NABİZADE NAZIM

27 Nisan 2013 0 yorum Tanzimat Edebiyatı 3190 Görüntüleme

Nabizade_NazimNABİZADE NAZIM

Nabizade Nazım, Nabi Efendi’nin oğludur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte kendisinin Servet-i Fünûn dergisinde çıkan bir yazıya istinaden 1862-1865 tarihleri arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Nabizade Nazım’ın doğum terihi gibi hayatının ilk devreleri hakkında da kesin bir bilgiye sahip değiliz. Yadigârlarım adlı eserinden kendisinin yaşamıyla ilgili bazı kesitlere ulaşılmaktadır. Buna göre Nabizade, İstanbul’un Nişantaşı semtimde doğmuştur. Annesini küçük yaşlarda kaybeden Nabizade, babası ve üvey annesinden çok çektiğini arkadaşlarına anlatmıştır. Babasını da kaybettikten sonra büyükannesinin yanına sığınan Nabizede Nazım, ilk tahsiline de Tophane’deki Defterdâr Mahalle Mektebinde devam etmiştir. Burayı bitirdikten sonra Salıpazarı’ndaki Fevziye Rüştiyesi’nde devam etmiş daha sonra 1876’da Fındıklı’da açılan Beşiktaş Askeri Rüştiyesi Kısm-ı Evveli’ne başlamıştır. Burada üç yıl okuyan Nabizade Nazım, buradan sonra Mühendishane-i Berr-i HümayÛn’a kaydoldu. Bu okuldan 1884’te mezun olmuş ve buradan Mekteb-i Harbiye-i şahane’ye geçmiştir. Bu okulun fen bölümünde tahsilini tamamladıktan sonra 1886 yılında kurmay yüzbaşı olarak mezun olmuştur.

Nabizade, mezun olduğu okulda öğretmen olarak göreve başlar ve sırasıyla “yüksek cebir, istihkâmât-ı hafiye ve topoğrafya hocalıkları yapmıştır. 1888’de kolağası olan nabizade Nazım, bir yıl sonra Erkan-ı harbiye Dairesi’ne naklolmuştur. Askeri görevi dolayısıyla bir ara Suriye’ye giden N. Nazım, 1890’da İstanbul’a dönmüştür.  İstanbul’a döndükten sonra evlenen Nabizade, evliliğinden kısa bir süre sonra verem hastalığına yakalanmış ve bu hastalıktan kurtulamayarak, 5 Ağustos 1893’te vefat etmiştir. Mezarı Üsküdar’da Miskinler Tekkesi’nden Saraçlar Çeşmesi’ne giden yol üzerindedir. Mezar taşında Farsça şu beyit yazılıdır:

“Ber levh-i mezârem benüvîsend pes ez merg

Ey vây zî mahrûmi-i dîdâr diger hîç”

(Ölümümden sonra mezar taşıma şunu yazsınlar: Yazıklar ki, sevgilimden ayrıldım; bir daha görüşmeme imkân yok)

EDEBÎ ŞAHSİYETİ

Nabizade, edebiyatla küçük yaşlardan itibaren ilgilenmiş, ilk edebî zevki de Beşiktaş Askeri Rüştiyesi’ndeyken edebiyat hocası İbrahim Cûdî Efendi’den almıştır. İlk yazısı 1880’de Vakit gazetesinde yayımlanan “Esaret” başlıklı denemesidir. 1881’de Ceride-i Havadis gazetesinde “Hoşnişin veya Cihanda Safa Bu mu?” adlı manzum piyesi yayımlanmıştır. Daha sonra Hazine-i Evrâk, Mir’ât-ı Âlem, Rehber-i Fünûn, Manzara, Servet-i Fünûn gibi dergi ve Tercümân-ı Hakikât, Servet, Mürüvvet gibi gazetelerdeşiir, makale ve hikâyeleri yayımlanmıştır.

İlk şiirlerinde Muallim Naci’nin tesiri altındadır. Muallim Naci’nin özellikle yeni tarz şiirlerini taklit etmeye çalışan N. Nazım, bu ilk şiirlerini Hatıra-i Şebâb, Heves Ettim ve Mini Mini yahut Yine Heves adlı kitaplarında bir araya getirmiştir.

1891’de Servet-i Fünûn dergisi yayın hayatına başladığı zaman İsmail Safa, Ahmet Rasim ve Halid Ziya gibi yazarların arasında yer aldı. Daha sonra Servet-i Fünûn topluluğunda geliştirilecek olan “resim altı şiir” tekniğinin ilk örneklerini verdi.

1.      ŞİİR

Nabizade nazım, özellikle Manzara dergisinde yayımladığı “Şairiyet” başlıklı yazısında şiirle ilgili görüşlerini paylaşmıştır. Ona göre şiir, okuyucuya zevk vermeli, onun için bir ibret vesikası olmalı, fayda sağlamalı ve hakikatleri dile getirmelidir. O, böyle şiirlere “Şi’r-i Sahih” olarak adlandırmakta ve böyle şiirlerin ferdin zevkinden ziyade umumun aydınlanmasına hizmet etmesi gerektiğini belirtmektedir. N. Nazım’a göre şiirde dile getirilecek hakikatleri daha kuvvetli ifade etmeleri kaydıyla edebi sanatların şiirlerde kullanılması uygundur.

Nabizade, Divan edebiyatının “ölçülü ve kafiyeli söz” şeklinde olan şiir tarifini kabul etmez. O, Abdülhâk Hamit ve Recaizade’nin şiire getirdiği yeni tarifleri de reddeder.

“Bizim şairlerce her şey şiir imiş. Mesela bir şahinin feryadı dahi şiir imiş! Pir-i muganın muğbeçeyi çağırması dahi şi’r-i ulvî imiş! Zannederim ki öküz arabasının gıcırtısı dahi şiir olacak!”

Nabizade, gençlere şiirle uğraşmayı öğütlemez ancak, gençler ille de şiirle uğraşacaklarsa öncelikle en üst derecede tahsillerini tamamlamalı; ilim, fen ve felsefe derin bilgi sahibi olmalıdırlar.

Nabizade Nazım’ın şiirlerinde kullandığı temaların başında “tabiat” temi gelmektedir. Aşağıdaki örnek Nabizade nazım’ın resim altına şiir tekniğini yansıtan güzel bir örnektir:

KÜÇÜK HİZMETÇİ KIZ*

Kollarım koptu ah!… Bittim aman

Su değil sanki kurşun, illallah!

Dizlerimde bırakmadı derman

Evimiz de uzak ne yapmalı ah!

 

“çamaşır var” diye bugün erken

Kocaman bir kazan hazırlandı

Ağlasam çok mu, şimdi öfkemden,

Küçücük ellerim nasırlandı!

 

Atayım yengeme kaçıp gideyim

Beni gayet sever o, eşfaktır.

Haydi birkaç gün ihtifa edeyim,

Yine lâkin, dayak muhakkaktır.

* Elinde bir su kovası taşıyan, boynu bükük, güzel bir kız çocuğunun resmi altına yazılmıştır.

2.       HİKÂYE VE ROMAN

Nabizade Nazım, “uzun hikâye” olarak kabul edeceğimiz sekiz hikâye yayımladı. Realizm ve naturalizm akımının tesirinde kaleme aldığı Yadigârlarım, Karabibik ve Hasba hikâyelerinin önsözünde roman ve hikâyelerde aranması gereken özellikleri açıklamıştır. Ona göre hakikiyyun (realizm ve naturalizm) akımlarının etkisinde yazılan romanlarda sadece olumsuzlukların (fuhuş ve ahlaksızlıklar gibi) anlatıldığı gibi yanlış bir kanaat uyandığını bunu değiştirmek için Karabibik’i yazdığını ifade etmiştir.

Nabizade Nazım, naturalistlerin kendi duygularını eserlerine yansıtmayacaklarını ifade etmiş ve hikayelerin görevinin  olay ve rivayetleri nakletmekten ibaret olduğunu belirtmiştir. Hikâye için romanın özeti tanımlamasını kullanan Nabizade Nazım, hikâyede ayrıntıya girilmememsi gerektiğini, özet yaparken de olayların canlı noktalarının fark ettirilmesinin önemli olduğunu vurgulamıştır. Hasba’nın önsözünde roman için de düşüncelerini açıklayan yazar, romanı bir vak’anın ayrıntılı açıklaması olarak tanımlar.

 

Nabizade Nazım, devrine göre hikâye tekniğinde çok önemlibir değişiklik yapmıştır. Yadigârlarım ve Bir Hatıra’da hikâye birinci şahsın ağzından anlatılmıştır. N. Nazım hikâyelerinde sade bir dil kullanmış, bunun yanında kahramanlarını kendi mahallî ağızlarıyla konuşturmuştur. Eserlerinde bilhassa günlük hayatın anlatıldığı yerlerde dil çok canlı ve başarılı bir seviyeye ulaşmıştır. Ancak tasvirler ve kişilerin ruh hallerinin dile getirildiği bölümler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu bölümlerde dil ağırlaşır, Arapça, Farsça terkiplerle kurulu bir dil ve maharet gösterme endişesi ortaya çıkar.

 

ESERLERİ:

Şiir: Hatıra-ı Şebâb (1882), Heves Ettim (1885), Mini Mini Yahut Yine Heves Ettim (1886)

Hikâye: Yâdigârlarım (1886), Zavallı Kız (1890), Bir Hatıra (1891), Karabibik (1891), Sevda (1891), Hâlâ Güzel (1891), Hasba (1891), Seyyie-i Tesamüh (1891),

Roman: Zehra (ölümünden sonra, 1896)

 

Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Necat BİRİNCİ, Nabizade Nazım, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1987

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum