ÂŞIK PAŞA (1272-1333)

27 Nisan 2013 0 yorum Divan Edebiyatı 2448 Görüntüleme

Âşık Paşa’nın asıl ismi Ali’dir. “Aşık” şiirlerinde kullandığı mahlasıdır. Babası “Baba Muhlis” olarak bilinen Muhlis Paşa’dır. 1272’de Kırşehir’de doğduğu rivayet edilmekle beraber doğum yeri kesin belli değildir.

Âşık Paşa’nın Anadolu’daki tesiri şairliğinden ziyade şeyhliği, sofiliği sebebiyle olmuştur. İyi tahsil gören Âşık Paşa, Arapça ve Farsça gibi devrin ilim ve sanat lisanlarından başka Ermenice ve İbranice gibi dilleri de bildiği anlaşılmaktadır. Tasavvuf inanışlarını sünnî inanışlarla birleştirmeye çalışan Âşık Paşa, dönemin Tasavvuf düşüncesini söylemeye en müsait dili Farsça olmasına rağmen o, eserlerini Türkçe ile yazmıştır.

Âşık Paşa’nın Türkçeciliği

Âşık Paşa, Türkçeyi yalnız halka hitap etmekte bir araç olarak kullanmamış, Türkçeye layık olduğu kıymeti de vermiş; bilerek ve şuurlu olarak eserlerini Türkçe yazmıştır. Nitekim Garibname adlı eserinde bu bilinci şöyle ifade eder:

Kamu dilde var idi zabt ü usûl

Bunlara düşmüş idi cümle ukul

Türk diline kimesne bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahı bilmez idi bu dilleri

İnce yolu o ulu menzilleri

O dönemde çeşitli sebeplerle Arapça ve Farsça gibi dillerin tercih edildiğini söyleyen Âşık Paşa, Türkçenin kullanılmayışından yakınmaktadır. Bir milletin dilini öğrenmenin o millete karşı gönül yakınlığı uyandırdığına dikkat çeken Âşık Paşa, edebiyatta Türkçe kullanılmamasının Türklerin de sevilmesine engel olduğunu belirtiyor. Âşık Paşa’ya göre bunda o kadar ileri gidilmiştir ki; Türkler dahi kendi dillerini bilmemekte, Türkçe ile ne ince ne yüce eserler verilebileceğini akıl edememektedirler.

 

Nihat Sami Banarlı’ya göre Âşık Paşa, Türk diline önem vermekle beraber bu dili kullanırken büyük sanat gösterememiş, mısralarına gereken ahengi verememiştir. Esasen Âşık Paşa şair ve sanatkâr olmak bakımından kuvvetli bir şahsiyet değildir. Hayalleri dar, söyleyişleri lirizmden mahrumdur. Tamamiyle didaktik mahiyetteki eserlerinin çekici tarafı, inanmış ve samimi bir insanın, oldukça geniş bir kültürle birleştirerek ifade ettiği konuların önemindedir.

 

ESERLERİ

1.Garibname: Âşık Paşanın en tanınmış eseridir. Eserin adını İranlı şair Senâî’nin aynı adlı eserinden almıştır. 12 bin beyitlik bu eser ahlâkî, tasavvufî, didaktik bir eserdir. Eserin başında Farsça mensur bir mukaddime vardır. Bu bölümden sonra Kâinâtın yaratılışından bahseden bir bölüm, Hz Muhammed için naat ve diğer İslam büyükleri için kasidelerden oluşan diğer bölümler gelir. Asıl eser 10 bölüme (bab) ayrılmıştır. Her bab da ayrıca 10 destan halinde yazılmıştır.

Birinci Bab’da Allah gibi bir olan mevzular,

İkinci Bab’da dünya ve âhiret, yer ve gök, ten ve can gibi iki olan şeyler

Üçüncü Bab’da mâzi, hâl ve istikbâl gibi üç olan şeyler

Dördüncü Bab’da ateş, hava, su ve toprak gibi dört olanlar

Beşinci Bab’da beş his, beş ibadet gibi sayısı beş olanlar,

Altıncı Bab’da dünyanın 6 günde yaradılışı gibi sayısı altı olanlardan

Yedinci Bab’da yedi kat gökler gibi sayısı 7 olanlardan

Sekizinci Bab’da sekiz cennet gibi sayısı 8 olanlardan

Dokuzuncu Bab’da dokuz nefis gibi sayısı 9 olanlardan,

Onuncu Bab’da on sayısının kâmil oluşundan bahsedilir.

2.Fakrnâme

3.Vasf-ı Hâl

4.Hikâye

5.Kimya Risalesi

 

 

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

 

GAZEL

Ey pâdişâh ey pâdişah çün ben beni virdüm sana

Genc ü hazinem kamusı sensin benim öndin sona

(Ey Tanrı! Mademki, ben kendimi sana verdim, o halde baştan sona kadar varım yoğum hep sensin)

 

Evvel dahi bu akl ü can senünle idi asl ü kân

Âhir geru sensin mekân üş varuram senden yana

(Önce de bu akılla canın mayası ve ocağı seninle birlikteydi; eninde sonunda varacağım yer de sen olduğun için işte sana doğru gidiyorum)

 

Senden sana varur yolum senden seni söyler dilüm

İllâ sana irmez elüm bu hikmete kaldum tana

(Yolum senden gelip sana varır; dilim senin sözlerinle seni söyler. Fakat, bir türlü elim sana ermiyor. Bunun neden böyle olduğuna şaştım kaldım)

 

Bu hikmeti kim ne bile bilse dahı gelmez dile

Bu âh ile bu zâr ile gözüm yaşı nice dina

(Bunun sebebini kim ne bilsin? Bilse bile anlatılamaz ki! Böyle ağlayıp sızlamakla gözümün yaşı nasıl dinsin?)

 

Dursam senünle dururam baksam senünle görürem

Her kancaru kim yürürem gönlüm yüzi senden yana

(Ayağa kalksam seninle kalkarım, baksam seninle görürüm. Nereye gitsem gönlümün yüzü hep senden yanadır.)

 

Sensin bana cân ü cihan sensin bana genc-i nihân

Sendendür assı vü ziyân ne iş gelür benden bana

(benim için can ve cihan sensin; benim için gizli hazine sensin. Kazanç ve zarar olarak benden bana ne geliyorsa, senden geliyordur.)

 

Söz söyleden dilümde sen hükmeyleyen dilümde sen

Alıveren elümi sen cümle işim öndin sona

(Dilimden söz söyleten, gönlümde hükmeyleyen sensin. Baştan sona kadar bütün işlerimde yardımcım sensin)

 

Vezin: Müstef’ilün/müstef’ilün/müstef’ilün/müstef’ilün

 

İLAHİ

Devlet dakı sensin bana devran dakı sensin bana

Değdi bana senden bu aşk, döndü yüzüm senden yana

 

Devletlü başın tacısın, dervişlerin mi’râcısın

Dün gün cânum muhtâcısın, dindür seni sevmek bana

 

Doldum senin fikrün ile, dirlüklerüm şükrün ile

Dilüm senün zikrün ile dek durmasun önden sona

 

Dermânda bu Âşık cânı diler göre her dem seni

Dolınma iy devlet güni didârunı göster bana

 

Kaynakça:

Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Meb yay. İst. 1998, s. 380

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum