Kendi Gök Kubbemiz – Ahmet Hamdi Tanpınar

6 Temmuz 2014 0 yorum Ahmet Hamdi Tanpınar 350 Görüntüleme

Kendi Gök Kubbemiz

YAHYA Kemal’in şiirleri, bugünkü dille olanlar, Kendi Gök Kubbemiz adı altında çıktı. Hâtırası ve eseri etrafında teşekkül eden iki cemiyet, o kadar ateşli ve sadık dost kalabalığı düşünülürse, o kadar üzücü bir gecikmeden sonra.

 

Bu kitap, benim ve benim neslimin senelerdir beklediği bir kitaptı. Daha doğrusu yakında çıkacağını umduğumuz gazelleri ve rubaileri ile           

beraber büyük mânâsında KlTAP’tı. Üstadın Türk şiirinde ve düşüncesindeki yeri böyle bir ayırmayı kendiliğinden tabiî kılar.

Bu kitap için vaktiyle Yahya Kemal ile ne kadar çok konuşmuş, ne hayaller kurmuştuk. Kaç def’a işe başlar gibi olduk, eksik vebitmemiş şiirlerin cetvelini yaptık, kitaba isim aradık. Sonunda vazgeçtik. Tek eser ürerinde çalışanların hemen hepsi gibi, bir türlü Ömrünün büyük rüyasına son vermeğe razı olamıyordu. Her tasavvurumuzda bitmemiş bir manzume, tek bir mısra, yarım şeylerin etrafında birdenbire peydahlanan o esrarlı aydınlıkta birdenbire yolumuzu kesiyor, sanki ona “biraz daha bekle” diyordu. İtiraf edeyim ki, ben de bu işe alışmıştım. Birkaç sevdiğim mısraın behemahal kendi bütünlüklerini bulmasını istiyor, “şunu da bitirin” diyordum.

Ömrünün sonuna doğru bu tamamlama, kendisini bütünüyle vermek arzusu, belki de verememek korkusu, şâiri âdeta estetiğinin inkârına kadar götürdü. Bu sabırsızlık yüzünden ancak birkaç mısraında elinin ustalığı görebildiğimiz taslak manzumeler bile neşrettiği oldu. Bu yüz­dendir ki, Kendi Gök Kubbemiz’i karıştırırken biraz da çok büyük bir heykeltraşın, bir çeşit Rodin ve Maillol’un başka âlemleri, sırrın ötesini yoklamak için henüz terk ettiği bir atelyeyi gezer gibi bir his duydum. Filhakika son yazdıklarının hepsini demeyeceğim ama, mesela Ufuklar, Cinler, Karnaval ve Dönüş, Mihriyâr, O Taraf, İstinye gibi bazı şiirler, üzerimde ancak bir çehre, bir kol, yarım kalmış bir gövde veya hareketle eşyanın uykusundan ayrılmış büyük ve asil mermerlerin tesirini yaptı.

Sonuna doğru eser o kadar müşterek mes’elemiz olmuştu ki, bugünkü şeklinde üç kitap hâlinde neşredilmesi fikrine bir türlü razı olmadım. Birkaç defa kendisine: “Eski dille yazılmış şiirlerinizle yenileri ara­sında bir ayrılık yapmanızı hiç anlamıyorum,” demiştim. Siz bu üç ki­tapta da aynı estetiğin, aynı sesin adamısınız. İş böyle olunca bir şekil mes’elesi veya birkaç yüz kelime ile birkaç gramer kaidesi uğruna ese­rinizi ne diye bölüyorsunuz? Tarihin seyri ne olursa olsun, eninde sonunda her dilde görülen gelişme ve değişmenin etrafında yine tarihin icabı ola­rak yapılan bir polemiğe, eserinizin bütünlüğünü feda etmeyin!”

Fakat Yahya Kemal haklı olarak bugünkü dili biraz da kendi aksi­yonu addediyordu. Zaten gazellerini başından itibaren “Eski Şiirin Rüzgârıyle başlığı altında neşretmişti. Onun için kabul ettiremedim.

Bu şiirlerin Türk duyuşunda ve şiirindeki yerini bilmem hatırlatma­ğa lüzum var mı? Yahya Kemal’in eseri bugünle dünün arasında bir hatt-ı bâlâ, dağ kılçığı gibidir. Bütün geçmiş zaman tecrübemiz bu eserde top­lanır ve gelecek zamana, onu hazırlayacak şekilde, oradan dağılır. Yeni dil mes’elesinde şüphesiz kendisiyle beraber veya kendisinden evvel bir yığın insan daha vardı. Fakat onlar sadece teklifte kalmışlardı. “Evde ve sokakta konuşulan Türkçe” formülünü bulan Yahya Kemal ise teklif etmiyor, üstünlüğünü ancak kıskançlığın, günlük ideolojinin, önde olma iddiasının inkâr edebileceği bir eserle konuşulan Türkçeyi öne sürüyordu.

Etrafında yapılan bu polemiğe rağmen eser daha henüz birkaç gazel­le, birkaç bitmemiş manzume ve tek başına birkaç mısra hâlinde iken ede­biyatımızı zapt etmişti. Rahmetli Ruşen Eşref’in “Diyorlar ki”sini okuyan­lar 1917 ve 1918 senelerinde bütün edebiyatımızın iki insanla meşgul ol­duğunu görürler: Mülâkatların yapılmasından çok evvel ölen Tevfik Fik­ret ile ancak birkaç eseri neşredilmiş olan Yahya Kemal, ikisi de kitap­ta konuşmazlar. Fakat hemen herkes üzerlerinde konuşur ve düşünür. Hâşim gibi her kımıldanışında bir şeyler yıkmak isteyen, kabına sığmaz zekâ ve üstün zevk bile Yahya Kemal’den bahsederken sadece över. Tevfik Fikret’in Ruşen Eşref’in kendi ağzından dinlediğimiz sözleri ise, belli bir estetik ayrılığı içinden bir nevi saltanat devrine benzer. Hülâsa bu iki adam Diyorlar ki’de biri batmakta olan, öbürü yeni doğan iki gü­neş gibidir.

Hakikat şu ki, Yahya Kemal sadece bir dil iddiası değildi. Dili bir klavye gibi almasını biliyordu. O, her şeyden evvel sesi olan şâirdir. Ve bu ses, bizim yedi asırlık bir çalışma ile elde ettiğimiz bir sestir. Eski şiirin mistisizmi, güzel telâkkisi, coşkun lirizmi, hikmeti, iç örgüsünü yapan imajların hemen bütünü, geçirdiğimiz medeniyet ve zevk değişmesi buhranında, zannettiğimizden fazla uzakta kalan şeylerdir. Bunlar ancak Yahya Kemal gibi, tam bir dil ustasının eline unsur olarak geçtiği za­man, yeni bir terkibin malzemesi olarak kıymet kazanabilirler. Fakat yabancı bir âleti, aruzu kullanarak elde ettiğimiz bu sesi unutmamıza, imkân yoktur. Hayret, ağırbaşlı düşünce, saç yolan çığlık, sevinç yarat­manın sevinci, hülâsa insan olarak bütünümüzle bu sesteyiz. Eğer eski­nin korkunç deniz kazasından herhangi bir mısra, bir beyit, bir hayâl bu­günün kıyılarına kadar gelmişse, biz Nâilî’yi, Galib’i, Nedim’i, Fuzulî’yi ve daima büyük olan Bâkî’yi zaman zaman hatırlıyorsak, hep bu sesin rüzgârlariyledir. Hançeremizi ve kulağımızı o terbiye etmiştir.

Yahya Kemal’in en büyük kazancı, bu sesi kendine mâl etmesidir. Türkçenin bütün macerası Yunus ilâhilerinin yanık ritmiyle Açık Deniz’in büyük orkestrası arasında geçer. Hepsini alamayacağım için son parçayı hatırlatıyorum:

Garbın ucunda, son kıyıdan en gürültülü

Bir med zamanı, gökyüzü kurşunla örtülü,

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücudunu zümrütleyen deri

Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;

Baktım ve anladım ki, o ejderdi canlanan.

Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!

Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Geniş tabiata, insan ruhundaki sonsuzluğa bu açılış, okyanusun kar­şısında onun kıyamet uğultularını âdeta susturan bu konuşma, ancak bir devamın zaferi olabilirdi. Ve bunu ancak Süleymaniye’de bir bayram sa­bahının top seslerini dinlerken; Çaldıran topları ardında Mohaç toplarını duyan ve bize duyuran şâir söyleyebilirdi.

Yukarıda Yahya Kemal’in şiirini heykeltraşîye benzettim. Vâkıa bazı şiirlerin havasını yapan o asil hareket ve jestler, malzemesinden, yani dilden gayrisini reddeden saflık, onları okurken bizi saran dinamizm, an­cak cansız maddeye insan vücudunun hâl ve imkânlarını geçiren tek fi­gürlerin, büyük kabartmaların ve grupların dünyasında rastlanır şeyler­dir. Bununla beraber, bu şiirlerin daima üzerimde yaptığı tesir, daha zi­yade büyük, zengin ve çok değişik bir musikî eserinin tesiri olmuştur. Filhakika bu şiirler bazen bir orkestra, bazen en iyi cinsten bir piyano veya keman, şimdi vahşi, kanayan, sonra o kadar munis gülen bir nefes sazı yahut bütün ruh hâllerimizle dolu insan sesi, bana daima san’atların san’atını, musikîyi hatırlattılar. Şu farkla ki, musikî sonsuzluğunu gayri muayyende bulur; iyi şiir ameliyesini dilin muayyeniyeti içinde yarattığı bir sonsuzlukta yapar.

Sis, Erenköy’ünde Bahar, Ses, Deniz, o masmavi Deniz Türküsü, Süleymaniye’nin, hızını geçmiş zaferlerinden alan gururu, Koca Mustâpaşa’nın ölüleri ve dirileri beraberce kucaklayan merhamet ve kederi, Hayâl Şehir’in akşam renkli hasreti, hep musikînin nizamını benimsemiş bir san’atın mahsulleridir; ve hepsinde yedi asır edebiyatımızı besleyen o geniş sesi başka şekilde yeşermiş buluruz.

Başka şekilde diyorum, çünkü bu mazi mirasını kullanan adam, bir tarafıyle ne kadar mazinin devamı ise, öbür yandan belki de, hatta şüp­hesiz, asıl şahsiyetiyle bugündür, yani Garptır. (Kendi Gök Kubbemiz’de modern şiirin babası Baudelaire’in adı iki def’a geçer. Bence bu bakımdan Büyü Şiir manzumesi kitabın en dikkate değer manzumelerinden biridir. Bu manzumenin şâirin son devirlerine rastlamış olmasına ne kadar üzül­sek yeri vardır).

Hakikat şu ki, bu ahenk ve nağme, bu orkestrasyon, “mode majeur”den “mode mineur”e daima en zevkli ve üstün olarak dolaştı ve kendini denedi. Bilhassa bugünkü dille yazdığı şiirlerde, daima dilin bünyesinden geleni aradı. Bulamadığı zamanlar sahte süse, girifte hiç düşmeden, tıpkı ustası Baudelaire gibi, nesrin ritmik kardeşi düz bir nazmı kabul etti. Hakikî elmasın yokluğunu taklidiyle değil, düşünce veya ihsasın saf ma­deniyle tamamlamağı tercih etti. Bu açık oyuna biz Itrî’nin, Vuslat’ın olduğu kadar, Koca Mustâpaşa’nın da güzelliğini borçluyuz. Bu man­zumelerde şirin bütününü yapan şeyler, daima dikkatin ve düşüncenin altınıyle çevrelenmiş gibidir. Ve böyle oldukları için, bize daha derin, daha düşündürücü ve güzel görünürler.

Vâkıâ Yahya Kemal hiç bir zaman “puriste” olmadı ve bunu istemedi. Edebî mesleklerden nasıl korktuğunu bütün dostları bilir. O bizim ilk ve hakikî klasiğimizdir. Her klâsik gibi ölçü adamıydı. Lüzumsuz isyanları, hayatının ârızalarını, zehirli didişmeleri eserinden tarh etmişti. Şiirin temleri, insan kaderinin ve ruhunun aşk, ölüm, ihtiyarlık gibi tabiî un­surlarıdır. Buna yurt sevgisini ve tarih zevkini de ilâve ederseniz port­reyi tamamlarsınız.

Yahya Kemal, her büyük şiirin temelini yapan bu ana unsurlar etra­fında zihnî  mekanizmanın en şâirâne tarafı olan hatırlama ile çalışır. Onda yaşanan zaman daima arkada kalana doğru akın eder. Denebilir ki, ilhamının her kımıldanışında bir mazi parçası canlanır. Böyle bir şâirin:

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

mısraını söylemesi kadar tabiî bir şey olamaz. O her şeyden evvel sıhhatli bir edebiyatın peşindeydi. Son Paris seyahatinden dönüşünde bana Sartre’ın bir piyesinden nasıl  kaçtığım anlattı. Geniş ve aydınlık hayat sofrası dururken, kendi omuzlarını yiyen bu cins bir san’at elbette hoşuna gitmezdi.

Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden,

mısraı bu itibarla çok dikkate değer bir mısradır. Hakikatte bu red ve inkârda, eski Osmanlı zevk ve hayat felsefesi kadar, gençliklerinde Yakup Kadri ile beraber teklif ettikleri Yeni Yunanî san’atın bütün programı mevcuttur. Yahya Kemal’in bu mısraını her düşündükçe, iyi tanıdığım ve zevk alabildiğini hiç zannetmediğim Jean Cocteau’nun Debussy’yi öven bir cümlesini daima hatırlamışımdır: “Rus musikîsi daima başımız avucumuzun içinde dinlenir. Onun musikîsi kendisini dinlemek için bizi böyle bir harekete mecbur etmez.” (Ezberden naklediyorum.) Orphe’nin Vasiyetnâmesi şâiriyle Yahya Kemal’i bir noktada birleştiren şeyin Lâtin ve Akdeniz dehası olduğunu bilmem söylemeğe lüzum var mı? O, kültü­rümüzün, vuzuhuyle ve kader karşısında davranışı ile Akdeniz kültürü olduğunu biliyor, bunun şuurla gelişmesini ve devam etmesini istiyordu: Nispet ve ölçü. İsyana karşı bir iyileşme sıtmasına benzeyen ve hızını arttırmış hayat sevgisinden başka bir şey olmayan keder. Eylül Sonu, bu melânkolinin hacim itibariyle belki küçük, şümûlü düşünülürse zen­gin örneği olan emsalsiz:

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

beytiyle başlar. Yazık ki, Yahya Kemal, daha bu şiiri yazdığı yıllarda bir zaman “Mektepten memlekete” formülüyle hülâsa ettiği büyük ruhî ma­cerasına, yani Garpten kendimize dönüşe lüzumundan fazla bir ehemmi­yet vermeğe başlamıştı. Bununla beraber, bu iki mısra gerçekten kudretli ve yenidir. Bir sonbahar akşamı ışığında geçmiş günlerini, kendilerini alıp götürecek acı rüzgârları bekleyerek tahayyül eden bu ihtiyarların kederi, Türkçenin içinde küçük bir Boğaz kahvesinde, Ulysse’in ahreti gibi melâlli bir âlem kurarlar.

İşte Yahya Kemal’in san’atının sırlarından birisi de, bu teksif, bir veya iki mısraa bütün bir ruh hâlini sıkıştırmaktır. İslâm veya Lâtin, Akdeniz dehasının en büyük tarafı olan bu teksif ve onu bekleyen dikkat sayesinde, Yahya Kemal Türkçede üç zaman buudunu birden içine alan bir san’at yarattı. Yahya Kemal’den bahsedip de onun eşyaya bakışından ve dikkatinden bahsetmemek, san’atnı olduğu kadar, konuşmasının da en esaslı taraflarından birine göz yummak olur. Anın veya hâtıraların, fer­dî hayatının veya milletimizin maceralarının peşinde onun san’atı daima bu iki veri ile zaferlerini elde eder ve çok velveleli huzursuz bir mizacı yener:   

… Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,

… Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,

… Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı.

… Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

… Fâni ömür biter, bir uzun sonbahar olur.

… Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

… Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

    Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,

… Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

… Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan.

Akisleri içimizde kendi yarattıkları bir sonsuzlukta çalkanan bu mısraların hepsini bu teksif ve dikkate borçluyuz.

Şiir, eğer kendimize dilin imkânlarından ruh hâlleri yaratmak san’atı ise, Yahya Kemal bunun hakikî ustasıydı. Ve eğer realite dediğimiz şey, hakikaten insanoğlunu ve insan topluluklarım kendi talihlerinde görmek­se, Yahya Kemal bizim ilk büyük realistimizdi. Burada tabiatıyle Balzac gibi, insan kaderinin ve ruhunun büyük taraflarıyle veya insan cemiyetle­rinin talihiyle herhangi bir ütopyaya kapılmadan meşgul bir realizmden bahsediyorum. Küçük şeylerin cehenneminden değil. Bir hastahane oda­sının bir saatinden istersek ve sabırsızlanmazsak, yirmi ciltlik bir eser çıkarabiliriz. Tıpkı bir kaatilin veya cinsî sapığın etrafında bütün bir tımarhane edebiyatını kurabileceğimiz gibi. Hakikî realizm, teferruat saymak değil, hayatın bütününü görmek ve üzerinde düşünmektir. Niçin Balzac’dan bahsettim? Yazık ki, modern romanın babasıyle bu Türkçenin kapısını açan şâiri birleştiren birçok çizgileri burada sayamayacağım. Sadece ikisinin de büyük bir masal yıkıcısı olduğunu söylemek kâfidir. Balzac “bizi masallar yiyip bitiriyor” diye şikâyet eder. Yahya Kemal’in bu cinsten hatırlanacak bir cümlesi yoktur ama, ömrü boyunca onu hep bu aksiyonda gördük. Onu çok def’a dinlerken içimde daima Comedie Humaine’in Türkiye’ye dair neşredilmemiş bir parçasını okuyorum zannına düştüm. Yakın tarih için o kadar geniş şekilde yaptığı anket, Balzac’ın tabiriyle “depoya atma” ya benzeyen, eşyaya ve hayata o çetin dikkati, hep tabiatıyle bir taraftan şiirin nizamını benimsemenin, öbür yandan da mizacındaki sabırsızlığın daralttığı bir Balzac’ı düşündürü­yordu.

Yahya Kemal yaradılışının bu imkânını sadece konuşmasında tüketti. O güzel nesrini hiç denemedi. Asabı ve hayatının şekli de buna müsaade etmedi. Bu masal yıkıcısı, şiirinin hayâl dünyasında kalmağı tercih etti. Hele son zamanlarda, eski şiirin havasına, sanki bütün bir kültürü yenileş­tirmek ister gibi büsbütün gömüldü. Rübâilerin eşsiz güzelliğini bu ka­panışa borçlu olduğumuza göre, şikâyet etmeğe hakkımız yoktur. Bununla beraber, kaç def’a, hakikî edebiyat nesirdir, diye yandığını duydum. Fakat şiirin nizamını öyle benimsemişti ki, geriye dönmesinin imkânı yoktu. Sabırsızlıkla neşrini beklediğim birkaç hikâyesini bile, uyandırdığı ilk aksülâmelde okuyucuya vermekten vazgeçti. Bence Osmanlı tarihinin bir çeşit panaroması olan bu hikâyeler, Hammer ile Cevdet Paşa’yı âdeta tamamlayan eserlerdir.

Ne diye olmuş olanın arkasından üzülelim? Bilhassa elimizde şiirler varken. Hangi büyük rüya tamamlanmıştır? Sesi Türkçenin içinde kendi mevsimlerini her an yeni baştan yaratacak. Bu bize yetmez mi?

VARLIK, nr. 554, 15 Temmuz 1961, s. 4-5

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum