MEHMET BEHÇET YAZAR (1890- 1980)

8 Mart 2014 0 yorum Fecr-i ÂtÎ Edebiyatı 963 Görüntüleme

MEHMET BEHÇET YAZAR (1890- 1980)

 

Mehmet Behçet Yazar 1890 yılında Halep’te dünyaya gelir. Öğrenim hayatına Halep’te başlayan Behçet Yazar, Halep İdadisi’nde 4 yıl öğrenim gördükten sonra babasının İstinaf Mahkemesi başkâtibi olması sebebiyle 1903 yılında Selanik’e gelir.

Selanik İdadisi’nde 3 yıl daha öğrenim görerek bu okuldan pekiyi (aliyyülâlâ) derece ile mezun olur. Selanik İdadisi’nde okurken pek çok edebiyatçı ile tanışma fırsatı yakala-ması, onun daha önce de edebiyata karşı var olan ilgisini büsbütün artır-mıştır. Behçet Yazar, Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra edebiyat öğretmeni olmak için sınava girmiş ve bu sınavı geçerek edebiyat öğretmeni olmuştur. Çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapan Behçet Yazar, 1929 yılında İstanbul’a dönmüş önce Kabataş Erkek Lisesi, ardından Haydar Paşa Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Buradaki görevinden gözlerindeki rahatsızlık yüzünden 1952’de emekliye ayrılmak zorunda kalmış ve 1980’de Fecri Âti’nin son temsilcisi olarak İstanbul’da ölmüştür.

Edebi Kişiliği

Mehmet Behçet Yazar 1908’den sonra oluşmaya başlayan Fecr-i Âti topluluğunun gerek şiir gerekse düzyazı alanındaki bütün özelliklerini benimsemiş, duyuş, hayal ve ifade tarzlarında ve konulardaki kişisellik bakımndan da Fecr-i Âtî estetiğine uymuştur. Şiirlerinin en önemli özelliği samimiyeti ve bundan kayanklanan lirizmdir. dile ve nazım tekniğine kuvvetle hakim olan şair, son şiirlerinde dilde sadeleşme kaidelerine uyar. 

Eserleri: Erganun, Beyrut Vilayeti, Buhurdan, Kastamonu Âsâr-ı Kadimesi, Genç Şairlerimiz ve Eserleri, Genç Romancılarımız ve Eserleri, Yumak, Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı. Ayrıca çocuklara yönelik tercüme ve adapte eserleri de şunlardır: Orhan’ın Deniz Eğlence-leri, Orhan İle Gümüş, Orhan’ın Hayvanlar Bahçesi, Orhan’ın Teyyâreciliği

 

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

BİR RU’YA

 

Bir leyl-l mükevkeb;

Bir sâha-yı envâr;

Bir gaşy-ı semen-leb

   Olmuştu bedîdâr.

 

Leb-rîz-i nezâhet

      Titrerdi semâda

Envvâr ile mûmted

     Bir hâle-i sevdâ.

 

 

Amâlime benzer,

Bir vecd ile gûyâ

    Ufkumda denizler

        Sâkindi ser-â-pâ.

 

Bir tâze gelindi

     Karşımdaki meh-tâb;

             Rûhumda uyandı

Bir hande l bî-tâb;

 

Fikrimde perîşân

     Bir hiizn-i hayâlî;

            Sahrâ bile sekrân

 Bir nûr ile mâlî,

Meh-tâb-ı semenden

     Mahfî ve münevver

             Bir el çiziyorken

Bir levha-yı pür-fer:

 

Âh aldanamam ben,

                  Ey sevgili rûhum!

Sensiz, yine medfen

        Hep âlemi buldum;

 

Amâlime mağmûm

               Bir perde serildi;

                                   Gûyâ kl o mevhûm

                                            Bir tozlu kefendi.

 

NİSYAN

Yine bir leyle-i mâtemdi, mükedder, muğber

Yine bî-vâye dudaklar kurumuş.

Sesler,

Sanki ufkumda koşan, gizli kanadlarla uçan

O beyaz tüllü periler ölmüş;

Odamın,

Odamın âh o benim,

O benim medfen-i ahzânım olan gizli yerin

 Büyüyen gamlı sükûnunda yüzer

Pür zer

İnce bir şu’le-i ümmîd ü tesellî – pür rûh,

Sarı bir göz

İbtisâmât-ı nihânîsini saklar mahmûm

Bir mum;

Ebediyyen

Sanki bir haste-i hicrânım ben,

Sanki meh-tâb-ı muhabbette boğulmuş bir tayf

Gibiyim;

Şimdi ru’yâ-yı muhabbetle silinmiş gibiyim;

 Güzelim gel

Bu derin leyl-i tahassürde berâber kalalım.

Ne olur?

O beyaz sîne-i nermînle açılsın nâ-gâh

 Bütün âmâlimin üstünde müzehheb, mahmûr

Yeni bir hâle-i nûr

Ne olur?

Gel benim mülhime-î şi’rim gel,

Biz bu şeb

Heyecânât-ı garâm

İle mestûr olalım, ağlayalım; iki. üç sâniye sonra

 Gülelim,

Ve senin handelerin

Dem-be-dem gamlarımın ruhunu hep okşayarak,

Bir beyaz ninni temâsıyle sarılsın ve uyutsun

 Güzelim

Ağlaşırken ve gülerken yine biz leb-ber-leb,

 Mütefekkir, lerzân

 Ne olur?

Bu fenâ âlemin üstünde bu şeb

Kuralım bir ebedî lâne-i nisyân ü nihân,

Bu uzun leyle-i hicranı unutsak rûhum.

Ne olur âh?

Eyvâh…  

          (Erganûn)

YUMAK

Bir gün.

Sarı, parlak bir ışık,

Sırma saçlar gibi bir aydınlık,

 Erimiş altına benzer bir alev,

Yandı dünyâmızda..

 

içimiz sanki bizim bir dünyâ..

 

Tel tel olmuş süzülen âteşten,

Biz o gün,

O gün aldıktı avuçlar dolusu,

Başladık sarmaya dünyâmızda!..

 

Kimseler görmeyerek,

Sarışın telleri sardık, sardık..

Bir yumak oldu bu altın, bu ışık,

Bu alev..

 

Bir ılık, tatlı harâretle avuç-

larımız yandı ve parmaklarımız

Yandı.

Süzülen telleri sardık, sardık..

 

Alnımız döndü o gün

Bir sıcak yaz gününe.

O gün yanaklarımız

 

Bir kızıl gül… ve dudak-

larımız açtı kızıl bir lâle…

O alev telleri sardık sardık..

Bir yumak oldu bu altın, bu ışık

Bu alev..

 

Biz bu altın yumağı,

Kendi dünyâmızda.

Kimseler görmeyerek,

Başladık elden ele

Atarak oynamaya..

 

Sararak ellerimiz,

Yanarak ellerimiz,

Tel tel olmuş o yanan sevgimizi

Bir yumak yaptık o gün,

Atarak elden ele,

Başladık oynamaya..

 

Geçti artık nice gün..

 

Bu oyun,

Bir ibâdet oluyor şimdi bize.

Ve o günden beridir sevgimizi

Ne güzel sarmadayız gönlümüze!..

                           (Yumak)

 

BORA

Kıyılar tirşe.. Uzaklar mosmor..

Bin köpük gâh açıyor, gâh soluyor…

Buğudan, sis ve dumandan bir gök..

Deli kurtlar gibi rüzgâr uluyor..

 

Mor bulutlar yığılıp ortalığa,

Dalgalar benzedi binlerce dağa..

Kuduran bir bora birçok gemiyi

Bin kırık tahta yapıp attı sığa..

 

Deli rüzgar, sağanaklar ve bora

Mor sular, tirşe sular oldu kara

Dalgalar şahlanarak savruluyor

Akıyor gök, dağ olan dalgalara

 

Karışıp gökle deniz, morla kara

 

Sevginin rüzgârı çılgındı biraz

Gönlümüzdeydi o akşam bu bora

                             (Yumak)

 

ÇOK YANDI BU GÖNLÜM

 

Birden bire n’oldu

Canlandı bu gönlüm

Âteş ile doldu

Çok yandı bu gönlüm

Çok yanmayı bildi

Her şüpheyi sildi

Nâ-dan da değildi

Hep kandı bu gönlüm

 

Hem kandı bu zevke

Hem cezbeye şevke

Âteş gibi aşka

Katlandı bu gönlüm

 

Aşk ateşi hoştu

Bin âfete koştu

Deryâ gibi çoştu

Çalkandı bu gönlüm

 

Cânânı uzakta

Göklerde şafakta

Yalnız olarak da

Var sandı bu gönlüm

 

Her lâle yanakta

Her lâ’l dudakta

Sünbülde ve zanbakta

Saklandı bu gönlüm

 

Cânânını andı

Bin âfete kandı

Cânını ne sandı

Aldandı bu gönlüm

 

Cânan ise bir cân

Bir cân ise cânân

Hep birdi bu sultân

Sultandı bu gönlüm

 

Duydukça bu vicdan

Yandıkça bu imân

Söyler, yazar insan

İnsandı bu gönlüm.

             (Yumak)

Kaynaklar:

Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, 

Ar. Gör. Ayşe YILDIZ, MEHMET BEHÇET YAZAR’IN “CÂMİ‘U’N-NEZÂ’İR TARAMASI” ÇALIŞMASI ve BU ÇALIŞMADAKİ TÜRKÇE KELİME KADROSU 

SİTEMİZDEN KAYNAK GÖSTERİLMEDEN ALINTI YAPILAMAZ.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum