İnkılab Anlayışımızdaki Hatalar

14 Aralık 2014 0 yorum Peyami Safa 301 Görüntüleme

İNKILÂB ANLAYIŞIMIZDAKİ HATALAR

İlim disiplininin dışında, keyfe göre yorumlanan kavramların başında “İnkılâb” gelir. Bu kelimeyi “inkılâb”, bilhassa “devrim” olarak kullananların kasdettikleri mâna tam bir anarşi içindedir, ilim ve mantık düzeninden mahrumdur. Kimi onu ıslahat, kimi bütün geleneklerin temelinden yıkılışı, kimi si­yasî rejimin değişmesi, kimi de umumî zihniyet ve kültür değişmesi gibi anlar. Bunları birbirine karış­tıranlar da az değildir.

 

Türk inkılâplarının tarih başlangıcı da çeşitli­dir. Tanzimatı, Meşrutiyeti, Cumhuriyeti, hattâ 1950 seçimini başlangıç gösterenler vardır. Tarifi ve tari­hi bu kadar belirsiz bir kavram üzerinde ne kadar fikir ve politika oyunu yapılabileceği ve yapıldığı görülüyor. Siyasî bir parti veya herhangi bir gazete yazarı, bir türlü tarif ve izah etmediği inkılâp veya devrim adına cayırtılar koparmakta, ortada belirli bir fikir, sistem, metod, düzen ve disiplin bırakma­maktadır. Bu bulanık havanın kızıl propaganda le­hine en uygun telkin zeminini hazırladığı muhak­kaktır. Oyunun farkında olmayan gafil devrimciler, bu ne idüğü belirsiz “devrim” mistiğinin cazibesine kapılmış gidiyorlar.

İnkılâb anlayışımıza musallat ettirilen hatalara birer birer göz attıktan sonra onun hakikî mânasını araştırabiliriz.

inkılâb, gelenek düşmanlığı değildir. — Ger­çek bir sosyolog olarak, geleneği en iyi izah edenlerden biri Ziya Gökalp’imizdir. Ona göre

“An’ane (gelenek), çeşitli tarih anları birbiriyle kay­naşmış bir maziye (geçmişe), arkadan hareket etti­ren bir kuvvet gibi ileriye doğru iten bir tarih cere­yanına (akımına) maliktir ki daima yeni gelişme­ler, yönelmeler doğurabilir.” İleri Avrupa medeniye­ti geleneklerden doğmuştur. Gökalp “İngilizleri ileri götüren ana’neciliktir (gelenekçiliktir)” diyor ve bi­zi geri bırakan sebeplerden birinin de, canlı gelenek­lerimizi bir tarafa atarak her ülkeden, tarihsiz ve geleneksiz bir takım (kaideler) almamız olduğunu söylüyor. “Avrupa medeniyetinin de koca bir an’aneden doğduğunu anlamayarak onu bir takım (ilmi ve ameli) kaidelerden ibaret sanmışız. Kaideler, is­ter alışkanlık, ister taklit olsun yaratma ve ilerleme­den mahrumdur. Çünkü birbirinden ayrı alışkanlık­lar ve taklitler hem kaynaşamazlar (imtizaç ve terekküp edemezler) hem de mazileri (geçmişleri) yoktur. Her biri bağımsız ve mutlak bir âlem olan kaideler, oturdukları yerlerde oldukları gibi kalır­lar.”

İnkılâb kaidelere değil, birbiriyle tarihî bağları olan davranışlara ve geleneklere dayanır. Geriden ileriye doğru tarihî bir itişe sahiptir. Gerisi olmayan ileri yoktur.

İnkılâb taklid edilmez. — Tarihte hiç bir inkılâb ötekinin tıpkısı olmamıştır. Amerikan, İngiliz, Fran­sız, Rus inkılâbları birbirinin aynı değildir. Her inkılâb kendi tipini yaratır. Taklit halinde kal­dıkça kitleye mal olmaz ve yaşamaz. Başta bi­rinci ve ikinci Meşrutiyetin anayasaları ve yıl­lardan beri tadiline çalışılan ve birçok maddeleri tatbik olunamayan Medeni Kanun gibi tercüme mevzuatın yaşayamaması, milli ihtiyaçlara cevap ver­mediği içindir. Yani, tercüme inkılâb olmaz.

Hiç bir inkılâb tek adamın eseri olamaz.. — Bü­yük inkılâpçılarımız arasında Atatürk’ün müstes­na bir yeri vardır. Fakat Türk inkılâb hare­ketleri Atatürk’den çok evvel başlamıştır. Hür­riyet inkılâbı daha öncedir (1908), kadının res­men iş hayatına girişi daha öncedir (1905), üniversitede kız ve erkek talebenin birlikte okuması daha öncedir (1920), aydın zümrenin hayatından kaçgöçün, poligaminin görücülüğün kalkması da daha ön­cedir. Lâtin harfi ve şapka cereyanları da önceden vardı. Bu cereyanlardan bir kısmı Atatürk’ten ön­ce, bir kısmı da onun zamanında kanunlaşmıştır.

Gerçek inkılâplar bir adamın değil, tarihin ma­lıdır.

Lâiklik Batı medeniyetinin şartı ve esası de­ğildir. — Başta İngiltere, Batı medeniyetinde iler­lemiş memleketlerden birçoğu lâik değildir. Lâ­ikliği tenkit etmek Batı memleketlerinde, hattâ lâik olanlarında, irtica sayılmaz. Hıristiyan me­deniyetinden süt emen Batı medeniyeti, hâlâ, Hıristiyan geleneklerine bağlıdır. Tarihi İsa’nın do­ğumundan başlatır. Papa her memlekete elçi gönde­rir ve Vatikan’ın Avrupa’nın manevî hayatı üzerin­de tesirleri devam etmektedir.

Türkiye’de Millî Hâkimiyet 1923’de değil, 1908’de başlar. — Millî hâkimiyet icra kuvvetinin genel oya dayanması demektir. Türkiye’de serbest bir seçimle ve gerçek mânasıyle millî hâkimiyet idaresi 1908 Meşrutiyetinde kurulmuştur, icra salâhiyetleri elinden alınan saltanat, milletin kaderine hâkim olmaktano tarihte çıkmıştı. Bu millî hâkimiyet birçok teh­likeler geçirdi ve 1950’de yeniden teessüse başladı. Fakat, millî yapımıza uyma zorlukları geçirmeğe devam etmektedir.

înkılâb bir tekâmül hamlesidir. Ağır değil, ham­leli bir tekâmüldür. Tarihsiz tekâmül olmaz. Geçmi­şe dayanmavan bir geleceğin temeli yoktur. Bu şartları inkâr eden bir inkılâb anlayışı, Batı mede­niyetine değil, komünizme mahsustur.

Türk Düşüncesi, Haziran – Temmuz 1958

 

(Alıntılanan Eser: Peyami safa, Seçmeler, MEB yay. İst. 1970, s. 134)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum