­kuzuncu, onuncu, on birinci defa hatmettiğini yazmıştır. On birinci hatminin târihi 1198’dir (1784).

Divânda İran şâirlerinden Hâfız (792 H. 13891390), Tâlib-i Âmulî (1035 H 1625-1626), Kelim-i Hemedânî (1062 H. 1650-1651), Sâib-i Tebrlzî (1081 H. 1670-1671) ve Şev­keti Buhâri’ye (1107, 111 H. 1695, 1699) nazireleri vardır. Bunlardan bilhassa Şevket’e pek bağlıdır; Türkçe şiirlerinde de onu anar, hattâ kendi edâsına “Şevketâne” der.

Bu şâirler, mânâ ve mazmûnu en hayâli şekilde, âhenge fazlasiyle dikkat ederek ifâdeyi esas Kabul etmişler, İrân edebiyatında “Sebk-i Hindi”yi ibdâ’ eylemişlerdir. Galib, bizim divan edebiyatımızda, kendisinden önceki şâirlerin bâzısında, bir temâyül hâlinde görülen Sebk-i Hindî’nîn ilk ve tek mümessili olmuş, onun yolunda gitmeyi de­neyenler, ona yetişememişler, “Hüsn ü Aşk”ın sonların­daki “Fahriye” sinde dediği gibi “o genci-hazîneyi” o açmış, o tüketmiştir.

Eserleri:

1)   Divan

Galib’in divânı 1252 hicride Bulak’ta güzel bir ta’likle taşbasması olarak basılmıştır ve bu basımdan başka ba­sımı olmadığı gibi Türk harflerine de tam olarak çev­rilip basılmamıştır. Bu tek basımda bâzı hatalar olmak­la beraber bu hatalar, çok sayılamaz. Yazma ve sağlam nüshaları, kütüphanelerimizde, bilhassa İstanbul Üniver­sitesi Kütüphanesinde vardır.

2)   Şerh-i Cezlre-i Mesnevi.

llmiyyedeyken Tasavvuf yoluna girip Gülşenî, sonra da Mevlevî olan ve şâir Hayreti’nin kardeşi bulunan, Edirne Mevlevîhânesinde şeyh iken bir vakıf meselesi yü­zünden şeyhliği bırakıp İstanbul’a gelen, Sütlüce’de mün­zevi bir halde yaşayıp H. 953’te (1546) vefât eden Yûsuf Sine-çâk’in (Biyografi için bknz. “Abdulbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik”), “Mesnevi”nin altı cildinden mevzû’ ve mânâ ’ bakımından uygun yüzer beyit seçerek altı bölüm olmak üzere tertib ettiği, baş tarafa doksan dokuz beyitlik mes­nevi tarzında ve “Mesnevi” vezninde bir başlangıç, sona beş beyitlik bir bitim bölümü eklediği “Cezlre-i Mesnevi” sinin şerhidir. “Cezlre-i Mesnevi”, “Lü’lü’hâ-yı dürc-i Mes­nevi” terkibinin gösterdiği H. 901’de (1495), hemzeler de hesaplanırsa 903’te (1497) tertib edilen bu antolojiye, Ham- zavîlerden Fusûs şârihi Bosnalı Abdullâh’ın da (1054 H. 1644) bir şerhi vardır. Galib, Cezlre-i Mesnevl’yi 1024 Re­cebinden sonra (1789) ve Kulekapısı dergâhına şeyh ol­madan önce Sütlüce’deki evinde şerh etmiştir.

3)   Er – Risâlet’ül  Behiyye fi Tarlkat’il- Mevleviyye

Bu Arapça eser, Köseç Ahmed Dede’nln Arapça “Es- Suhbet’us-Sâfiyye” adlı risalesine yapılan tâlikkattan mey­dana gelmiştir. Bu risâlenin müellifi, Konya’da “Hadîkat’- ül – Ervâh”ın arka duvarına bitişik kısımda yatan ve me­zar taşındaki kitabeden, 1191 de (1777) vefât ettiği anlaşılan  Trabzonlu Seyh Ahmed sanılmışsa da Köseç Ahmed Dede’nin Mevlana Müzesi Kütüphanesinde 2912 noda kayıtlı mecmûayı 1088 de (1677) vakfettiğine, mecmûadaki mühründe de 1056 (1646) târihi bulunduğuna göre Trabzonlu Şeyh Ahmed’in, Köseç Ahmed vDede olmadığı meydandadır. Aynı Kütüphanede 4108 No. da kayıtlı Arapça sarf ve nahve âit kitabı da Köseç Ahmed 1059’da (1649) vakfetmiştir. “Er – Risâlet’ül-Behiyye” sâhibi Ahmed Dede’nin, Ebû Bekr Çelebi (meşihati: 1159-1200 H 1746-1785) zamanında Konya’ya geldiği hakkındaki rivayet doğruysa bu küçük risâle, Trabzonlu Şeyh Ahmed’indir; Köseç Ahmed Dede’ninse, bu rivayet doğru olamaz. Hâsılı Risâle’nin eski, yahut orijinal bir nüshası bulunmadıkça kat’i bir şey söylemeye imkân yoktur. Galib, bu Arapça risaleyi gene Arapça olarak, şeyhliğinden önce şerh etmiş, şerhinde Mevleviliğe âit pek mühim bil­giler vermiştir.

4)   Mevlevi şâirlerine dâir tezkire

Mevlevi şâirlerinin hâl tercemelerini (biyografilerini) kısaca yazmış, bâzılarının şiirlerinden seçmeler yapmış, müsvedde olan bu eseri Esrar Dede’ye vererek tertip ve tasnif et­mesini söylemiştir. Esrar, bu müsvedde üzerinde ça­lışarak “Tezkire-i Şuarâyı Mevleviyye” ve “Esrar Tez­kiresi” denen eseri meydana getirmiştir. Eserde, bu ki­tabı şeyhinin yazmaya başladığını, kendisinin, onun em­riyle tasnif ve itmâm ettiğini (tamamladığını) bildirir. Ancak bu eserde, bâzı şâirlerin Mevlânâ’ya ve Mevlevîliğe âit şiirlerinin baş­ka şâirlere atfedilmesi, Mevlevî olmayanların da Mevlevi gösterilmesi gibi zühuller (dalgınlık) vardır.

5)   Hüsn ü Aşk

Galib’in asıl şöhretini temin eden, mesnevi tarzında yazdığı “Hüsü Aşk” tır. Galib, bir mecliste, Nâbî’nin” “Hayr-âbâd” ının fazla övüldüğünü, buna nazire yazmanın mümkün olmadığı söylendiğini, bunun üzerine Nâbi’nin bu eserinin Attâr’dan alındığını söylediğini, onu aşmak gay­retiyle “Hüsnü Aşk”ı yazdığını, eserinin başlarında bil­dirir. Gerçekten de Nâbî’nin Hayr-âbâd’ının mevzûu, İlâhi-Nâme’de bir hikâyede hülasa edilmiştir ki bu hikâye Fahreddln-i Gürgânî’nin (442 H. 1050-1051) Vise vu Ramîn’inde geçer. Hüsn ü Aşk’da Fuzûlî’nin “Rûh-Nâme” ve “Hüsn ü Aşk” da denen “Sıhhat u Maraz”ının, “Leylî vü Mecnûn” unun, îbni Sinâ’nın (427 H. 1035-1036) “Risâ- let’üt-Tayr”ının, bunlardan fazla da Şihâbeddin Sühreverdi-i Maktûl’ün (587 H. 1191) “Mûnis’ül-Uşşaak”ının tesiri vardır; fakat hiçbir vakit “Hüsn ü Aşk”, bunların bir kopyası, bir taklidi değildir. Galib, teşhis sanatına daya­narak yazdığı bu eserde, en fazla tasavvuftan, tasavvuf­taki mecâzi aşktan gerçek aşka geçiş, “Seyr ü Sülük’” kanâatinden faydalanmış, o vakte dek mesnevi tarzında yazılan hikâyeleri aşmayı hedef edinmiştir. Bu arada, Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinden de, bilhassa mazmunlardan âzami derecede yararlanmıştır.

                                                   Abdülbâki GÖLPINARLI

(Abdülbaki Gölpınarlı, Şeyh Galip Divanı’ndan Seçmeler, Meb. yay. Ankara, 2001)

 Şiirinden Örnekler:

 1Efendimsin cihandâ i’tibârım varsa sendendir

Miyân-ı âşkında iştiharım varsa sendendir

 

 2. Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-ı revânımsın

Eğer sermâye-i örümde kârım varsa sendendir.

 

 3. Veren bu sûret-i mevhûma revnak reng-i hüsnündür

Gülistân-ı hayâlim nev-behârım varsa sendendir

 

 4. Felekten zerre mikdâr olmadım devrinde rencîde

Ger ey mihr ü münevver âh u zârım varsa sendendir

 

 5. Senin pervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın

Be her şeb hâhiş-i bûs u kinârım varsa sendendir

 

 6.Şehîd-i âşkın oldum lâlezâr-ı dâğdır sinem

Çerâg-ı türbetim şem’i mezârım varsa sendendir.

 

 5. Gören ser-geştlikde gird-bâd-ı deşt zanneyler

Fenâ-ender fenâyım her ne vârım varsa sendendir

 

7.   Niçün âvâre kıldın gevher-i galtânın olmuşken

Gönül âyînesinde bir gbârım varsa sendendir.

 

 8. Şafak-tâb eyledin peymânemi hûn-âb ile sâkî

Sabâh-ı sohbet-i meydehumârım varsa sendendir

 

 9.  Sanadır ilticâsı Gâlib’in yâ Hazret-i Munlâ

Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

                                 Şeyh Galib

 Günümüz Türkçesiyle:

  1. Efendimsin, ben kulunum. Âlemde her ne varım varsa sendendir. Aşıkların arasında şöhretim varsa, adım-sanım duyulmuşsa, ancak sendendir, senin lûtfundandır.
  2. Benim yaşayışımın feyzisin; benim yürüyen ruhumsun. Ömür sermayemden bir kâr elde etmişsem sendendir.
  3. Ben gerçekte yokum, vehimden bir suretten ibaretim; bu surete bir parlaklık veren senin güzellik rengindir. Hâyalimin gül bahçesi, ilkbaharım varsa ancak sendendir.
  4. Senin zamanında felekten zerre kadar incinmedim; ey parlak, ışıklı güneş, ah ediyorsam, feryâd ediyorsam, ancak senin yüzünden âh etmedeyim, feryâd etmedeyim.
  5. Senin ayrılık pervânenim, sense buluşmak, kavuşmak mumusun. Her gece seni öpmek, okşamak isteğim varsa sendendir.
  6. Âşkının şehidi oldum, göğsüm ateşlerle dağlanmış bir laleliktir. Kabrimin ışığı, mezarımın mumu varsa sendendir.
  7. Öylesine başım dönüyor, öylesine dönüp duruyorum ki, gören çölün kasırgası sanır; yokum, yokluk içinde yokluk kesilmişim; her ne varım varsa ancak sendendir.
  8. Yuvarlanıp duran incinken beni neden başıboş bıraktın? Gönül aynasında bir tozum varsa, o da sendendir.
  9. Ey sakî, kadehimi kanlı gözyaşlarımla doldurdun da şafak gibi parıl parıl parlar bir hale getirdin; şarap sohbetinin sabahında bir mahmurluğum varsa sendendir.
  10. Galib’in sığınağı, yâ Hazreti Munla (mevlanâ), sensin, sana kaçar, sana sığınır ancak. Başımda övüneceğim bir külahım varsa sendendir.

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum