YAHYA KEMAL İÇİN – AHMET HAMDİ TANPINAR

23 Ekim 2013 0 yorum Ahmet Hamdi Tanpınar 410 Görüntüleme

Yahya Kemal İçin

“Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir”

Y. K.

Doğrusu istenirse bu çoktan beri korktuğumuz şeydi. Onun akşam gibi, bazı mevsimler gibi yavaş yavaş yaklaştığını, bu çok sevilen adamı tek zayıf tarafından, yani bütün maddesinden yakaladığını bili­yorduk. Hele son günlerde sararmış yüzü, ağırlaşan dili, daima ihtirasla ve coşkunlukla yaşamağa alışmış ruhu ile hiç uyuşmayan ve bizi has­talığından fazla ürküten uysallığı, şaşırmaz avcının eşikte beklediğini iyi­den iyiye anlatıyordu. Bununla beraber henüz maddesi kendisinin ve zekâ­sının emrinde idi. Henüz sadece adı ve eseri olmamıştı. Zekâsı güneşten yeni koparılmış gibi pırıl pırıldı.

“Kemal Bey” diyorduk, “Kemal Beyciğim” diyorduk, o cevap veriyordu. Mecalsiz olsa bile o tatlı ve hafif şüp­heci gülümseme zaman zaman yüzünde dolaşıyordu. Ahmaklığı, zevksiz­liği, dirayetsizliği, tek tük sözlerle ve sözlerinin üslûbunda bakışlarıyle gene teşhir ediyor, gene kırbaçlıyordu. Ve bu sözler gene onun ağzından işite işite alıştığımız sözlerin benzeri idi. Zekâsının ve hizmetinin yahut sevgisinin mahrekinden kızgın alev parçalan gibi yahut en tatlı okşama­lar gibi geliyorlardı. Ve bakışları en keskin realizmle hakikî şâir ruhunu, ürkek ve tatlı çocuk ruhunu beraberce, elele yürüten bakışlardı. Hepsi onun üslûbuydu. Sükûtumuz bile onun elinden çıkmış bir mimari eseri gibi büyük ve manâlıydı.

 

Son def’a ziyaretine gittiğim gün çok halsizdi. Yeni kan vermişlerdi. O, odasının ortasında yatmayı sevmezdi. O koltuğunda, aziz dostu Doktor Nihad Reşad Bey ile ben karşısındaki kanepede oturuyorduk. Fakat ara­mızda bir başkası vardı. Bir başkası her an konuşmamıza karışıyor, bizi onun realitesini bütünüyle kabulden, ona kendisini ve dostlarına bütünüyle vermekten menediyordu.

 

Bunu hissetmemize rağmen gene ümitliydik. “Olamaz. Bu zekâ sönemez” diyorduk. Halbuki hepimiz de mucizelerin, ümitsizliğimizin ço­cukları olduğunu bilecek kadar yaşlıydık. “Olamaz…” diyorduk. Kendisi de öyle diyor yahut öyle olmasını istiyordu. Bu sessiz sedasız hasta ha­yata bağlıydı. Yakın bildiği ölümüne, geciktirmek için her bir tedbiri al­mak şartıyle, razı olmuştu. Tedavi için Avrupa’ya gitmeği düşünüyordu. Nihad Reşad sâde dostluk ve bağlılık yüzünden, beraber yapacakları bu seyahatin şart ve imkânlarını ikimize birden anlatıyordu. Ve Yahya Ke­mal hakikî dostluğa karşılık verdiği zamanlardaki çehresiyle ve jestle­riyle ona cevap veriyor, onu öğüyor, okşuyor, seviyordu. Yarabbim, bu adam, kalbini konuşturmağa fırsat verdiğimiz zaman ne büyük bir mah­remiyet ve sevgi havası kurmasını biliyordu. Diyebilirim ki, pek az kadın onun kadar sevmesini bilir.

 

Bununla beraber korktuğumuz orada idi. Bu aziz çehreyi benimse­mişti. Bizim için otuz sekiz sene şiirin, zekânın, çok sağlam düşüncenin bütünü olan başı, daha şimdiden karanlık suya eğilmiş, orada hâtıra, isim ve ebediyet olmağa, oradan parlayıp tutuşmağa hazırlanıyordu.

Biraz sonra Nihad Reşad Bey ile vefakâr dostu Asım Bey gittiler. Biz başbaşa kaldık. Sonra bir başka dost, Satvet Lûtfi Bey geldi. Kapı birkaç def’a açıldı, kapandı, içeriye birçok insan girdi, çıktı. O, ölüm, istenmeyen varlık gitmedi. Damarlarına, bizim için elli sene üst üste ba­harlar yaratan kanına yerleşmişti. Ancak onunla beraber bu odadan çıkacaktı.

Nihayet bu sabah ikisini beraber gördüm, ölümü ve kendisi birleş­mişler, bir hastahane odasının yatağında beyaz örtüsünün altında sön­meyen bir yıldız, soğumuş bir güneş gibi yatıyordu.

Burada güneş kelimesini bütün mânâsını bilerek kullandım. Hakikî san’atkâr, Yahya Kemal cinsinden san’atkâr daima güneşe benzer. Gü­neş gibi doğar, ömrünün her merhalesinde başka başka feyizler coştu­rarak güneş gibi devrini yapar ve bir güneş gibi bize yokluğunun ge­cesini bırakarak çekilir gider.

 

Biz Yahya Kemal’in eserinde ve zekâsında kırk sene fâsılasız sü­ren tek bir gün yaşadık. Şu hâdise oldu, bu hâdise oldu; fakat tabiata ait bir düzen gibi, cemiyetimizin ve hayatımızın bir tarafında onun aydın­lığı devam etti.

Kendisine en muhtaç olduğumuz bir devirde ve belki de biraz gecik­miş olarak geldi ve gelir gelmez bir edebiyatımız, şiirimiz ve dilimiz te­şekkül etti. Bir yığın masal, hayatımızdan çekildi. Millî hayatın her köşesinde onun tesirini hissetmemek kabil değildir. Pek az insan onun kadar yaptığını bilerek ve doğru olarak yapmıştır. Ve gene pek az insan asıl düşüncesinde onun kadar az aldanmıştır.

 

Gerçeği şu ki, düşünce hayatımızın ve bilhassa şiirimizin kendisine kadar pek az tanıdığı meziyetlerle doğmuştu: Ölçü fikri ve realist görüş.

 

Hususî hayatında galiba herkes gibi o kadar enfüsî olan bu şâir hayatın her ârızasını düşünce plânına çıkarmak gibi büyük bir hassaya mâlikti.

Yahya Kemal Avrupalıydı, ihtiyar imparatorluğun o kadar çalışıp da yapamadığı şeyi kendisinde yapmıştı. Düşüncesi garplıydı.

 

Bu her adımı millî hayatın ve tarihin bir köşesini aydınlatan, biz mazimizle, onun sesiyle yeniden barıştıran, her lâhza kendi kendimiz olmağa davet eden adamda vaziyetleri açık olarak görmenin dehası var­dı. Gariptir ki, bu sarahat ve realite dehasını Yahya Kemal şiirinde yalnız destan tarafından aldığı tarih disiplini ile yapmıştı.

 

Çok def’a onunla konuşurken veya ondan ayrıldığım zaman, bu adam bu kadar sarahatle ve şaşmaz realite duygusuyle nasıl oldu da bize bu hayâl ve şiir âlemini yaratabildi; hatta nasıl oldu da bu düşünce devam edebildi, diye düşünürdüm. Pek az şâir bir cemiyet tarafından onun gibi kayıtsız ve şartsız kabul edilmiştir. Vâkıa İkinci Dünya Har­binin getirdiği değişikliklerle onun da eserine bazı gençlerde aksülâmel başladı. San’at dünyası da hayatın kendisi gibidir. Hiçbir nizamı, hiçbir saltanatı olduğu gibi kabul etmez. San’atın da açı, haris ve kıskananı vardır. Fakat buna rağmen, aydın kütlenin hemen hemen bütünü şâir kelimesini onun adiyle birleştirdi. Bir san’atkâr için mes’ut olduğu kadar da tehlikeli olan bu sevgi bile Yahya Kemal’i şaşırtmadı.

O, san’atında ve adında mumyalanmağa razı olmayan nâdir insanlardandı ve bunu ancak o kadar mükemmel şekilde sahip olduğu ölçüde fikriyle yapabildi.

Kendisinden, kaybettiğim dosttan, bütün gençliğim boyunca ömrü­mün her dönemecinde rastladığım ustadan bahsedecektim. Eserinden bahsettim. Halbuki eser elimizde. O, insan hayatının ebedî çehrelerinden biri olarak devam edecek. Nesiller gelip geçecek. Boğaz kıyılarında, âşıklar onun şiirlerinde tegannî ettiği şekilde sevecekler, ıztırap çeke­cekler, özleyecekler, hatırlayacaklar. Halkımız günlük yorgunluğunu ve ıztıraplarını dinlendirdiği akşam saatlerinde ellerindeki kadehi onun rubâîlerini okuyarak kaldıracaklar. İstanbul sonbaharlarını onun şiirlerin­deki içe gömülüşlerle seyredecekler; ölenlerine, onun Sessiz Gemi’sini veya başka şiirlerini hatırlayarak içlenecekler.

Yahya Kemal cinsinden bir şâir, onun eseri cinsinden bir eser, dil devam ettikçe devam eder.

Fakat insan?… O konuşan, gülen insan nerede? O muazzam zekâ, o gitti. Büyük sulara düşen akşam ışığı gibi sadece bir hâtıra oldu. Oda­sına girer girmez sizi karşılayan o ince tebessüm, o geniş açılan kollar, o güzel, ihtiyarlığında ve hastalığında bile güzel ve yaralı ceylân bakışı, gerçek şâir bakışı, o zerafet, o medeniyet seviyesi bir gayzer gibi dur­madan fışkıran nükte ve neş’e, bizim için hepsi kayboldu artık. Aziz Yahya Kemal, iyi ve güzel Yahya Kemal, sana veda etmek ne kadar güç!

                                                                                                    CUMHURİYET, 2 Kasım 1958

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum