Ahmed Haşim’e Ait Hâtıralar- A. Hamdi Tanpınar

23 Ekim 2013 0 yorum Ahmet Hamdi Tanpınar 305 Görüntüleme

Ahmed Hâşim’i Dergâh’ın çıkacağı günlerde tanımıştım. O zamanlar biz, Dergâhçılar İkbâl Kıraathânesinde toplanırdık. Yahya Kemal de hemen her zaman buraya gelirdi. Ben tâ ilk okumalar çağından beri hayranı olduğum Ahmed Hâşim ile tanışmağı çok istiyordum. Fakat sı­kılgan tabiatlı olmam bir türlü onu bizzat gidip görmeme mâni oluyordu. Halbuki îkbâl’den beş on adım ötede, Düyun-ı Umumiye’de memur oldu­ğunu da biliyordum. Onun için işi tesadüfe bırakmıştım. Nihayet bir gün arkadaşlardan biri Hâşim’in öğle yemeğinden sonra İkkbâl’e geleceğini ha­ber verdi. Ben gittiğim zaman onu her vakitki köşemizde, önünde bir nar­gile, kaşlarını kaldıra kaldıra konuşur buldum. O gün neler söyledi, şim­di pek hatırlamıyorum. Bir aralık İran’dan bahsetti zannediyorum. Mec­muanın adını beğenmemişti, haşhaşî kelimesini daha münasip görüyordu. Arkadaşlardan birisi klişeyi provalarıyle gösterdi, onu da beğenmedi; “Çok muntazam… dedi. Acemi bir adama kırık bir kalemle yazdırsaydınız daha iyi olurdu.” Derin, girift çizgileriyle başı, sert bir ağaca oyulmuş hissini veriyordu. Ara sıra keskin bir istihza bu çizgileri birbirine karıştı­rıyor ve o zaman çehresi bir Afrikalı mâbut kadar hoyrat, haşin ve ya­bancı oluyordu. Konuşurken mübalâğalı ve muttarit el hareketleri yapı­yor, fakat cümlelerini ağzından ziyade âdetâ yüzünün müteharrik çizgi­leri ve gözlerinin bakışı tamamlıyordu ve bu gözler çehreden müstakil gibiydi.

Ben şiir dediğimiz şey için bu baştan daha güzel bir mahfaza, zekâ, denen kıvılcım için bu gözlerden daha mükemmel iki menfez görmedim.

îlk bakışta, bütün harekâtında tamamen ferdî olmasını istediği an­laşılıyordu. Hâlinde Yahya Kemal’in o biraz derbeder genişliği, sohbete kendisini kaptırışı yoktu. Gide’in Maliarme için söylediği bir söz vardır; “Garip şey! O konuşmadan evvel düşünürdü…” Bu cümleyi eğer o zaman­lar okumuş olsaydım, muhakkak Hâşim’i ilk dinlediğim o günü hatırladım. Orada her şey, söz, hareket başkalarından ayrılmak isteyen bir dik­kat ve araştırmanın murakabesi altında idi. Fakat çok çocukça olan mizacı ekseriya bu dikkati aldatıyor ve onu oyunuyle — çünkü bütün bunlarda karşısındakini şaşırtan arzusunun mühim bir hissesi vardı — hakikî çehresi arasında bırakıyordu. Sonralan anladım ki, Baudelaire nasıl bütün ömrünce bir isteriyi beslemişse, o da öylece fantazisini besle­miş ve nihayetinde onun esiri olmuştu. Hiç olmazsa böyle görünmek belli başlı “attitude” ü idi. Fakat unutmamalı ki, bu fantezinin altında, en olgun bir zekâ, en sağlam bir anlayış ve çok temiz, çok insan bir kalp vardı. Denebilir ki: “Her asîl şâir gibi, insanla meleğin arasında idi!” Zaman zaman çılgın asabiyetleri, haksızca hücumları ve zâlim istihzaları olurdu. Fakat bütün bunlara kendisi de biraz sonra gülerdi. Şiirden ve güzelden maada hiç bir şeyin ciddiyetine kail olmamış olan bu insan için hayatın bütün manzaraları, bütün tezahürleri vakit vakit tatlı, ekseriya da acı bir oyundan ibaretti. Hâşim eğer çocukça’mizacını yenebilse idi, eminim ki, bu oyuna serbest ve zengin fantazisiyle sadece dışından, kendisini hiç kaptırmadan refakat edecekti.

Kendi zaaflarını gayet iyi bildiği için, bazı İnsanî zaafların üstünde idi. Af ve unutmak en birinci hasleti idi. Onun hâtırasını taziz ederken Yah­ya Kemal’e hücum etmeği bir nevi dostluk vazifesi addedenler bile oldu. Halbuki Hâşim, ölümünden birkaç hafta evvel Yahya Kemal’den âdetâ rikkatle bahsediyordu.

En büyük zaafı kendisini hayatta bir “dupe”, hiç olmazsa kâfi derece­de müsellâh olmayan bir adam telâkki etmesinde idi. Bu zaaftır ki, onu zaman zaman kıskanç, huysuz, hoyrat gösterirdi. Halbuki hakikatte kuru ekmeğini ilk rastgeldiğiyle paylaşacak bir yaradılışta idi.

Dergâh’ın çıktığı müddetçe buluşurduk, fakat dost olmamıza birçok mâniler vardı. Biraz da yaşımızın icabı olarak içinde bulunduğumuz his­si hava, onun kolay kolay hoşlanacağı şeylerden değildi. Bu olgun ve ha­kikî mânâsıyle büyük şâirin, şiiri ve hayatı on sekiz yaşındakiler gibi anlamaması kadar tabiî ne olabilir? Mamafih ara sıra bana, mânâlarını ancak birkaç sene sonra, Fransız şâirleriyle, bilhassa Baudelaire ve ondan sonrakiler ile epeyce düşüp kalktıktan sonra anlayabildiğim çok şâyân-ı dikkat nasihatler verdiği olurdu.

Yahya Kemal’le darılması üzerine beni de her nedense düşmanla­rının arasına kattı, hatta ara sıra Yahya Kemal için sarf ettiği iltifatlar­dan pay bile çıkardığı olurdu. Onu ziyaret eden arkadaşlar, her gün gelip bunları bana anlatırlardı. Bunlardan bir tanesini, bir kenarına sokulma­ğa çalıştığım edebiyat sofrasında, hiç suçum olmadan ne hazin vaziyetle­re girdiğimi anlatmak için yazıyorum.

Gûyâ Yahya Kemal ile Türbe’deki muhallebicilerden birinde imişiz. Yahya Kemal, Hâşim’in aleyhinde atıp tutuyor, kendisine yaptığı fenalıkları sayarak bana dert yanıyormuş. Ben ikide bir muhallebi kaşığını bir kılınç gibi sallayarak ayağa kalkıyor ve “müsaade edin Kemal Bey, gideyim o herifi öldüreyim” diyormuşum. Yahya Kemal kendisini pek rikkate getiren bu fedakârlığı:

—Otur, kahraman çocuk… Bir muhallebi daha ye, diye taltif edi­yormuş. Böylece üstat ve tilmiz, mukaddes bir gazap içinde karşı karşıya bütün dükkândakileri silip süpürmüşüz.

Bir iki sene sonra, bir Anadolu dönüşünde, bir gün Tünel’de ayağına yanlışlıkla bastığım bir beyden af diliyordum; meğer Hâşim’miş. Öpmek için eline sarıldım ve bana haksız yere darıldığını anlatmak istedim. Fa­kat o beni: “Dargınlık akran arasında olur” diye payladı ve koluma gi­rerek Löbon’a kahve içmeğe davet etti.

Asıl dostluğumuz birkaç sene evvel Ankara’ya yaptığı kısa bir seya­hat esnasında başladı. Lozan Palas’da ziyaretine gittim. Ankara’yı çok beğeniyor, fakat otel odasını yadırgıyordu, — zaten yalnızlığa hiç taham­mülü yoktu — böbreklerinden rahatsızdı, üstelik bir cidalden yeni çıkmış­tı. Aleyhinde bulunacağı birçok insanlar vardı. Elhâsıl her itibarla onu zayıf bir anında yakalamıştım. O gün birkaç saat konuştuk, bana epeyce açıldı ve bilhassa kendisine “Arap” denilmesinden şikâyet etti ve bunda yerden göğe kadar haklıydı.

Hastalığını işittiğim zaman Ankara’da idim. Eylülde İstanbul’a gelir gelmez ilk işim kendisini ziyaret etmek oldu. Gündüz uykusu zamanı imiş, beni caddeye bakan odaya aldı, elime birkaç kitap ve gazete tutuşturdu, uyumağa gitti. Fakat beş dakika sonra “üstat” diye hâlimi sordu. Kapı­lar açık olduğu için odadan odaya garip ve fâsılalı bir mükâleme başladı. Nihayet dayanamadı, “zaten senden evvel uyumuştum…” diye kalktı geldi.

Muhakkak bir ölümden kurtulmuş olmanın verdiği sevinç ve hafiflik içinde idi. Milliyet Gazetesi o günlerde Falih Rıfkı Bey’in “Roman” ını tefrika ediyordu. Hâşim bu güzel kitapta kendisine ayrılmış satırlardan çok memnun olmuş olacak ki, gelir gelmez bana onları okudu, Alman hastahanesinden şikâyet etti, genç doktorlarını methetti, hastalığından ziyade yemek yiyemediğinden müteessirdi. Tuz yerine kullanmak mec­buriyetinde olduğu kimyevî maddeyi, çok gadr gören bir insan tavrıyle bana da tattırdı. Hakikaten acaip bir şeydi.

O gün akşama kadar onun yanında kaldım, ondan sonra da yolum, düştükçe gittim. Almanya’ya gideceğine çok memnundu: “Orada bir böb­rek Alihi var… Hem tabiî tuza yakın bir madde varmış, burada bulduramadık, gelirken imtiyazını alacağım…” diyordu.

Bu Almanya seyahatinin, ona bir türlü ayarını muhafaza edemeye­ceği bazı serbestîler vermek suretiyle ölümünü tacil edeceğini tahmin edemediğimiz için hepimiz buna seviniyorduk.

Hasta olması, ölümle aylarca göz göze bakışması onu çok değiştir­miş, âdeta bir nevi kemal getirmişti. Artık insan kırmaktan çekiniyor, birisi hakkında kazara sarf ettiği biraz kuvvetli birkaç cümle olursa: “AJlah aşkına söylemeyin… Hem ben onu çok severim” diye kulağına git­memesi için tedbir alıyordu. Yemek zevki, kendisinde göze ait bir zevk olmuştu. Kendi yiyemediği yemekleri yaptırıyor ve dostlarını dâvet edi­yordu.

Almanya’dan döndüğünden bir hafta sonra görmeğe gittim. Gayet neş’eli idi. Kapıdan müjdeledi:

—Haftada iki gün ete müsaade ettiler.

Sonra yeni yazmış olduğu iki mısraı okudu:

Bir kuş düşünür bu bahçelerde

Altm tüyü sonbahara uygun.

Bütün bir mevsimin cevherini bu iki mısraa toplamışsınız, dedim. O gün bana birçok projelerini anlattı. Sadece kıt’alardan mürekkep küçük bir şiir mecmuası yapmak istiyordu. Tab’ını benimle Ahmed Kudsî’ye bı­rakacaktı. Kudsî’nin şiirlerinin basılışını pek beğenmişti. Tıpkı onun gibi olacak diyordu. Seyahat hâtıralarını yazacak, Ovide tercümesini tekrar gözden geçirip bastıracaktı. Maarif Vekâleti hesabına yapmış olduğu bu güzel tercümeyi bana daha evvel göstermiş olduğu için kısmen dakti­lo edilmekten başka bir işi olmadığını biliyordum. Ayrıca Paul Valâry’nin Eupalinos’unu tercüme etmek istiyordu. Birkaç sene evvel Valery’yi sadece şiirleriyle tanıdığı zamanlar pek o kadar sevmemişti. Hatta bir akşam beraberce Kadıköy’üne geçerken, bu şâirden kendisine pek hara­retle bahsettiğim için bana biraz kızmıştı. Fakat son zamanlarda nesrini pek beğeniyor, “kitap böyle olmalı!” diyordu.

Ben kendisine Eupalinos’u kısmen tercüme ettiğim hâlde, sonra vaz­geçtiğimi, bence asıl maksat bu kitabı Türkçeye kazanmak olduğu için bunu yaparsa son derece iyi olacağını söyledim. Benim müsveddelerimi görmek istedi, ne ben o müsveddeleri bulup kendisine götürebildim, ne de o tercümeye başlayabildi. Halbuki Hâşim’in eliyle bir Valery tercümesi hakikaten güzel bir şeydi. Yazık ki, bütün bu tasavvurları, ölüm kapının arkasından dinliyormuş. Yukarıda naklettiğim beyit bile yarım kaldı.

Hemen her gün kendisini ziyarete giderdim. Evi yavaş yavaş benim için Baudelaire’in Chambre Double’undaki sihirli oda gibi bir şey ol­muştu. Oldukça ezici bir meşgale içinde geçen günün yorgunluğunu, yarı­nın hain endişelerini onun eşiğini atlar atlamaz unuturdum, içime şiirin ferahlığı dolardı.

Şimdi Bahariye Caddesi’ne bakan küçük odada, kenarına saksılar di­rilmiş geniş pencerenin yanında başbaşa veya bir iki yakın dostla be­raber akşamı beklediğimiz saatleri hatırlıyorum. Ses ve sedanın kesil­diği, fenercinin, caddenin havagazlarını yakmağa başladığı bu saatler onun müntehap zamanı idi. Muhayyilesi hakikî eb’adını bu saatte bulur­du. Pencerenin önünde, omuzunda battaniyesi, koltukda bağdaş oturur, komşu evin bahçesindeki palmiyenin belirsiz kımıldanışlarını seyr ede ede konuşurdu. Havagazını çok severdi. Bu mavi ve soluk ışıkta hülyavî bir şey, bir taraf bulurdu. Kadıköy’üne biraz da hâlâ sokaklarında hava­gazı yandığı için meftundu. Onlar caddede yanınca, canlı ve gürültülü neş’esini kısar, rüyasının adamı olurdu. Bu anlarda Hâşim’in yüzü bü­tün bir cangıl havası içinde kalıyordu, denebilir ki akşamın onda uzvî bir tesiri vardı. Kim bilir belki de biraz sonra yalnızlıkla, acılar ve vehimlerle dolu gecenin başlayacağını düşündüğü için misafirliğimizi temdide ça­lışırdı. Fakat hiçbir şey belli etmeden, en tabiî çehresiyle…

Asıl tatlı konuşması bu zamanlarda idi.

Konuşan Hâşim, eski masallarda tanıdığımız sihirbazlara çok benzer­di. Bakışın, müteharrik yüz çizgilerinin, dudak ve ses ifadeleri ile mut­tarit el hareketlerinin ayrı ayrı tuttuğu, aydınlattığı, mânâsını değiştir­diği kuvvetlerini azaltıp çoğalttığı beş on kelime, yeni beş on sihirli değnek darbesiyle bulunduğunuz yerin havası, eşyanın mahiyeti değişir, dünya­nıza Hâşim’in nizamı hâkim olurdu. Evet, bu sihirbaz isterse penceresinin önünde dizili saksıların cılız yeşilliğinde size bir Afrika ormanını seyret­tirir, duvardaki resimleri çerçevelerinden taşan canlı varlıklar yapar, bir komşunun evinin, şüphesiz dünyanın her tarafında olduğu gibi oldukça can sıkıcı bir aile hayatına örtülmüş perdelerinden bütün bir Hofmann dünyası yaratırdı.

Söze ilk önce lâalettayin (gelişigüzel) ve hatta biraz güçlükle girer, karşısındaki­nin alâkasına göre canlanırdı. Eğer bu alâka tam ise ve bu insanlar sev­dikleri ise bir iki sun’î sıçrayıştan sonra mucize başlardı. İçinde en bâkir imajların şimşekler gibi birbirleriyle çarpıştığı, eşyanın sonsuz bir değiş­meğe maruz kaldığı bu hüküm, renk, hava tezatlarıyle dolu konuşma bir rüyaya o kadar yakın ve alelâde sözden o kadar ayrı idi ki, bazı dostları­nın bütün gayretine rağmen Ahmed Hâşim’in sözlerinin nakledilebilece­ğine kani değilim. Ben onun konuşmasını Mephistopheles’in bir cam ma­sadan muhataplarının ağzına akıttığı sihirli şaraba benzetirdim. Büyü bittiği ve Hâşim sustuğu zaman sadece deminki mestinin lezzetini hatır­lardık. Şüphesiz ki, hepimizin aklında onun birçok nükteleri ve cümleleri vardır. Fakat bunlar Hâşim’in konuşmasında herkesten ayrıldığı taraf­ları değil, bilâkis birleştiği taraflardır. Hâşim’in o kadar sevil­mesi de bunu gösterir. Mamafih bunların bile asıl kudreti sözün kendi­sinden ziyade, söyleyiş tarzından gelirdi.

Bunu bilmeme rağmen aşağıdaki fıkrayı anlatmağa kalkmam, bazı iğvalara kolay kolay mukavemet edilemeyeceğini göstermez mi?

Bir gün kendisine, Ankara’da bulunan ve san’atla filân pek az alâ­kası olan mâruf bir zatın salonunda Verlaine’in bütün külliyatının bu­lunduğunu söylüyordum. Dalgın dalgın duran Hâşim, birdenbire koltu­ğundan :

—Aman, Verlaine’i kurtaralım, diye fırladı.

İsterseniz manzarayı tamamlayabilirsiniz.

Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvari geliyor kan rengi.

O gün zaten Hâşim’in en güzel günlerinden biri idi. Biraz evvel bize Büyük Harp esnasında gördüğü Ankara’yı anlatmıştı. Yazık ki, bu harikulâde “evocation” u tekrar edebilmek mümkün değil. Salambo’nun hiç bir sahifesi bu kadar renkli değildir. Bir müddet sonra da yeni bir mec­mua çıkarmak arzusundan bahsediyordu. İçimizden biri “Haşhaş” çıka­ralım, dedi. Hâşim biraz düşündü:

—Haşhaş… hayır dedi, artık o devir geçti, ben “rüya” dan bıktım. O bir zamanlardı.

Son derecede hassas ve mükrim bir ev sahibi idi. Biraz yabancı bir misafir karşısında saatlerce çektiği ıztırabı duyurmadan sabrederdi. Dünyada en az tahammül edebildiği şey kötü şâir ve ahmak adamdı. Fa­kat misafirperver bir ev sahibi sıfatıyle bunlara bile tahammül ederdi. İkramının bazen tuhaf cilveleri olurdu. Nasılsa kil dediğimiz toprağı ye­meğe alışmıştı. Odasında masanın üstünde mavi bir çanak içinde kil ek­sik olmaz, zaman zaman ağzına atar çiğnerdi. Bütün misafirlerine de ik­ram ederdi. Reddettiniz mi sizi ancak çocuklarda görülen bir mürailik­le kandırmağa çalışırdı: “Hele bir tadın… Bakınız ne kadar memnun ola­caksınız, ağzınızın içinde sanki bütün bir peyzaj eriyor…” Bu cümlelere zeki, alaycı gözlerinin ısrarını, sevimli yüzünü ilâve edin, reddetmek imkânının azlığını derhal kabul edersiniz. Sonraları kile, kakule de ilâve edildi, artık kahvelerimizi kakuleli içmeğe başladık.

Hemen her gidişte günün yeni bir vak’asıyle karşılaşırdık. Hâşim kedisine kızar ve birkaç çocuğuyle beraber onu kovar. O gün matrut kedinin bütün huysuzluklarını dinlerdiniz, ertesi günkü ziyaretinizde aynı kediyi ayaklarınıza sürünür görünce, izahat verirdi: “Barıştık.” İki gün sonra vak’a emektar hizmetçisi ile tekrarlanırdı. Hayvanları çok sever ve onlara kıyamazdı. “Evime canlı giren tavuk, kendi kendine öl­meğe mahkûmdur” derdi ve sonra bir tavuk için bu kendi kendine ölme­ği pek hazin bulmuş olacak ki, “bîçâre” diye acırdı.

Ara sıra azil ve nasp hâdiseleri de olurdu. Dostlarından birine kızar, onu dostluğundan azleder, hiddeti geçince tekrar eski mevkiini iade eder­di. Şurasını söyleyelim ki, bu azil ve nasp hâdiseleri hemen hemen aynı isimler üstünde olurdu. Sonuna doğru bir dost antolojisi yaptığını işit­tim.

Hastalığın iyiden iyiye kemirdiği bu vücuttan yaşamak sevgisi son­suz bir kudret senfonisi hâlinde taşardı. Hasta görünmekten, şikâyetten hoşlanmazdı. En dermansız anlarında bile doktorlarını sadece bir dost gibi kabul etmeğe çalışır, misafirlerini güler yüzle karşılamağa ve on­larla hiçbir şey yokmuş, en tabiî zamanlarında imiş gibi konuşmak ister­di. Garibi bu ki, muvaffak da olurdu.

Kâmil bir insan iradesinin muktedir olabileceği şeylerin âzamisini onun hastalığında gördüm. “Bu adam muayyen bir dereceye kadar uzvi­yetinden gelen ıztıraplannı bile yenerdi” sözünü onun için kullanırız, bu söz ki, muharririnin de itiraf ettiği veçhiyle, beşerî imkânların haricinde zihnî bir tasavvur için söylenmiştir.

Frankfurt Seyahatnâmesi’nin çıktığı günlerde idi. Çok tehlikeli bir buhran geçirmişti. Doktorlar fazla sürmemek şartıyle ziyaretine müsaade ettikleri zaman Ahmed Kudsî ile beraber gittik. Yatakta ve çok mecalsiz­di. Bizi her zamanki iltifatiyle: “Geliniz bakalım, sembolist şâirler…” di­ye karşıladı. Güçlükle nefes alıyor, sık sık dalıyor, pek az konuşabiliyor­du. Bir iki defa artık öleceğinden bahsetti. Gitmek için ayağa kalktığımız zaman şu mısraı söyledi:

 

Şâirlerin en garibi öldü.

 

Fakat bizi böyle üzüntü içinde göndermek istememiş olacak ki: Kim imiş o ölen…” diye alay etti.

Yatağında bir arı gibi çalışıyordu. En son yazılarından biri olan “Yemek” i ölümle pençeleşirken yazdı. Hemen her gün elinde veya yanı başındaki masa üstünde yeni bir kitap görürdüm.

Yavaş yavaş uzviyetini terk eden bütün hayatî kudretleri başında ve sonra da gözlerinde toplandı. Onun gözleri için ne kadar çok söylendi ve yazıldı. Fakat hiç birisi fazla değildi. Mahkûm olduğunu en fazla bil­diğimiz zamanlar bu gözler harikulâde bakışıyle bize ümit veriyor, bizleri aldatıyordu.

ölümünü kapısının önünde haber aldım. Evde yakın dostları ve kendi­sini o kadar seven doktorları vardı.

Başını ebediyetin yastığında gördüğüm zaman, yıllarca en asil bir endişe ile yaşamış olmanın bir insan yüzüne verebileceği şeylerin ne oldu­ğunu anladım. Ölüm, yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştı.

                                                             YENİ TÜRK, nr. 70, Temmuz 1933, s. 86“ – 872

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum