FAİK ALİ OZANSOY (1876-1950)

27 Nisan 2013 0 yorum Servet-i Fünûn Edebiyatı 1184 Görüntüleme

KİMDİR?

 

195Servet-i Fünûnun gözü kara kalemi Süleyman Nazif’in kardeşi Faik Ali Ozansoy Diyarbakır’da 1876’da doğmuştur. Asıl adı Mehmet Faik’tir. İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’ye girmiş ve Servet-i Fünûn topluluğunu bu yıllarda tanımıştır.(1897) Servet-i Fünun’da “Zâhir” imzasıyla şiirlerini yayımlamıştır. Bursa, Diyarbakır, Sındırgı, Burhaniye, pazarköy gibi yerlerde kaymakamlık ve devlet memurlukları görevlerinde bulundu. 1908 yılında evlenen Faik Ali’nin ikisi kız olmak üzere beş çocuğu olmuştur. 1920’de müsteşarlık görevini bıraktıktan sonra devlet işlerine bir daha dönmedi. Bir ara İstanbul’da bir Fransız okulunda Türkçe dersleri verdi. Ankara’da oğlu Munis faik ozansoy ile “Marmara” adlı edebiyat dergisi çıkarmıştır. 1 Ekim 1950’de kalp krizi sonucu Ankara’da ölmüştür.

SANATI

Faik Ali, birçok sanatçı gibi taklit devresi geçirdikten sonra 1897’de Servet-i Fünûncuları tanımış ve çok az bir zaman sonra onların üslûp ve duyuş tarzına yaklaşmıştı. Faik Ali’nin Servet-i Fünûn nazmına uyum sağlamasında en büyük etkenlerden biri de Abdülhâk Hamid’in şiirlerinin tesirinde kalmasıdır. “Tulû’dan Evvel” gibi bazı şiirlerinde Hamid’in açık tesiri görülür.

Faik Ali 1908’e kadar şiirlerinde tam bir ferdiyetçidir. İlk şiir kitabı olan “Fanî Teselliler”in önsözünde kendi iç aleminin dar sınırlarını aşıp, dünyayı çevreleyemeyen şiirinin ıstırabını yaşar. İçinde bulunduğu diğer topluluk üyeleri gibi onun şiirlerinde de melal ve kötümserlik havası hakimdir. 1908 yılında Mithat Paşa için yazdığı uzun manzume ile ferdiyetçiliğin yanında kendi toplumu ile de alakadar olmaya başlar. Özellikle Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sırasında yazdığı şiirlerden oluşan “Elhan-ı Vatan” eseri böyle bir alakanın ve ilginin mahsulüdür. Eserin “Genç Şairlere” adlı ilk parçası şahsi ıztırap ve bencillikten kurtulamamış gençlere bir uyarıdır.

Faik Ali’nin manzumeleri şekil olarak yenidir. Son zamanlar da eski nazım şekillerini de kullandığı olmuştur. 1908 yılına kadarki şiirleri bütün Servet-i Fünûncularda olduğu gibi “aşk ve tabiat”tır. Aşkı, idealize edilmiş bir kadına yöneltilmiş romantik bir aşktır. Faik Ali’de tabiat, bir kısım Servet-i Fünûn sanatçılarında olduğu gibi bir parça olmaktan çıkıp tema haline gelmiştir. Tabiat manzaraları içinde ise “geceler, gökler, çiçekler (özellikle menekşe9, akşam, tulû, gurup” en çok tercih ettikleridir. Faik Ali’nin son şiirlerinde bu temalara “ölüm” düşüncesi de eklenmiştir. Şair ölüme sık sık düşünmesine rağmen ondan korkmaz ve bir gönül huzuru içinde onu bekler.

Şairin şiirlerinde duygu ve hayal ön plandadır. Şair, düştüğü melal atmosferindeki hassasiyetini bile derin ve zarif işlemiştir. Hayal gücü bakımında Servet-i Fununcular arasında Cenap’tan sonra geldiği ve orijinal hayallerinin Fecr-i Âtî nazmına da geçtiği söylenebilir.

Dili kullanışı da Servet-i Fünûn nazmına uygun hatta onlardan ileridir. Özellikle yabancı tamlamaları kullanmakta hepsinden önde olduğu söylenebilir. 1908’den ölümüne kadarki şiirlerinde ifade sadeliğine başlasa da, o da Tevfik Fikret gibi sadeleşirken basitleşmek ve bayağılaşmaktan korkar. Hatta bu düşüncesini 1932 yılında Birinci Dil Kurultayı’nda da ifade eder. Şair Hamid ve Fikret’in başlangıçtaki tesirlerinden hızla sıyrılarak kendi üslûbunu kurmayı başarmıştır.

Faik Ali, şiirden sonra ikinci önem verdiği tür tiyatrodur. “Payitahtın Kapsında” adlı tiyatrosu Çanakkale Savaşı sırasındaki bir aşk öyküsünü ve vatan temasını birlikte işler. İkinci tiyatro eseri ise “Nedim ve Lale Devri” adını taşır. Ölümünden kısa bir süre önce basılabilen bu eser, manzum ve aruz ölçüsüyle yazılmış bir piyestir.

ESERLERİ:

ŞİİR: Fâni Teselliler (1908), Temâsil (1913), Elhan-ı Vatan (1915)

TİYATRO: Payitahtın Kapısında(manzum, 1918), Nedim ve Lale Devri (1950)

ŞİİRİNDEN ÖRNEK:

BEN İSTERİM Kİ

Ben isterim ki bütün sânihât-ı kalbiyyem

Şebîh-i nağme bir âheng-i bî-karar olsun.

Ki hande-nâk, fakat gizli gizli girye-nümûn;

Kuyûd içinde, fakat hür, açık fakat mübhem

Evet, ben isterim olsun o nağmelerde iyân

Bir anda za’f ile kuvvet, sükûnla hep heyecan;

Evet, ben isterim olsun o şi’ri her okuyan

Hazîn iken mütebessim ve şâd iken giryân.

Bir ihtizâzı boğuk bir reşâşe-i rikkat,

Bir ihtizâzı bütün yıldırımlar, efgânlar;

Bu anda cûşiş-i sevdâ, o anda tûfanlar.

Hülâsa isterim, ey şi’r-i ulvi-yi hilkat.

Ne hisseder ne yazarsam gülümsesin dursun

O şeyde, çehre-i şi’r-i tezâd-me’nûsun.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum