YENİDEN DOĞARKEN

18 Temmuz 2013 0 yorum Necati Cumalı 1428 Görüntüleme

YENİDEN DOĞARKEN – Necati Cumalı

 

Bu sabah uyandığımda odam ışık içindeydi. Birden toparlanamadım. Çoktan saat yediyi geçmiştir sandım. Saatin daha altı bile olmadığını görünce bir sevinç sardı içimi. Ne güzel, böyle karanlık günlerin kısıl­dıkça kısaldığını görmek! Üstelik ilkyaz sonlarına kadar daha da kısa­lacak günün karanlık saatleri. Gündüzler, sabahın dördünden akşamın sekizine kadar uzayacak: o ılık, o ışıklı yaz geceleri, bahçelere, deniz kı­yılarına uğratacak insanları, gündüzlerin canlılığını sürdürecek…

On beş gün kadar önce, kırda, çiçeğe durmuş ilk erik ağacını görün­ce de duymuştum bu sabahki sevincimi! Küçük bir tepenin gerisinde önüme çıkan o yalnız ağaç, eski mitler döneminden beri oralarda yaşa­yan dilber Nympha’lardan biriydi sanki. Pembeye çalan çiçeklerini su­nuyordu gelen geçene. Bu cömertliğiyle, bütün bir pazar günü arıtmış, sevindirmişti beni…

Düşünüyorum da ilk çağlardan beri, her insanın, doğanın kış uyku­sundan uyanışı, yeniden doğuşu, dirilişi karşısında duyduğu o kutsal, o kendiliğinden sevinçti kapıldığım. Doğanın ortasında yarı çıplak, ma­ğarasında sobasız kalorifersiz yaşayan ilk insan, hiç kuşkum yok ki, ha­vaların ısınmaya başladığını, o sağlam duyuları, yanılmaz iç güdüleriy­le çok daha iyi algılıyordu bizden. Dallarına su yürüyen ağaçlar tomur­cuklanır, filizler sürerken, o da damarlarında dolaşan kanın ılındığını duyuyor, gemleyemediği bir coşkuya kapılıyordu. Sanki ağaçlar, kırlar­la beraber o da yeşermek istiyor, bu istekle dans etmek, türküler söylemek, sevinç çığlıkları atmak geliyordu içinden. Sevişmek istediğini de ona aşılayan bu katıksız sevinciydi elbet!

Yüreğimi dinliyorum: Neden gün dönümünü her yıl böyle daha artan bir sabırsızlıkla bekliyorum? Neden bunca önemli sayılan haberler ara­sında, gazetemin bir köşesine sıkıştırılmış o küçük takvimi her sabah arayıp buluyor; bilmiyor, beklemiyormuş gibi, güneşin her gün bir iki dakika daha erken doğup, bir iki dakika daha geç kavuştuğunu gördük­çe, çocuksu bir sevince kapılıyorum?

İçimden içimden seziyorum ki, ilk insanla akrabalığımızı sağlayan, en eski atalarımızdan kalma, köklü bir duygu bu sevinç! Salt bana öz­gü değil! Benimle birlikte doğanın yeniden doğuşunu gören bütün can­lıları sarıyor. Uzayan günler. ısınan dirilen doğa, bir kez daha yaşama­yı, yeniden doğuşu bağışlıyor bahara çıkanlara. Onun yüzsuyuna bu kuşların daldan dala birbirlerini kovalaması; saçakları saran cıvıltılar; yüzlerdeki gülümseme; bakışların pırıltısı; sevinçli çan sesleri; kırmızı­ya boyanmış paskalya yumurtaları! Onun onuruna bu havada dolanan barış, umut havası… Bunca yüzyıllardan, göçmüş gitmiş kuşaklardan sonra, günümüzün türlü hırslar çekişmeler, baskılardan yorgun, yara­dılışına yabancı karmaşık amaçlara kul olmaktan bunalmış insanı ba­hara doğru, bir sabah uyanınca penceresini erkenden ışımış görmek, ya da kırlarda çiçek açmış bir ağaçla karşılaşmakla hâlâ sevinebiliyorsa, yaşamanın gücünün, utkusunu kanıtlar bu olay! İçgüdülerimizin doğa­ya ne kadar yabancılaşsak da gerilemediğini, kendi kanunları doğrultu­sunda bizi dik, yaşama bağlı tuttuğunu gösterir.

Bütün dinlerin, çok tanrılı dönemlerin geleneklerinden, mitlerden alarak, günümüze kadar ulaştırdığını, kutsadığını görürsünüz bu se­vinci.

Çocukluğumuzun geçtiği kasabada, halkın, coşku ile Nevruz bayra­mını kutladığını anımsarım. Kadınlar erkekler en yeni giysileriyle kırla­ra dökülürler, yer içer, mânilerle niyet çekerek, doğanın yeniden doğu­şuyla umuda kapıldıklarını açığa vururlardı. Ege’nin birçok kentlerinde kutlanan mesir bayramları bu nitelikteydi.

On yıl önce Nisanın ilk günleri Tel-Aviv’deyim. Allerıby Caddesinin Hayarkon rıhtımı ile birleştiği alan üstündeki bir otelde kalıyorduk. Tel-Aviv’liler paskalya bayramını kutluyorlardı. Bir gece Allenby Caddesin­den inen bir tören alayı otelimizin önündeki alanı doldurdu. Öyle siyah satenden pırıl pırıl cübbeleri içinde el çırpan hahamlar vardı. Hahamlann gerisinde akordeonlu, kitaralı delikanlılar. Alaya katılan kalabalık başları üzerinde dalgalanan meşalelerle büyüyordu arkalarında. Şarap şişeleri dolanıyordu elden ele. Denize kadar ilerlediler. Hahamlar hur- ralar attılar kıyıda. Alana döndüler. Geç saatlere kadar hora teptiler, halay çektiler, türküler söylediler. O törenle günahlarım denize attıkla­rım öğrendik onların.

Eski Dionysos şenliklerinden başka bir şey değildi gördüğümüz. Ki­tapların yazdığı gibi, Şarap tanrısı Dionysos, gezilerinden birinde Ana­dolu’yu Finike’yi, Filistin’i, Mezopotamya’yı, İran’ı, Arabistan’ı geçerek Ganj kıyılarına ulaşır. Gittiği her yerde törenlerle karşılarlar Dionysos’u. Arabası bir kente girerken alayın önünde genç rahipler yer alır, türküler söyler, dans eder, sevinç çığlıkları atarlar. Rahipleri davul ça­lanlar izler. Soma aslanların çektiği arabada eşi ile Dionysos görünür. Kaynaklar, halk yığınlarının Dionysos‘u giderek yalnız Şarap Tanrısı olarak değil «insan ruhunu günahlarından arıtıp ölümsüz gerçeklere ulaştıran», insana «yalnız içki yoluyla değil, esin yoluyla da kurtuluşu, özgürlüğü sağlayan» bir tamı olarak gördüklerini açıklarlar.

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, bizim mesir, hıdrellez bayramlarımız, Yahudilerin günahları denize atma törenleri, Hristiyanların paskalya yortuları, mitler döneminde, her yıl asmalar yeşerirken kutlanan Diony­sos şenliklerinden alıyor kaynağım. Nedir ki daha önemli olan, bu şen­liklerin insancıl oluşu, kaynağını gerçekte insanın içgüdülerinden alışı. Doğanın yeniden doğuşu ile birlikte her canlıda, insanın içinde kendili­ğinden doğan sevincin yarattığı, insanı zorlayıp sürüklediği şenlikler bunlar.

Önümüzdeki günlerde bu sevinç, kuşları yanyana getirecek. Bir sü­re erkek kuş dişisinin ardından kanat çırpacak. Yuva kurup yavruları­nı uçuracaklar. Çiçeğe duran ağaçlar meyvelerini verecek. Börtü böcek kış uykularından uyanıp güneşe çıkacaklar. Ürün devşirme mevsimi sona ererken, güz gelecek, bir kez daha ölecek, kış uykusuna dalacak doğa. Ağaçlar çıplak kalacak, dişi kuş eşini, yavrularının izini yitirecek!

     İnsan, belki de yalnız insan, bütün canlıların içinde belleği tam olan; yaşadığı sürece doğanın her dirilişi ile her ölümünü, zehir gibi acı gelen pişmanlıklar, «anısı kalbe ışıklarla dökülen» mutluluklarla belleğinde yaşatan. Yine bütün canlılar içinde yalnız insan, salt içgüdüleriyle de­ğil, yüreği ile, bilinci ile doğanın yeniden doğuşunu özleyen, ümitle bek­leyen. Yaşadıkça, sevdikleri dostları, yakınları çevresinden doğanın yeniden doğuşunu bir daha görememek üzere ayrılırlarken, yine yalnız in­san, ölüme alışan, ölümü olağan karşıladığı ölçüde yaşama tutku ile bağlanan.

Gün dönümünü, doğanın yeniden doğuşunu her yıl artan bir tutku ile beklerken, içimizde duyulan hep umudun sesi, mutluluk özlemi. Bi­lerek ya da bilmeyerek, bir yıl daha yeniden doğuşa erişirken belleğimiz­de acı izler bırakan pişmanlıklarımızdan, hatalarımızdan, sıyrılmak, ge­len baharı daha mutlu yaşamak isteği gerçekle duyduğumuz. Yaşamı­mızda değerli olan ne varsa kırıp dökmeden korumak, yeniden doğuşun sunacağı nimetlerden olgunlukla yararlanmak için titriyor içimiz.

Çocuklar, türkülü bir tekerleme ile karşılarlar leyleklerin gelişini:

Leylek leylek havada Yumurtası tavada Gelsin bizim hayata Bizim hayat yıkıldı Telli pullu yapıldı.

Çocuklar söylüyor doğruyu! «Bizim hayat» geçmişteki türlü hataları­mızla yıkıldı! Ama doğanın yeniden doğuşu ile «Telli pullu yapıldı.» Ni­san, barış, umut ayı olarak yer alır tarihte. Gelecekteki günler dilerim ki, toplumumuz, dünyamız için, geçmişteki hatalarımızın yinelenmeye­ceği barış, mutluluk dönemi olsun.

                              Cumhuriyet, 31 Mart 1973

 (Senin İçin Ey Demokrasi, s. 172-177)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

Sorry, no posts were found.

0 yorum