TÜRKLÜK VE İSLAMİYET – MEHMET KAPLAN

18 Haziran 2014 0 yorum Mehmet Kaplan 355 Görüntüleme

TÜRKLÜK VE İSLAMİYET

İslâmiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu yüce dinin içinde yaşamışlar, onun uğruna sa­vaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslâmiyet yoğurmuş­tur.

Türkler kütle olarak X. yüzyılda Müslüman ol­muşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar halinde İslâmiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabı’nda Korkut Ata’nın Resul Aleyhisselâm zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. Farsça Oğuznâme’de Dede Korkutun Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zama­nında yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Muhammed’in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği söy­lenilir. Taberî Tarihi, Hz. Muhammed’in Uhut gaza­sında Kubbetü’t – Türk (Türk çadırı) adı verilen bir çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemene giden Türklerden bazılarının Hz. Muhammedi görmüş ve İslâmiyet’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasî ordusunda Türklerin ne kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. VII-VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevîlik gibi çeşitli dinleri

benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de ömürleri çok uzun olma­mıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler. bilhassa Selçuklu ve Os­manlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslâmi­yet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile top­lum arasında bir denge kurmuştu.

İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna ve cihan­girlik idealine tamamiyle uygun düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu.

İslâmiyet’i kendi ruh ve karakterlerine çok uy­gun bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tut­muşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve uygulayışlarının büyük rolü vardır. Türkler yiğitlik ve cihangirlik tema­yülleri dolayısıyla savaşçıydılar. Bu kabiliyet Arap- larda ve Farslarda Türklerdeki kadar kuvvetli ve sü­rekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idare­sinin temeli biliyorlardı. İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mâna ve çekidüzen vermiştir. Anadolu’da bin yıldan beri devam eden Türk devlet­lerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte va­tandaşa kirşi âdil olmayı gaye bilmişlerdir.

İslâmiyet’in mistik yönünü de en iyi Türkler iş­lemişler, onu bir barış ve sevgi yolu haline getirmişlerdir. Anadolu’da kurulan Mevlevîlik ve Bektaşîlik, asırlarca insanlara sevgi ve barışı telkin etmiştir.

Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar iş­ledikleri. ruhlarına sindirdikleri’, mimarîlerinde, şiir­lerinde. musikilerinde ilham kaynağı haline getirdik­leri islânniyet’i de Türk kültür hâzineleri arasında say­mamız gayet tabiîdir.

Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münase­beti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lâzımdır. Bunlardan birincisi İslâmiyet’i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bu- lurak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet bir din­dir, ilim ve teknik değildir, ilim ve teknik maddî âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedî özleyişlerine cevap verir, ilim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber ya­şama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir, üstelik İslâmiyet, insa­nın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde de­ğildir. Mehmed Akif, İslâmiyet ile çağdaş ilim ve tekniğin çok güzel anlaşabileceğini şiir ve nesirlerin­de göstermiştir.

ikinci yanlış düşünce, İslâmiyet’in Türklükle bağ­daşmadığı bâtıl inancıdır. Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce, belir­tildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslâmi­yet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhte­valı ve en güzel devridir.

üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet’i esas alarak Türk­lüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle düşünen­ler tarihte İslâmiyet’i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasîler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimse­yerek onu İran’a ve Bizans’a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızîlik veya Ortaçağ hıristiyaniığı çoktan çök­müş olan Arap âlemini istilâ ederdi. İslâmiyet’i Bü­yük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Os­manlI devleti, asırlarca İran Rafızîliğine ve Hıristi­yanlığa karşı korumuştur.

Türkiye bugün bile Orta – Doğu ve İslâm âlemi­nin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağ­daş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslâm kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. İslâ­miyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman olarak koruyan Türk milletidir. Orta – Doğu ve İslâm âlemi­nin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan do­layı gûyâ İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 

Şunu da unutmamak lâzımdır: Türklerin İslâmi­yet’i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şart­larına göre uygulamaları, bütün İslâm âleminin örnek alması gereken bir husustur.

 

Türkler daha önce İslâmiyet’i savaş ve barışa en uygun bir şekilde organize etmişlerdi. Tanzimat’tan sonra Türk aydınları İslâmiyet ile çağdaş medeniyet arasında bağlantı kurmağa çalışmışlardır ve bunda da büyük nisbette başarılı olmuşlardır.

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş bir devlet­tir. Yüz yıl içinde pek çok müesseselerini yenilemiş, Batılı parlamento rejimini benimsemiş, ilim ve tekniği kabul etmiş, milliyetçilik ile yeni bir sosyal benlik şu­uruna sahip olmuştur. Doğu ülkelerinde, belki dünya­da eşine az rastlanılır bu dengeli inkılâp ve gelişmeyle beraber, İslâmiyet’in temel kıymetlerine de bağlı kal­mıştır. Bu, bizim için övünülecek. İslâm âlemi için ör­nek alınacak bir başarıdır.

Osmanlı devleti yıkıIdıktan sonra Türkiye, kendi içine çekilmiş, düşünmüş, taşınmış, neler yapması ge­rektiğini kararlaştırmış ve elli yıl içinde sağlam esas­lara dayalı yeni bir devlet kurmuştur.

Beynelmilel planda Türkiye, elbette demokratik nizamını, ilim ve tekniğini benimsediği Batı âlemi ile münasebet ve dostluğunu devam ettirecektir. Türkiye’ nin Batıdan aldığı ve kendine mal ettiği bu iki pren­sipten, demokrasi ve ilim ve teknikten vazgeçmesine ihtimal yoktur. Bu İki prensip de Türkiye’yi diriltmiştir

 

Fakat Türkiye, tarih, din ve kültürü ile Asya ve İslâm âlemine bağlıdır. Asya’da milyonlarca Türk ya­şamaktadır. Onlar da müslümandır. Tarih, milletlerin suur-altını teşkil eder. Tarihe şekil veren güçler, mil­letleri içten içe daima idare eder. Bugünkü Türkiye’de görülen bazı politik ve sosyal temayüllerde bu tesiri açıkça müşahede ediyoruz.

Nüfusu gittikçe artan, yirmibeş otuz yıl sonra ikin­ci bin yılın başında yüz milyonluk modern bir devlet haline gelecek olan Türkiye’nin tarihî rolü elbette bu­günkünden farklı olacaktır. İslâmiyet Türkler için sa­dece geçmişin değil, geleceğin de dinidir. Türklerin ve insanlığın ona ihtiyacı vardır.

Türk aydınları onu çağa uygun bir şekilde yorum­lamağa devam etmelidirler, Türkiye’de bunu yapabile­cek yeni bir nesil doğmuştur, denilebilir.

 

 (Mehmet Kaplan, Türk Milletinin manevi Değerleri, MEB. yay. Ank. 2001)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum